Kenar

AH ŞU KALKIŞMALAR
SİYASETEN SATAŞMALAR.


– 1 –
Bir Cumhuriyet Bayramı
Ana caddeden bakıldığında, üç katlı gibi duran fakat arka yönden bakıldığında dört kat üzerinden inşa edilen beyaz boyalı Mersin halkevinin elli metre ötesinden geçen bulvarın her iki tarafındaki kaldırımda bekleşen oldukça kalabalık bir halk kitlesi vardı. Bulvarın denize bakan yönündeki kırk metre enindeki park içinde dikili duran ve göğe doğru tırmanmaya başlayan palmiye ağaçları aralarına dikilen yabani karabiber ağaç diplerine yerleştirilmiş banklarda oturan yaşlılarla park iyice dolmuş gözüküyordu. Halk evi ile park arasında kalan bulvarın etrafında sıralanmış bir hayli kalabalık da, uzaktan bakıldığında, hiç sıkılmadan ve sakince ayakta beklemekteydi. Fakat demindenberi sakince duran halk yığınında ani bir hareketlenme oldu. Uzaktan gittikçe yaklaşan marş sesleri ile birlikte, az sonra da, bulvarın asfaltla kaplı yolunda uygun adımlarla yürüyen takriben yirmi kişilik askeri bando birdenbire beliriverdi. Üzerindeki haki renkli ve bir gün önceden temizlenerek ütülenmiş askeri kıyafetli olan bando takımını meydana getiren askerler, çaldıkları bir marş eşliğinde mahvel yönünden geliyorlardı. ki takım halindeki yaklaşık seksen kişilik bir bölükte, askeri bandonun çaldığı müzik eşliğinde geliyorlardı. Sert zeminli asfalt kaplı yolda, uygun adımlarla ve bir ahenkle çıkardıkları ayak sesleri ile kendilerini bir yürek çoşkusu ve alkış sesleri arasında yürüyen askeri birlik, çevresinde çok az bina bulunan halkevinin hemen önüne yerleştirilen Atatürk heykelinin hizasına gelince, çalan marşın eşliğinde birden durdu.
Müziğin eşliğinde yürüyen askeri bandonun, aniden duruşuna önce bir mana veremiştim önce. O sırada babamın omuzlarına çıkmış, yolun her iki tarafında yığılmış kalabalığın arasından ancak böyle seyredebiliyordum gelen askerleri ve 1957 yılının 29 Ekim’inde kutlanan Cumhuriyet Bayramı için yapılacak kutlama törenlerini. Erken saatlerinde başlayan Cumhuriyet Bayramını kendimden geçmiş bir durumda, zevkle izliyordum. Elindeki işaret sopasını bir tempo ile yukarı aşağı, bazen de yanlara doğru tempo ile sağlayan en önde bulunduğumuz yere doğru yürüyen asker bana oldukça sükseli bir asker gibi görünmüştü. Arkasından gelen ve ellerindeki müzik aletlerinden çıkarttıkları güzel nağmelerle, dörderli olarak yürüyen arka arkaya dizilmiş bir sıra halinde yürüyen bu müzik topluluğu, hem öndeki eli sopalı askeri gözleyerek ve hem de “rap rap” diye takip ederek geliyorlardı. Bir düzen halinde ve ihtişamla, ayaklarını yere vura vura gelen askerlerin ayak sesleri, kulağımda dalgalanarak yaklaşmaktaydılar. Hiç duymadığım çalınan marşın nağmesine uygun şekilde asfaltla kaplı yolda gelen ayak adımlarının sesleri bir ses uyumu ile göğsümden gelen ve mütemadiyen atan yürek sesi birleştiğinde göğsüme daha çok nefes alıp vermek ihtiyacını duyuyordum. Yürüyüşü, bambaşka bir dünyadaymış gibi heyecanla izliyordum. O yaşta her iki ses; bir tarafta askerin ayak sesleri, diğer tarafta göğsümden gelen kalbimden “küt küt” diye gelen seslerin birbiriyle senkronize hale gelen bu sesler, sanıyorum ki sadece beni değil, bulvarın her iki tarafına yığılan halkı çoşturduğunu da görüyordum.
