AĞANIN MİLLİ PİYANGO BİLETİ

Uzun bir zaman önce yöresinde arazi ve arsa zenginliği ile ünlü fakat zenginliğine rağmen zahmetsizce para kazanmayı alışkanlık haline getiren bir ağa vardı. Şans oyunlarına oldukça düşkünlüğü bilinen ağa hastalık haline getirdiği  alışkanlığı ile özellikle büyük ikramiyelerin verildiği milli piyango özel çekilişlerini hiç kaçırmazdı. Ama amorti dışında da doğru dürüst bir ikramiye kazanamamıştı.

Sonunda bir gün dayanamadı.Gittikçe büyüyerek içine dert olan ve beklentileri de bir türlü gerçekleşmedikçe hırslanan ağa, aklına koyduğunu yapmaya karar verdi. Pazarın kurulduğu bir gündü. Şehri tepeden görebilen konağından günün erken saatlerinde ayrıldı. Şehrin kalabalık olan bir yerinde tezgahını açan milli piyango bayiilerinin olduğu yere geldi.  Kararını vermişti artık. Şehirde ne kadar mili piyango bileti satıcısı varsa dolaşacak, satışa sunulan biletleri toplayıp satın alacak ve bunları konağına taşıtacaktı. Bu şekilde şansını çoğaltmayı ve özel çekilişte verilecek büyük ikramiyeye kavuşmayı düşünüyordu.

İkindi vaktine yaklaşan bir saatte konağa doğru giden yolda yürüyen iki kişi vardı. Birisi yapılacak son milli piyango çekilişinde zenginliğine zenginlik katmayı düşleyen ağa, diğeri de arkadan takip edegelen çarşıdan tutulmuş bir hamaldı. Satın alınan milli piyango biletlerinin bulunduğu ağırca ve havaleli bir çuvalı taşıyan hamal, şehrin biraz uzağında bulunan tepedeki konağa giden yokuşlu yolu ağır ağır çıkarken taşıdığı yükünün ağırlığından iki büklüm halde yürüdüğü sırada, sıcak ve yorgunluktan başını hafifçe öne düşürdü. O günde yaz sonlarının oldukça sıcak günüydü. Terleyen yüzünü silmek için cebinden mendilini çıkarmaya çalıştığı sırada, sırtına aldığı çuvalın dip kısmının delik olduğunu ve delik olan yerden de milli piyango biletinin bir  tanesinin ucunun çıktığını farketti. Bir çırpıda hemen önünde yürüyen ağaya göz attı, bir de çuvalın dip kısmındaki delikten ucu çıkan bilete baktı. Aklına şeytan düşmüştü bir kere. Nefsine hakim olmaya çabalarken bir anda kararını verdi ve:

“Bu bileti alsam ağa koskocaman çuvaldan bir biletin alındığını nereden fark edebilir ki.” diye iç geçirdi. Hemen önünde yürüyen ağaya çaktırmadan da ucu dışarıya çıkmış bileti çekip aldı, şalvarının cebine koydu.

Milli piyango İdaresi tarafından büyük ikramiyenin verildiği 30 Ağustos çekilişinin yapıldığı ve sonuçlarının duyurulduğunun ertesi günü, ağanın bütün şehirden toplayarak aldığı o bir çuval koskoca milli piyango bileti yığınından, 30-35 amorti dışında öneme haiz değerde bir piyango bile çıkmamıştı.

Fakat bir çuval dolusu bileti taşıyan hamalın çuvalın deliğinden çaldığı bilete ise, ilan edilen en büyük ikramiye çıkmıştı.

BİR ŞEHİT HABERİ

“Şehitler ölü ile diri arasında bir hayat yaşarlar ve en az 70 kişiyi cennete sokmak için aracı olurlar”

    Hafta sonu tatili olmasına rağmen, şehrin ana caddelerinde her zamankine benzemeyen, oldukça fazla bir kalabalık vardı. Bu kalabalık; Cuma gününde yapılan yemin sonrasında izin verilen askerler ile o kutsal yemin töreninde, onları yalnız bırakmak istemeyen ana, baba, kardeş, eş ve çocukları gibi ziyaretçilerden başka bir şey değildi.

Askerin yemin töreni yapılmış, izne ayrılan askerlerin yanlarına aldıkları akraba bireyleri ile caddeler bir başından sonuna doğru ağır, ağır yürünmeye başlanmıştı. Ana caddenin hemen üzerinde bulunan parkta oturanların önünden geçen bir askerin biraz yüksekçe söyledikleri, anîden herkesin bakışlarını ona döndürmüştü.

Genç askerin sözlerini, beş-on adım geride olmama rağmen ben de duymuş ve kulak kabartmıştım.

Asker, utangaç tavırlarla yürüyen başını örtüyle kapatmış olanı eşini sakinleştirmeye çalışan bir ifade ile sanki rahatlatmak ister gibi konuşuyordu:

-Hepimizi dağıtımda güzel yerlere gönderiyorlarmış, diyordu. Gideceğimiz yer çok güzelmiş.

Eşi, başını önüne eğmiş, utangaç tavırlarla dinlerken, ellerinden tutarak aralarında yürüttükleri, dört yaşında olduğunu tahmin ettiğim çocuk, adımlarını anne ve babasına uydurmaya çalışır gibi kocaman, kocaman atarak yürümeye çalışıyor, bir taraftan da araya girerek;

-Çok mu güzelmiş baba, çok mu güzelmiş? Diye, durmaksızın soruyordu…

Küçük çocuğun, o günden sonra da aynı şekildeki soruları durmaksızın devam etti…

Aradan geçen günlerde, genç askerden ailesine düzenli olarak haberler gelmeye başlamıştı. Postacı tarafından, kapının her çalınmasında getirilen mektup, evin küçük çocuğunun sorduğu sorularının muhatabını değiştirmişti. Annenin özlem dolu ve sevinçle bir nefeste okuduğu mektupların sonlarında, küçük çocuk her defasında;

-Babam güzel yerlere gitmiş mi anne? Diye sorulur olmuştu:

-Babam güzel yerlere ne zaman gidecek anne?