Sonradan düşünüyorum da, henüz okula başlamayan biz çocuklarda, milli duygular en güzel şekilde 1950-1960 yılları arasında böyle gelişiyordu sanırım. Ailenin büyüğü olan babalar için milli duyguların çocukların kalbinde tohumlandırılması, sonra büyütülmesi işte böyle yapılıyordu. Çünkü o tarihlerde evlerde, radyo bile yoktu. Radyo ancak hali vakti yerinde olan kimselerin evlerinde olmaktaydı. Sadece ben değildim, babamın omzuna çıkan. Benim gibi boyunun küçüklüğünden dolayı bir çok çocuk, babalarının omuzlarına çıkartılıp bayram törenleri işte böyle seyrediliyordu. 1950-1960 yıllarının bayram tören kutlamaları, genelde illerin valilik binalarının önünden geçen geniş bulvarlarda yapılırdı. Öyle, halkın oturup seyredebileceği şekilde, seyyar olan kurulup sökülebilen bir tribün de yoktu.
Askeri bandonun çaldığı ardı ardına sıralayarak çaldığı milli marş eşliğinde bulvarın asfaltla kaplı yolun üzerinde önce sert adımlarla yürüyen askerlerin ayak sesleri, sonrasında sırasıyla gelen okulların bando takımları arkasında yürüyen ortaokul ve lise öğrencilerinin yürüyüşleri, önlerinden giden askerlerin disiplinle yürüyen ayak sesleri kadar olmasa da yine seyredilirdi. Ne bilinsinki, askerlerin yürüyüşlerinde sol ayağın, yola kuvvetle vurulup, arkasından sağ ayağın daha yumuşak bir vuruşla sol ayağı takip edeceği.. Bu şekildeki yürüyüşü, ta askerlik hizmetimi yerine getirinceye kadar da öğrenememiştim.
İşte bu şekildeki yürek hoplatan yürüyüşlerle önümüze kadar gelen askerlerin, önümden gelip geçmesini aslında çok istemiştim. Fakat sonradan babamdan öğrendiğim kadarıyla, her törende en önde yürüyen bu bando, resmi geçit yapmak için arkadan gelen askeri birliğe öncü olan askerin mızıka bandosuydu. Önümüze kadar gelen askeri bando, sonra birden bir yerden talimat alırcasına, ayaklarını iki üç defa yere vurdu, sonra bir kaç defa kalkan ayaklar birden hazırol durumuna geçti. Kimdi bu güzelim yürüyüşü durduran diye sağa sola bakınırken, askeri bandonun üç adım önündeki giyimi biraz daha itinalı ve düzgün olan askeri fark edebildim. Elindeki kremsi renkli uzunca bir işaret sopası olan bu asker, arkasında yürüyen askeri mızıka taburunu elindeki bu sopa ile yönlendirip, durdurmuştu. Gösteri zevkini işte bu adam bozdu, diye düşünürken, elinde kaldırdığı işaret çubuğunu havada çizdiği anlamlı kavisler eşliğinde bir kaç defa daha döndürdü ve bu defa ağızdan ikinci bir komut daha verdi. “Sağa dön, üç adım marş.” komutunu alan bando takımı, sert bir komutla deniz tarafına doğru döndü; bu defa üç adım atıp, durdu. Zaten durmak zorundaydı. Durmasa, yolun kenarındaki kaldırımın üzerine çıkacak ve kaldırım üzerinde yığılı olan insan topluluğu ile burun buruna gelecekti. Demekki, baştaki asker ne kadarlık bir mesafe gidileceğini ve nerede durulacağını iyi biliyordu. İyiki yolun o tarafında olsaydık diye bir anlık düşündüm. Ama orada olmadığımıza da sonradan sevindim. Çünkü askeri bandonun tam arkasında kalacak ve çalınan askeri müziğin eşliğindeki merasime katılanların yürüyüşünü yarım yamalak izleyecektim. Bizim yolun karşı kaldırımı üzerinde oluşumuz isabetli olmuştu. Doğrusu şu ki, 1949 yılı öncesinde, askerlik hizmetini bando takımında tamamlayan babam da işini iyi biliyorordu yani. Babam yerini iyi almıştı. Halkevi binasının hemen 15 metre ötesindeki yerde bulunan kaidenin üzerine, yüzü Akdeniz’e bakacak şekilde yerleştirilmiş olan ve Akdeniz’e doğru hamle yaparcasına duran Atatürk heykelinin hizasındaki Bulvar tarafındaydık biz. Bulvarın her iki tarafına yığılan ve bırakmasalar asfalt yola hücum eder gibi atak yapan seyirciler ise hiç durmadan kalabalıklaşmaktaydı. Milli marşın eşliğinde bandonun çaldığı müzik eşliğinde mütemadiyen avuçları patlarcasına alkış tutan halkın bu durumu çok uzun sürmedi. Devamlı ayakta duran seyirci topluluğunda bir hareketlenme oldu.
Birden birbire çoşan seyirci topluluğu ile bizim bulunduğumuz yerde aniden bir geri çekilme yaşandı. O anda babamın omuzundan aşağı inmiş olduğumdan, benden oldukça büyük insanların arasından görebildiğim kadarıyla, ellerindeki copla, seyircilere vurur gibi yapan bir kaç polisi görür gibi oldum. Vurur gibi yapıyorlarladı, ama vurmadan ürkütüyorlardı. Çünkü seyirciler hezeyana gelip, resmi geçit yapılan yolu daraltmışlardı. Geriye çekilen insan topluluğunun altında kalmak üzereydim, ki birden kendimi bir adamın beni kucağına alıp kaldırmasıyla, kendimi babamın omzuna konduğumu hissettim. O adamda yabancı değildi, benim geriye kaykılan seyircinin ayakları altında kalacağımı gören, bir seyirci, heyecanlanan seyirci dalgalanmasıyla ve yine duyduğu bir coşkuyla kendinden geçen babamın pantolonunun kemer kısmından tuttuğumu görünce, beni kucaklamış ve babamı omzuna oturtmuştu. Ellerimi, babamın elleriyle nasıl kavuşturduğumu ise şimdi bir türlü hiç hatırlayamam. Ama o anda omuzdaydım. Ellerimde başını tutmuş vaziyette oturuyordum. Hatırlayabildiğim buydu. Bir de, beni ayaklarımdan sıkı sıkı tutarken babamın söylediği sözleri aklımda kalmıştı:
“İyi bak; Başbakan geçiyor, aklında tut. Cipin üstünde Adnan Menderes geçiyor. Şu saçları gür, siyah renkli ve kumral tenli olan .”
O tarihte, gözümün önünde kalan hayali. Aklımda kalan sima bu. Sadece biryantinle yağlanmış olduğunu görebildiğim, zamanla, büyüdükçe hafızama yerleştirdiğim, başına yapıştırır gibi geriye taranmış, uzun siyah saçlı ve gülecen bir adam, üzeri açık, siyah bir araçla geçen başbakan. Aramızdaki uzaklık ise en fazla dört veya beş metre. Artık söyleyeceğim bir hatıram var. Merasim bitip de,eve döndüğümde anneme söyleyeceğim: “Anne ben başbakanı gördüm.”