Sonraki sorular, zamanla değişmeye başladı:

-Babam o güzel yerlerden ne zaman gelecek anne?

Beşinci ayın sonunda, genç kadının beklediği coşkulu, ama kimilerine göre kalpleri üzen haber nihayet geldi.

Orta Anadolu’nun göbeğinde bulunan bir şehrin kenar mahalleleri arasındaki dar  sokaklar arasında, köhneleşmiş yaşlı bir evin önünde askeri bir araç durdu. Araçtan inen ve biri erkek olan rütbeli iki subaydan bayan olanı, sıkı sıkıya kavradığı elindeki zarfı, kapıya çıkan başörtülü anneye, sıkılırcasına uzattı. Bir an donuklaşan anne, neden sonra, zarf içindeki çıkardığı mesajı aceleyle okudu. Askerlik Şubesi başlıklı mektupta geçen; “Eşiniz, terör kurşunları karşısında, ‘Şehitlik’ mertebesine ulaşmıştır.” Şeklindeki haberi okuyan genç kadının buğulanan göz pınarlarından adeta sicim gibi akan gözyaşları, yanaklarından aşağı boşanırcasına dökülürken; yanına gelen küçük çocuk, annesinin karşısında başını kaldırarak yaşlı gözlerine baktı ve son kez usulca;

-Babamın gittiği yere biz ne zaman gideceğiz anne?

Diye fısıldadı.

 

ÖĞRETMEN

                                      Bir yetimin başını okşa;

                                    Yüreğinin titrediğini hissedersin. (S.A.V.)”

 

     Öğretmen, yeni geldiği okulda rahat edeceğini düşünüyordu. Ne de olsa, okul, İç Anadolu’da bir kazadaydı. Daha önce, Doğu Anadolu’nun sınıra yakın bir köyünde, göreve başlamış ve orada tam iki yıl kalmıştı. Köydeki okulu sık sık teröristler basıyor, her saldırıda birkaç öğretmen şehit veriliyordu. Bu yerden tayinine sebep olan son terörist saldırı; okulların tatile girmesinden bir ay önce olmuş; bu son saldırı, genç öğretmeni, okulun hemen yanında kaldığı lojmanda mahsur bırakmıştı. Fakat tedirgin olmasına rağmen tehlikelere alışmış olduğundan, çok da korkusu kalmamıştı.

    Çünkü köye yapılan saldırılar sıklaşmaya başlayınca, okulun hemen yanına büyükçe bir jandarma karakolu konuşlanmıştı. Karakolun komutanı olan Ahmet adındaki astsubay ise bölgenin tehlikeli oluşu ve üstlendiği tehlikeli görevi nedeniyle, ailesini yanında bulundurmuyordu.

     Öğretmen, okula yapılan son terörist saldırılarından birinde, hayatında unutamayacağı bir gün yaşamış; kapısına kadar gelen saldırı sonucunda, Ahmet astsubay ağır bir şekilde yaralanmıştı. Eve taşıdığı ölüm halindeki komutanın alnında biriken terleri bir eliyle silerken, bir eliyle de azar, azar ağzına su veriyordu. Nedense, ilçeden çağrılan ambulansta bir türlü gelmek bilmemişti…

      Araya giren yaz tatilinden sonra tayin olarak geldiği yeni okula biraz daha rahatlamış olarak giren öğretmen, aldığı üçüncü sınıf öğrencilerinden dolayı kendini epeyi şanslı görüyordu. Okuma-yazmayı gerektirecek ek bir gayrette göstermeyeceğini düşünüyor; gerisi nasıl olsa gelir, diye iç geçiriyordu.    Fakat çocukların gürültüsünü ise hiç aklına getirmemişti. En küçük bir çocuk bağırtısı, sanki terörist kurşunu sesini andırıyordu. Nihayet, bir gün dayanamadı. Son defasında, ön sırada oturan bir çocuğun yırttığı kâğıdın sesi, sanki kurşun cayırtısına dönerek kulaklarında çınladığında, dayanamayıp:

      -Oğlum, nedir bu yaptığın, diye hiddetle bağırdı.

    Diğer çocuklara da böylece gözdağı vermiş olacaktı. Sol elinin avucunu küçük çocuğun sağ yanağına dayayarak destek yaptı. Sağ elini havaya kaldırdı. Tam vuracaktı ki, eli havada donup, kaldı. Çünkü küçük çocuk, öğretmeninin sağ yanağına dayalı elinin bilek hizasına gelen noktasını durmaksızın öpüyor, yanağını genç adamın avuçlarına sürmeye çalışıyordu. Nedense öğretmeninin elindeki koku, çocuğa sanki dört ay önce şehit edilen babasının tenindeki kokuyu andırıyordu. Bu sahne karşısında, genç öğretmen ve diğer çocuklar hareketsiz şekilde onup kalmıştı. Öğretmen, sağ elini, gayri ihtiyari çocuğun başına koydu ve bir müddet sonra da başından aşağı kaydırarak yana düşürdü. Bu hareketi ile sanki çocuğun başını okşar gibiydi. Bütün bunlar tam on saniye içinde gerçekleşti. Neden sonra kendine gelen öğretmen, çocuğu bırakarak yarı şaşkın ve yarı sinirli bir durumda hızla başöğretmenin odasına koştu. Az önceki başından geçenleri anlattığında, başöğretmen, gözleri uzaklarda bir noktaya takılmış gibi:

     -Sen Ahmet Astsubayın oğlundan bahsediyorsun. Diyerek, usulca

 mırıldandı. Ve sonra  devam etti:

     -O çocuğun babasının, doğuda, sınır köyündeki bir okulun öğretmenini dört ay önce teröristlere karşı savunurken şehit düştüğünü sana söylemediler mi?

 

AKİTLERE VEFA

Yaşlı fırıncı, pide kuyruğu oluşturan müşterilerine, “Allah’a ulaşıp teslim olmayı dileyenler, yaptığınız akidleri yerine getirin” diye hitap ediyordu. “Maide” suresinin ilk ayetiydi bu söyledikleri.

Taze pide almak için sıra bekleyen müşterilerin soran bakışlarına aldırış etmeden, yaşlı fırıncı hırsını alamamış ve titreyen bir sesle söyleniyor ve devam ediyordu: “Akit dendiğinde, önce kulun Rabbı ile olan sözleşmesi akla gelir. İman eden her insan, Allah’ın her türlü emir ve yasaklarına uymayı kabul etmiş sayılır.” Fırın sahibinin ağzından dökülen bu sözlere bir türlü anlam veremeyen ve ne olduğunu anlamaya çalışan, fırının devamlı müşterilerinden olan yaşlı bir adam:

“Fırıncı ne oldu sana, nereden çıktı bu vaaz,” diyerek kuyruğun arka sıralarından heyecanla ileri atıldı.

Arka sıralardan gelen sesin sahibi, yaşlı fırıncının eski dostlarından ve akranlarından biriydi:

“Bu sözleri, ne maksatla söylediğini anlayamadık, hayrola derdin nedir?

Fırıncı hızını alamadı. Sıradakilere hitaben titreyen sesiyle konuşmasına devam etti: “Ey Muhammed (SAV.) deki: Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü (varlığı) dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü (varlığı) çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır, senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.”; ” Ve dilediğin kimseyi hesapsız rızıklandırırsın.” İşte bu sözlerim, Ali İmran suresinin 26 ıncı ayeti ile 27 inci ayetinin son cümlesidir. Ne demek istediğimi anladınız mı? Eğer anlarsanız, pidenin tanesini yarı yarıya bir fiyatla yerdiniz. Allah, sizlere verdiği bu varlık ve rızıkları faize yatırasınız diye mi verdi?

Müşterilerden bazıları, Kuran’da geçen bu ayetlerden haberdardı, ama yaşlı fırıncının neden böyle konuştuğuna bir anlam veremiyorlardı. Anlamaları da, zordu. Zira o günün öğle sonrasında, yaşlı fırıncıya gelen banka kredi faizine ait masraf belgelerini bilseler, belki bir anlam verebilirlerdi. Nereden bilsinler ki fırıncı, ekmek üretebilmek için aldığı unun zamlı fiyatını karşılayabilmek için kısa süreliğine de olsa, bir bankadan kredi alıp kullanmıştı. Krediyi kullandığının 3’üncü ayı dolduğunda, bankadan aldığı krediye karşılık, yüklüce bir kredi faizi gönderilmişti. Bankaya ödeyeceği faiz, komisyon ve bunların vergisinin toplamı ile üreteceği ekmeğin fiyatı, kendi öz sermayesi ile üreteceği fiyattan, neredeyse yüzde elli daha fazlaydı.

Şayet, bu olup bitenler sırasında, fırına gelipte, yaşlı fırıncıya uzattığı madeni parayla:

“Bu paraya kuru bir pide verebilir misin amca.” diyen ve her halinden yoksul biri olduğu anlaşılan yedi sekiz yaşlarındaki küçük bir çocuk olmasaydı, az sonra hitap ettiği müşterilerine, bir şey söylemeyi aklından dahi geçirmeyecekti. Lakin kendisine uzatılan metal bir parayla, kuru bir pide alabilmek için dükkanına gelen  bu küçük çocuk aklını başını getirmişti işte. Küçük çocuğu ben de tanımıştım. Çocuk çok uzak değil, henüz iki ay öncesinde, vatanın güneyindeki büyük bir ilimizin hendekler açılan bir mahallesinde teröristlerle yapılan savaşa gönüllü giden ve gittikten kısa bir süre sonra da, keskin nişancı bir teröristin kurşunuyla şehit düşen bir çevik kuvvet polisinin yetim kalan dört erkek çocuğunun en küçüğüydü. Fırıncı, küçük çocuğun uzattığı madeni parayı eli titreyerek geri iterken, vücudu belli belirsiz titredi, nemli gözlerini bir eliyle kapattı. Bu gördüklerim karşısında, yaşlı fırıncının göz pınarlarından akan yaşlarını görmemek için caddeye bakmak bahanesiyle arkamı dönüp, uzunca bir süre öylece kaldım. Akşam namazına az bir vakit kalmıştı. Kendime geldiğimde, fırıncı dükkanının önünde biriken pide kuyruğunu oluşturan müşterilerine az önceki alışverişten etkilenen titreyen bir sesle ve kendinden geçmiş olarak hitap etmekteydi:

“Ey Muhammed (SAV.) deki: Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkünü dilediğine verir, dilediğinden de çeker alırsın…”

Halbuki Yüce Allah’ın dilediği kadar varlık verdiği zümre, kendilerine verilen bu varlıklarla yetinmedikleri gibi, daha çok kazanmak amacıyla, verilenleri de, faiz kazanmak amacıyla, bankalara yatırmak için koşturuyorlardı. Ama aldıkları faiz karşılığında üretim maliyetlerinin ne şekilde artacağını hesap etmiyorlardı. Veya fiyatların nasıl artacağını hesaplasalar bile, buna da pek aldırmıyorlardı. Peki ama, ekmeğe muhtaç olacak kadar yoksul düşene veya asgari ücretliye, bir de kendilerinin yük getirmelerine ne demeliydi… Hâlbuki Yüce Rabbimizin muradı bu değildi ki.. Kendisine çok varlık verilen o zümrenin, kendi durumlarına şükür ederek, az varlık takdir edilen zümreye, yardım edilmesiydi asıl olan. Allah’ın rızasını almak idi murad edilen..

Yaşlı fırıncı bunları aklından aceleyle geçirdi: “Maide” suresinin başında ne deniyordu. “Ey iman edenler, akidelerinize vefa gösterin.” Önce bunu belirtmeliydi. Sonra da, Ali İmran suresinin 26 ıncı  ve 27 inci ayetini söylemeliydi:

“Ey Muhammed (SAV.) deki: Ey mülkün (varlığın) sahibi olan Rabbim! Sen mülkü (varlığı) dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü (varlığı) çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.” 26. ayet ve;

“Geceyi gündüzün içine sokarsın ve gündüzü gecenin içine sokarsın. Canlıyı ölüden çıkarırsın ve ölüyü canlıdan çıkarırsın. Ve dilediğin kimseyi hesapsız rızıklandırırsın.” 27. ayet.