Eve nasıl döndüğümüzü, bu gördüklerimi anneme söyleyip söylemediğimi hatırlamıyorum. Belki de söylemişimdir. Ama o tarihlerde, nereden geldiğini ve kimin vasıtasıyla evimize giren bir yardımı… Amerikan Marshall yardımını ise gayet iyi hatırlıyorum. “Marshall sütü” diye, çocuk gözüyle bana büyük gibi gelen; iki üç litre hacminde, yuvarlak saçtan yapılmış teneke kutularında süt tozu geliyordu evimize. Galiba, anne ve baba tarafından hala oğlu olan ve askerliğini yaparken muvazzaf subaylık için tezkere bırakan bir aile büyüğünün “Sabah kahvaltılarında çocuklar içsin.” diye eve getirdiği bir Amerikan yardımı olabilirdi bu süt tozu. Bir çok ailelere de veriliyordu belki de bu çeşit yardımlar belki. Ama bildiğim şey, sabah kahvaltılarında içtiğimiz bu sütün çok güzel bir tadı vardı. Dışarıdan alabilecek kadar bir kültürümüz olamadığından veya dışarıdan parasıyla almadığımız sokak sütü ile tadını mukayese edemediğimizden, bu süt bize oldukça tatlı geliyordu. Okuyucu diyebilir ki, peki o tarihlerde piyasada satılan kutu veya şişe sütü de mi yoktu . Evet yoktu; şişe sütünü de bakkallarda satıldığı tarih olan 1968’li yılların az öncesinde büyük şehirlerde görebiliyorduk.
Ertesi yılda yapılan Cumhuriyet Bayramına törenlerine ise gitmemiştik. Nedeni de, yan komşumuzun başına gelenlerdi. Komşu ailenin babası, küçük oğlunu Cumhuriyet Bayramı törenlerinde götürdüğünde, çocuğun başı, bir kurşun yarasından kaynaklanacak şekilde, sarılı olarak gelmişti. Dediklerine göre, Zafer bayramında doğan çocuğun, her bayramda götürülüşünde bir mesele olmamıştı da, 1958 yılının 29 Ekim Cumhuriyet bayram töreninde, kutlama coşkusuyla nereden havaya doğru atıldığı belli olmayan bir tabancanın yorgun kurşunu, “Zafer” adındaki komşu oyun arkadaşımın başını sıyırmıştı.
Adnan Menderes’in ismiyle bir kez daha karşılaştığımı; ilkokul ikinci sınıftan üçüncü sınıfa geçeceğim yılın Mayıs ayında hatırlıyorum. Bir tatil günü olarak cuma günüydü. 27 Mayıs 1960 yılıydı. Hatırlayabildiğim şuydu: O günün sabahı, nedendir bilinmez, okula gitmem gerekirken, gitmemiştim. Şehir o vakitler oldukça küçüktü. Şehrin denizden itibaren, Toroslara doğru, şehrin -iki kilometre kuzeyinden geçecek- şekilde, sadece bir çevre yolu vardı. Nato yardımları ile yapılan yolun üzerine olan yeni evimizden, geceden olan olaylardan habersiz, annem bizleri alıp yola çıkıp, şehre, askeriyede oğlu tezkere bırakan halamızın evine gitmeye karar verdi. Babamız ise kahvaltısını erkenden yapıp, terzilik yaptığı işine gitmişti. O tarihte, çoğu evin, haliyle evimizde de haberleşmeyi sağlayan bir radyo bile yoktu. O bakımdan annemin kucağında en küçük kardeşim ve küçük kardeşimle de yürüyerek, bahçeler arasını kullanarak yola koyulduk. Gece olanlardan ise bir haberimiz yoktu. Issız olan evimize en yakın bina olan beş yüz metre uzaklıktaki hastane binasının önünden geçen caddede yürümeye başladık. Hayret..! yolda çok az insan vardı. O insanlardan biri de bekçi kıyafetli birisiydi ve karşısımıza çıktı ve tek konuştuğu söz: “Nereye gidiyorsunuz?”diye sordu. Annem şaşkın vaziyette “Niye sordun, halamızın evine gidiyorduk.” Bekçinin verdiği cevap ise, az öncekinden biraz daha uzuncaydı: “Haydi, evinize dönün; sokağa çıkma yasağı var.” Sonra, bir kucağında çocuğunu kucaklayan, her iki taraftan eteğine yapışmış iki çocuğu duran başı örtülü annemin şaşkın haline ve bilgisizliğine acımış gibi bakarak: “Haberiniz yok galiba bacım, askeri ihtilal oldu, haydi geriye bakalım; evinize sessizce dönün.”