Ankara, 13.02.2016

İLETİŞİM EKSİKLİĞİ

Yurt dışına gitmek için bindiğim uçak, kalkmakta biraz gecikmişti. Galiba hatırlı bir yolcu bekleniyordu. Yolcuların meraklı bakışları uçağın henüz kapatılmamış giriş kapısındaydı. Tam bu sırada, uçağa son anda yetişip, hemen önümdeki üçlü koltuk sırasının önüne gelen genç bir adam, pencere yanında oturan ve simasından yabancı olduğu anlaşılan kişiye, el işareti ile pencere kenarını işaret ederek oturacağı yerin kendisine olduğunu ifade etti. Yabancı, işaret lisanını anlamıştı. Tebessüm ederek oturduğu koltuktan kalkarak, genç adamın pencere kenarındaki koltuğa geçmesini sağlayıp, hemen yanındaki orta koltuğa oturdu. Biraz sonra da, koridor tarafındaki koltuğa, son anda yetişen bir kişi daha geldi. Yolcular tamamlanmış olacaktı ki, kısa bir süre sonra uçak hareket edip, havalandı. Yolculuğumuz Fransa idi ve bu yolculuk yaklaşık üç saat sürecekti. Kısa bir sessizliğin sonunda orta sıradaki yabancı dayanamayıp, az önce, pencere kenarında oturan ve Türk olduğunu anladığı genç adama dönerek konuşmaya başladı. Az sonra da, sohbetin konusu değişmişti. Konuşmalar, Türklerin yaşama tarzı üzerine kaymıştı.

Yabancı adam, konuşmalarından ateşe olduğunu belirten açıklamasıyla ilâve etti:

“Ben” dedi. “Dört yıldır Fransız Büyükelçiliğinde çalışıyorum. Türk insanının yaşayış biçimini ve karakter yapısını iyice öğrendiğimde de iddialıyım.”

Bu konuşmaları, hemen arka sırada olduğum için duyuyordum. Fransız neler söyleyecekti acaba?

Ve az sonra da, tam bizleri anlatan sözleri duymaya başlamıştım. Yabancı adam konuştukça, önümdeki koltuktaki konuşan yabancının her iki yanındaki adam omuzları çökmüş, sinmiş bir sessizliğe bürünmüştü. Yabancı adam, konuşmalarının sakinliğinden belli olacak şekilde içtenlikle sıralıyordu:

“Bir: Türk insanı çok kıskanç olur; birisinin mutluluğu en yakınını mutsuz eder ve birisinin rahatı en yakınını rahatsız eder.

 İki: Bugün bir konu olsa, üç beş sene geriye döner, birbirinizle yaptıklarınızı konuşur, tartışırsınız. Oysaki geriye doğru; maziye dönen insan, her zaman kaybeder, buna karşılık önüne bakıp, ileriyi hesap eden kişi başarılı olur.”

İyi yanlarımızın da olduğunu belirtmek üzere, arka sırada oturduğum koltuktan müdahale etmek üzereydim ki, Fransız yolcu, teşhislerinde haklılığını gösteren yeni bir iddiada bulundu:

“Sizler”, dedi. “Birbirinizin arkasından çok konuşuyorsunuz, halbuki Müslümansınız da. Dininize göre, birbirinizin arkasından konuşmamanız gerekirken, dininizce emredilenlerin tersini yapıyorsunuz. Biz de ise böyle bir durum yoktur. Kimse kimsenin arkasından konuşmaz. Ne söylenecek ise karşı karşıya iletişim kurulur, söylenecekler açıkça söylenir; oradan ayrıldıktan sonra, artık geride konuşulacak bir şey kalmamış olur, arkadan konuşulmaz ve aynı konulara yeniden dönülerek konuşulmaz.”

Dayanamadım ve arkadan seslendim.

“Affedin” dedim. “Deminden beri konuşmalarınıza kulak misafiri oldum. Her söyledikleriniz doğru.  Son söyledikleriniz en kötü tarafımızdı. Peki, ne yaparsak bu olumsuzluklar giderilebilir.”

Yabancı adam cevapladı:

“Gayet kolay” dedi. “Çözümü kolay. Dininizi yaşayın, fakat yaşamıyorsunuz. İletişiminizde eksiklik var. Karşı karşıya gelerek, birbirinize hoşlanmadığınız taraflarınızı, kalbini kırarım, düşüncesiyle söylemiyorsunuz, ama bu söyleyemediklerinizi; karşı karşıya söylemediğiniz halde, başkalarına kolaylıkla aktarıyorsunuz. Buna, dedikodu mu dersiniz,  yoksa gıybet mi dersiniz, hatalısınız. Ama biz bunu iletişim yaparak tam olarak çözdük.”

Ankara,23.01.2016

DEVLET KURMAK

Başarılar sabırla ve şefkâtle elde edilir.

       Daha doğmadan Babası vefat etti: Yetim olarak doğdu.

Altı yaşında annesini kaybetti: Öksüz kaldı.

Dedesi kabilesinin reisi idi: Yetim ve öksüz kalan torununa iki sene boyunca dedesi baktı.

Sekiz yaşında dedesi vefat etti:  Vefatından önce davet ettiği çocuklarına yaptığı vasiyetiyle büyük amcasının himayesinde yaşadı.

Annesi tarafından akrabalarının yaşadığı 90 kilometre ötesindeki bir şehre gitti: Görevini tebliğ etmeye başlamasından bir ay sonra, yöre halkı tarafından taşlanarak linç edilmeye çalışılınca, bir bağ evine sığınmak suretiyle, halkın linç girişiminden kurtulabildi.

Çevresini saran düşmanlarından kendisini koruyan amcasını ve eşini aynı yılda kaybetti: Bir anda himayesiz duruma düştü.

Himayesinde olduğu amcası ölünce; diğer amcası sülalesinin başına geçti: Amcasının O’na husumet etmesinden cesaret alan şehir halkının hakaret ve işkenceleri başladı ve gün geçtikçe artarak devam etti.

Kendisinin ve arkasından gidenlerin oturdukları bölgeler, husumet güden diğer düşman kabileler tarafından muhasara edildi: Düşmanca davrananların arasında öz amcası da vardı.

Gençliğinde bir meseleden dolayı, iki amcası arasında çıkan kavga esnasında, üste çıkan amcasını iterek alta düşmesini sağlayıp, dövülmesine neden oldu: Alta düşen amcasının hırpalanması, yeğenini gönülden sevmemesinin altındaki nedenlerden biri oldu.

Kendisine husumet güden amcası kabilesinin lideri olmasına rağmen, yaşadığı yurdundan 52 yıl sonra ayrılmak zorunda kaldı. İlerlemiş yaşına rağmen, 400 kilometre uzaklıktaki başka bir şehre, düşmanlarını şaşırtmak suretiyle gidebildi: Çünkü hakkında ölüm kararı verilmişti.

Düşmanlarının arasında öz amcası da yer aldı: Buna rağmen, hayatı boyunca, düşmanlarına ve amcasına sabırla davrandı.

Hayatı boyunca, doyuncaya kadar bir yemek dahi yemedi: Bir ömür boyu mükellef bir sofraya oturamadı.

Doğup büyüdüğü yurdunu, kendisini sevenler ile 6 yıl sonra ziyaret etmek istedi: Bu talebi düşmanlarının isteğiyle yapılan ve kabul etmek zorunda bırakılan bir anlaşma ile engellendi.

Hayatta iken, yedi çocuğundan sadece bir kızı kaldı: Kızı hariç, altı çocuğunun vefatını gördü: Üç erkek çocuğu da vefat edince, düşmanları,  “Soyu kurumuş”iddiasında bulundular. En çok sevinenlerin arasında amcası da vardı.

Sonunda ne mi oldu?

Düşmanlarının teklifi ile yapılan Hudeybiye sulhundan tam iki yıl sonra; 20 yıl öncesinde ilan ettiği Peygamberliğinin komutasındaki askerleriyle Mekke’ye girdi ve kurduğu İslâm Devletinin başkanı oldu.

Ankara, 02.02.2005

HEDİYE

     Genç adam sabahın erken saatlerinde, kısa dönem için; 5,5 ay üzerinden askerlik yapacağı şehre eşiyle birlikte gelmişti. Henüz üç ay önce evlenmişlerdi. Gün boyunca şehrin belli noktalarında, özellikle de kuyumcular çarşısında dolaştılar. Sonunda,  bir kuyumcu vitrinin önünde oyalanan eşinin işaret ettiği narin bir inci kolye hakkında bir süre konuşup, söz birliğine varıldıktan sonra, geziyi sona erdirdiler.

İkindi vakti yaklaşıldığında ise eşini otobüse bindirerek memleketine uğurlayan genç adam, hava kararmadan vatani görevini yapacağı birliğine teslim olmuştu. Aradan geçen günler içinde yapılan eğitimler, birçok günleri geride bırakmıştı. İlk başlarda geçmek bilmeyen günler gelip geçmiş, terhis vakti geldiğinde ise askerliğin sonuna nasıl gelindiği bir türlü anlaşılamamıştı.

Genç adam, askerliğinin son gecesinde, uyumak için uzandığı yatağında, bir o yana, bir bu yana dönmesine rağmen nedense bir türlü uyuyamıyordu. İçine düştüğü bu durumdan kurtulmaya çalışıyordu. Bu nedenle, kışlada geçireceği son gecenin sabahında, bir taraftan terhis olma heyecanı varken, diğer taraftan da eşine almaya söz verdiği inci kolye yüzünden ne yapacağını şaşırmıştı. Çünkü terhisine bir hafta kala, son defa çıktığı pazar izninde, şehrin en işlek caddelerinin üzerinde bulunan kapalı çarşıdaki kuyumcuda gördüğü inci kolye, yeniden aklına düşmüş ve eşine verdiği hediye vaadi aklına gelmişti. Kendisini üzen bu durumdan kurtulmaya çalışıyordu. Şehre ilk geldiklerinde, kuyumcuda gördükleri kolyeyi eşine hediye vaadini yerine getiremeyeceği aklına geldikçe, vicdanı gün geçtikçe daha çok yaralanmaktaydı. Koğuş arkadaşlarının, genç adamın içine düştüğü derdini öğrenmelerinden sonra, her defasında, “üzülme bir yolu bulunur elbet” şeklindeki teselli etmeleri de bir işe yaramıyordu. Sadece, “sabır, sabır” diye üzüntüsünü gidermeye çalışıyorlardı.

Uzun süredir aklını meşgul eden bu durum karşısında, askerliğinin son günlerinin nasıl geçtiğini bile anlamamıştı. Böylece, terhis dönüşünde ise hemen eve koşacak, aradan geçen 5,5 aylık süreyi eşine unutturacaktı. Şehre ilk geldikleri gün, kuyumcunun vitrinindeki almayı söz verdiği, beyaz ışıklar altında parıl parıl parlayan kolye, eşinin boynunda daha da bir güzelleşecekti. Peki, bu inci kolye, hangi para ile nasıl alınacaktı. Çünkü bir hafta sonu izni sırasında kuyumcuya giderek, bedelini öğrendiği takı için ödenecek paradan sonra, genç adamın evine dönecek bir parası hiç kalmıyordu. Hatta borçlanması bile gerekecekti. Bu nedenle, bir türlü uyuyamıyordu. Fakat gecenin bir vaktinde yorgunluğu üstün çıktı, bütün direnme gücüne rağmen, dayanamadı ve, “Yüce Allah’ım bana yetiş” diyebildi; kendinden geçti. Uyumuştu..

Sabaha karşı ise tuhaf ve garip, heyecanlı, ardı ardına gelişen sahne geçişleri olan bir rüya görmeye başlamıştı. Koğuşun kalkma saati geldiğinde ise koğuş nöbetçisinin, “kalkın” uyarısına karşılık, bir türlü kendine gelememiş, yatağın üzerine çöreklenen bir ağırlık altında eziliyordu. Ağırlık bastırdıkça bastırıyordu. Tüm gayretine rağmen, uzandığı yatağından nedense bir türlü kalkamıyordu. Her ne kadar kalkmaya çalışıyor ise de gücü yetmediğinden, üzerindeki ağırlığını bir türlü atamıyordu. Bu yüzden sırılsıklam olmuş, bütün vücudu ter içinde kalmıştı.

Rüyasında; kaç gündür almayı hayal ettiği kolye tam karşısında duruyordu. Kuyumcunun vitrinine doğru yaklaşmaya çalışıyorsa da göremediği gizli bir kuvvet, kendisini tutup, bir türlü bırakmıyordu. Genç adamı devamlı şekilde, vitrinden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Her defasında, kuyumcunun kapısına doğru hamle yapmasına rağmen, kendisini tutan o el mütemadiyen, onun içeriye girmesini engelliyordu.. Bunun sonucunda, yere sabitlenmiş gibi, olduğu yerden bir adım bile ileri gidemiyordu… Sanki ileriye hamle yapar, şeklindeki öne eğik vücudu ile vitrine doğru hamle yapmaya çalışıyor ise de, öylece kalakalmıştı. Sanki yer delinmiş, ayakları dizlerine kadar kaldırıma gömülmüştü.

Fakat nasıl oldu ise birdenbire, kendisini tutan o ellerden kurtuldu. Boşta kalınca da, anîden dengesini kaybederek ileriye doğru atıldığı anda, yattığı ranzadan aşağıya doğru gibi boşluğa yuvarlandı. Koğuşun tahta kaplı zeminine düşüyordu ki, ranzadaki yataklarını düzeltmekte olan erler tarafından, yere düşüşü engellendi.. Koğuştakiler, genç adamın etrafına toplanmış, hayretle kendisini izliyorlardı. Karabasan sona ermişti.

Az önce, kendisini çekiştirdiğini gördüğü asker, üzerine eğilmiş, alnında ve göğsünün üzerinde biriken terleri silmeye çalışıyordu. Kendine geldiğinde terlerini silen askerin, koğuşu, sabah içtiması için kaldırmaya çalışan nöbetçi olduğunu anladı. Ayağa kaldırıldığında ise, yüzündeki gülümsemesiyle karşısında duran başka bir askerin, kırmızı kurdele ile bağlanmış olan ambalajlı küçük bir kutuyu tuttuğunu gördü. Kendisine uzatılan kutuyu heyecanla aldı. Kutunun içine baktığında ise, kaç gündür kendisini bunalım içinde bırakan ve son gecede ise karabasanların bastığı bir rüyayı görmek zorunda kalan; eşine almayı hayal ettiği inci kolye, tam karşısında duruyordu. Parası yetmediği için bir türlü alamadığı, bu yüzden de içine kapanmaya neden olan inci kolye, içine düştüğü ruh halini kaç zamandır görüp anlayan koğuş arkadaşları tarafından eşine hediye edilmek üzere satın alınmıştı. Koğuşun tavanından yansıyan beyaz ışıklar altında parıldayan inci kolye şimdi daha güzel görünüyordu. Göz pınarlarından süzülen yaşlar içinde, kolyeyi uzun süre seyreden genç adam, arkadaşlarına nasıl teşekkür edeceğini bir türlü beceremiyordu. Artık, hediyesini eşine götürebilirdi.

ÇARPITILAN KAVRAMLAR

“Kavram karıştırmanın en iyi yoludur”

Milletimize zaman zaman hedef gösterilen bazı kavramlar vardır. Ama, bu kavramlar, hangi maksatla söylendiği gizlenerek, bir başka şekilde yorumlanır. Ve tekrar halka sunulması da yine aydınlarımız tarafından, bilerek veya bilmeden yapılır ve/veya yapılmaktadır.

Böylece, yüce milletimiz maksatlı olarak yanlış telaffuz edilen ve kendilerine takdim edilen kavramların arkasından koşturulur, kaybolan zamanları da yazık edilir. Halbuki dünya nizamının çalışarak elde edilmesinin öğretilmesi gerekirken, maksatlı olarak bu yapılmayıp, sadece sözde kalan ve aslında da çalışma hayatında pek çok etkisi olmayan kavramlar yer verilir.

Adı “Osmanlı’da” olsa, bir Türk Devleti olan; Osmanlı İmparatorluğunun ardından, 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bugüne kadar getirilen kavramlar üzerinde, insanlarımız devamlı olarak düşündürülmeye çalışılmıştır. Ancak dünyadaki gelişmiş ülkelerin seviyesine, hatta üzerine çıkarılması gerekirken, halk çalıştırılmamıştır. Bunun yerine halkın kafası, devamlı olarak getirilen kavramlarla, uğraştırılmaktadır.  Kavramlar da esas anlamları dışına çıkılarak öğretilmiştir.

Dikkat ediniz !

1937 yılında Anayasa’ya “laiklik” kavramı sokulmuştur. Bu kelime, batı dünyasından alınmadır. Ancak alındığı ülkelerde bile uygulanmayan şekilde, ülkemizde şu anda değişik bir yorum getirilerek tatbik edilmeye çalışılmaktadır. Ve hangi anlamda kullanılacağı hususunda tartışanlara, halkımız seyirci olarak bakarken, asıl görev olan, dünya nizamının kurulması olan “insanın çalışma” unsuru unutturulmaktadır.

Laiklik nedir? Aslında bu kavrama ait tarifin açıkça yapılması gerekir…

Hiç unutmam. Yedek subaylığım sırasında, bölük komutanım olan binbaşım, aynı zamanda bulunduğumuz şehre bağlı uzak bir kasabasına gider, bu kasaba okulunda, adı “Milli Güvenlik” dersi olan, askerlik dersine girmekte idi. Bir gün, kendisini götürüp-getiren jipi karargah binası girişinde karşıladığım da, beni odasına çağırdı:

-As teğmenim, dedi. Bugün, derste sordum, doğru dürüst bilemediler. Söyle bakalım, laiklik nedir?

Doğrusu, benim için kolay bir soruydu. Kısaca cevap verdim:

-Din işleri ile Devlet işlerinin birbirinde ayrılmasıdır, en kolay tarifi de budur.

Ama olmamıştı. Komutan, kısaca yaptığım tarifimi kabul etmedi. Fakat verdiğim cevabın ne şekilde olacağını, olması gerektiğini bana da söylemedi. Bunu öğrenmem gerektiği için, bu konunun üzerinde durdum ve bugüne kadar ülkemizde doğru-dürüst bile tarifi yapılmayan “Laiklik” kelimesini, tarif edebilir hale getirdim. Fakat bu kelimeyi, ağzından düşürmeyenlerin gayelerini de kolaylıkla anladım.

Kelimenin tarifi kısa ve iyi anlamı şuydu:” -Laiklik: Allah’ın kanunlarını bir tarafa atarak, insanlar tarafından yapılan kanunlarla devletin yönetilmesidir…”

Şimdi söyleyin bakalım:

Allah’ın yaptığı kanunlar mı üstündür, yoksa, insanların yaptığı kanunlar mı? İşte, asıl soruya cevap verilmesi gerekmektedir.

Eğer, Allah’ın kanunları da neymiş!, derseniz, hâşâ dinden çıkarsınız.. Yok, Allah’ın kanunları üstündür, diyerek, sonra da herkes kendi işine baksın, bize kendi yaptığımız kanunlar yeter, derseniz, inkarcı olup, yine dinden çıkarsınız.

Fakat, Allah’ın koyduğu kanunların sınırlarını aşmayacak şekilde kanunlar yaparsanız, belki, dinden çıkmamış olursunuz…

İşte oynanan oyun bu.

Evet, halkımızı yönetenler tarafından geçmişten, bu güne kadar tartışılan, ama halk arasında tartışılması rağbet görmeyen kelimenin en doğru tarifi budur. Ancak böyle bir tarifi yapmak isterseniz, maksatları başka olan kişileri, yine de yolundan döndüremezsiniz.

Bu defa size derler ki:

-Avrupa seviyesine ulaşmak için “Laiklik” şarttır. Fakat Avrupa’nın, neden laik olduğunu da bilmezler. Veya bilmemezlikten gelirler.

Halbuki dinleri Hiristiyanlık olan Avrupa’nın “Laik” olması gerekir ve orada bu kavram; çalışma hayatını din hayatından ayırmak için konulmuştur. Çünkü Hiristiyanlık dininde, dünya nizamını kurmaya yönelik kurallar yoktur ve olmadığı gibi, üstelik, bir de ruhani sınıf vardır. O sınıfın da etkisinin yok edilmesi için “Laik’lik” kuralı konmuştur.

Ama İslâmiyette hem dünyadaki çalışma, hem de âhiret hayatı düzenlenmiştir. Üstelik öyle bir düzenlenmiştir ki, çalışma hayatında yapılan bir usulsüzlüğün hesabı, insanların yaptığı kanunlar ile dünyada sorulduğu gibi, Allah ( C.C) tarafından da ahiret hayatında sorulur. Ayrıca, İslâmiyette bir ruhani sınıfta bulunmamaktadır. Bu yüzden, ülkemizde din gayet iyi öğretilmelidir ki, dünya nizamının sağlanması daha kolay olsun. Yoksa, sadece insanları, yapılan kurallarla yönetmeye çalışırsanız, bu milletin dünya nizamını da bozarsınız.

Hem; kanunlarımızdaki kuralların “ar ve hâya”ya uygun olmayan, bazıları hariç olmak üzere, çoğunun da Allah’ın koyduğu kurallara uygun olduğu bir gerçektir. Zaten yapılan hukuk kurallarının kaynağı da aslında din kurallarıdır.

O halde, bunu bile bile, “Laiklik” kavramının üzerinde durulması, Müslüman Türklerin elinden, sahip oldukları Allah (C.C)’ın kitabı olan Kur’ân-ı Kerim’i almaya ve/veya Türkleri, O’ndan soğutmaya yöneliktir.. Çünkü, dünyanın nizamını veren Kur’an-ı Kerim’de bütün kurallar konmuştur.

Yine, çarpıtılan bir başka ilke daha vardır: Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği:

“Yurtta sulh, cihanda sulh sözü”, hep, dikkatimi çekmiştir.

Çoğu birçok devlet adamına göre bu söz “Biz kimsenin işine karışmayalım da hiç bir devlette bizim işimize karışmasın” şeklinde yorumlanır. Yani, “Kaderciliğe” benzer, zayıf, ancak huzurlu olabilen bir devlete razı olmak. Halbuki  Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği bu vecizesinin arkasında yatan şudur: “Biz yurtta sulhu sağlayacak şekilde kuvvetli olursak, dünyada da yine sulhu biz sağlarız.”

Ne tuhaftır ki, çarpıtılan bir söz daha vardır.

Mustafa Kemal Atatürk: “On dokuzuncu yüzyılın başında, Türk gençliğinin; milli davalarını sol emellerle birleştirmeyecek kadar zeki, hassas ve kavrayışlı olması en sağlam direğimiz ve güvencemizdir.” demektedir.

Sahi, ben her şeyi anladım da Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği bu sözlere karşılık, Atatürk’ü kendilerine bayrak yapan aydınlarımızın gayelerini hala anlayamadım.

Ankara, 21.03.1997

TAVSİYE

Çalıştığım kurumun özelleştirilmesi sonucunda, aynı kadroyla aktarıldığım elektik kurumunda vazifeye başladığımda, yeni görevimle ilgili olarak bazı teknik terimler ile ilk defa karşılaşmış ve hayatımda duymadığım terimlerin anlamlarını öğrenmeye başlamıştım. İlk başlarda, bilmediğim kelimeler karşıma çıktıkça, cahilliğime kızsam da, sonradan bunu, normal karşıladım. Çünkü bilmemekte ısrar etmenin yerine öğrenme yaşının olmayacağını da biliyordum. Ayrıca, o güne kadar, çalışma alanım farklı sektörlerdi. Bu yüzden, karşıma çıkan terimlerin, ne işe yaradıklarını öğrenmeye başladım. . Okumaya devam et

YALNIZLIK

    Dört aydır çalıştığım yere, eşimin iki ay önce gelip, anîden geri dönmesiyle yine yalnızdım. İçimdeki ruh halimi ve sıkıntılarımı dağıtmak için sabahın ilk karanlığında kalkıyor ve hemen civarımdaki kırlık alanda yürüyüşe çıkıyordum. Seherin ilk ışıklarıyla birlikte yalnızlığımı atmaya, böylece sıkıntılarımı boğmaya çalışıyordum.

   Aslında çalışmak amacıyla ikamet ettiğim yer, hiçte küçük olmayan bir yerdi. Beynimin bir köşesine yerleşen sıkıntılar içinde, yürüyüşlere başladığımın ikinci günüydü. Bu taşralarda, neden buralardayım. Evin daha rahat değil miydi, diye iç çekişmelerim ve mayıs ayının hâlâ devam eden seher soğuğunda hızlı adımlar atarak yürüyüşümü tamamladıktan sonra, yine kaldığım odama; yalnız odaları barındıran misafir evine doğru adımlamaya başlamıştım ki, bir süre sonra küçük bir kuş yavrusunun soğukta donuklaşan bedeniyle, yolun ortasındaki üşüyüp sinmişliğiyle karşılaştım. Beni görmesine rağmen, kanatlarının arasına iyice sinmiş, ayakta durmaya çalışıyordu. Kaçmadan duruyor, sanki beni ısıt ta, uçayım artık der gibiydi. Bir seher bülbülü yavrusuydu bu. Sanırım annesinin refakatinde uçuş talimlerine başlamış, ama annesini; annesi de onu kaybetmiş olacaktı. O da yalnızdı..

   Yoksa bana mı öyle geldi, bilemiyorum. Elime aldım, yalnızlığımı paylaşacak bir dost bulmamın heyecanı ve iç titremelerimle tekrar misafirhaneye dönüş için adımlarımı hızlandırdım.      

   Odama girer girmez; hemen büyükçe bir kutunun içine, yürürken topladığım papatyalarla birlikte, bu küçük dostumu yerleştirdim. Hava alabilmesi için de, kutunun ağzında küçük bir aralık bıraktım; yemini ve suyunu da önüne koydum. Yalnızlığım nihayet bitmişti. Küçük bir kuş yavrusu da olsa, şimdi onu rahat ettirmek gayretine düşmüş; kendime yeni bir dost edinmiştim…

   Hızlı bir çalışma temposuyla geçen günlerin sonunda; yeni bir heyecanla odama döndüğümde, yerleştirdiğim kutudan her defasında çıkmayı başarabilen ve odanın içinde gezinen dostumu uzun uğraşlar sonucunda yakalamaya ve sonra da tekrar yuvasına yerleştirmekle geçiyordu günlerim. Maksadım, diğer avcı hayvanların saldırılarından kaçabileceği kadar koruma altına alıp, sonra serbest bırakmaktı.  

   Beşinci gün olmuştu. İşyerinden, çağırdığım, uygulamalarında bilgisine başvurduğum ve karakterine de, güvendiğim yetkili bir memuru davet ettim.

   -Gel biraz, dedim. Alımlara ait uygulamalarınızın ne şekilde yürütüldüğü hakkında bana bilgi ver; görüşünü bildir.

   Görüşmelerimin sonunda uğurlamak için ayağa kalkıp,

    -Sana edindiğim yeni dostumu göstereyim, dedim.

   Kutudaki dostum, başını kanatlarının altına koyup, uykuya dalmıştı. Kutunun kapağı açılmasına rağmen durumunu bozmadı, uyuyordu. Misafirim, “bırak dokunma”, dememe, fırsat bırakmadan, elini, dostumun başına uzattı. Yavru kuş ne olduğunu düşünemedi bile. İrkilerek başını kanatlarının arkasından çıkardı ve dondu kaldı… Misafirim, çok güzelmiş dedikten sonra, odadan ayrılırken;

   -Sana bir kafes yaptırayım efendim, dedi ve ilave etti. Bu kuş, bu kutuda pek yaşayamaz, çünkü o bir doğa hayvanı.

   İçime anîden bir korku düştü. Fark ettirmedim ve:

  -Hayır, diyebildim. Ve ilave ettim: O benim için yaşamalı…

   Seherin ilk karanlığıydı. Bahçede seher bülbülleri ötüyordu. Yine yürüyüşlerime başlamadan önce, yavru dostumun yemini ve suyunu tazelemek için kutuyu açtım. Ama o ne. Bu sefer akşamki donuklaşan yavru kuş, bu defa kanatlarını; gergin bir vaziyette yerde hiç kıpırdaman; uzatmış yatıyordu. İçimde yeniden bir duygu depreşmesi başlamasına aldırmadan, “Yeniden uçar ümidi ile hemen bahçeye açılan kapıyı açtım ve hasret kaldığı bahçeye doğru, belki uçar ümidiyle savurdum…

   Ertesi gün, “O kuşlar bazen böyle küçük numaralar yapar; kaçabilmek için ölü numarası bile yapabilirler” diyorlardı, çevremde toplananlar. Beni teselli etmek isteyenler arasında, o bilgisine başvurduğum görevli de bulunuyordu.

   Ama beş gün sonra penceremin hemen altında, erimiş bedenini bulduğumda, içimdeki heyecan yine depreşti. Son bir veda için, o küçük yavru dostumun bedenini yerden aldım.    

   Devamlı olarak içine koyduğum kutusundan çıkıp, aslında çok özleyip, gitmek istediği bahçedeki ağacın büyükçe bir dalının gövdesine son bir veda ile bıraktım. Artık, onun hasretine kavuştuğuna kendimi inandırmaya, teselli bulmaya çalışıyordum.

   Bense, yine yalnızdım ve içimdeki düşmanımla yine kavgalara başladım.

  Ankara, 15.05.2010