İhtilal olduğunu bu şekilde haber almıştıktık. Ama ihtilali kim yapıyordu, kime karşı yapılıyordu, ihtilal yapmak nasıl bir şeydi. Bunu bilmiyorduk. Sekizini bitirip, dokuz yaşına giren bir çocuk olarak ortada ne olup bittiğini az çok bilen biriydim. Ama bu, evde olan hadiseler içindi; bu bilgide evin dışında cereyan eden olaylar için hiçte yeterli olamazdı. Büyüklerimden sorarak öğrendiğim kadarıyla, ülkemizi yöneten ve yönetim idaresine karşı ihtilal yapılan Adnan Menderes idi. Ve kendisini de daha ikibuçuk yıl önce, Cumhuriyet Bayramı resmi geçit törenlerinde görebilmiştim. Her hafta başında eve alınan haftalık mizahi “Akbaba” dergisindeki yazılarından daha çok içindeki karikatür halinde çizilen resimlerden de ülkeyi yöneten Başbakan Adnan Menderes’i, İsmet İnönü’yü yeni yeni tanımaya başlamıştım. Ama bu ihtilalin, Başbakan’ın Adnan Menderes’e ve Partisine karşı yapıldığını sonradan öğrenebilmiştim. Eve döndüğümüzde, babamın da eve geldiğini görmüştük. O da ihtilalin olduğu uyarısıyla eve gönderilmişti. Eve geldiğimizde babamda, ihtilalin kime karşı yapıldığını öğrenememişti. Çünkü bekçinin, kucağında küçük kardeşimiz taşıyan annem, ağzı eve dönünceye kadar -ağzını bıçak açmadı; derler ya-, tutulmuşcasına ağzını hiç açamamıştı. Açar da, yanıbaşından geçen biri duyar gibi korkarak, aceleyle yürümekle meşguldü. Haliyle, her iki yanında yürüyen bizlerle de hiç konuşmadı. Çünkü ihtilalin kime karşı yapıldığından bile haberi olmadığı gibi, bu konuda bekçiden de bir bilgi de alamamıştı. Belki de o bekçi de bir şey bilmiyordu ve sadece, “Evine git, diye uyarma talimatıyla görevlendirilmişti. babam da pek bir şey bilmiyordu. Çünkü o da pek fazla birşey bilmiyordu. Sadece söylediği “Bunu bilse bilse, bizim hala oğlu bilir, ne de olsa askeriyenin genç teğmen ünvanlı muvazzaf subayı o.” dedi. Fazla uzatmadı ve sipariş aldığı ve zamanında teslim etmesi gerektiği bir pantolon ile bir çeketi eve getirmişti. Madem ki, terzilik yaptığı dükkanı ihtilal oldu gerekçesiyle açtırmamışlardı, o da, Dikiş torbasına koyduğu çeket ve pantolonu çıkararak evdeki “Singer” marka dikiş makinasının başına geçti. Fakat, her zaman eve gelen halaoğlu da, nedense pazar günü sonunda eve gelebilmiş ve ihtilalin kime karşı yapıldığını, anlattıklarıyla anlayabildik.
İhtilalin sonuçları ne olmuştu? O haftanın sonunda, koltuğunun altında Alman malı “Grundig” markalı masa üstü, dışı sert plastikten krem renginde bir radyo ile eve geldi. Evimizin yeni eşyası olan bu radyo ile biraz hükümet haberleri, sonradan oluşturan yargılamayla ilgili olarak da biraz “Yassıada Haberleri” saatinden, olan bitenleri parça parça ve bu parçaları birleştirerek anlamaya çalıştık.
Hafta başında okula gittiğimde ise, okulun avlusunu çevreleyen duvarın iç kısmına dikilen çiçekliğin kenarına yerleştirilin parke taşları üzerine üzgünce oturan DP’li olan bir arkadaşın önüne durup alaya aldım: “İşte çok sevdiğiniz partinize bak neler yaptı askeriye.”
Babam; kendi babasından varis almuş gibi bir DP’li, annem ise babasından gelen bir CHP’li idi. Halbuki her ikisinin de babaları kardeş; ama anneleri ayrı birer kardeşlerdi. Ben de annemin etkisinde kalmış bir CHP tarafıydım. Tabi ki bizler, o dönemlerde çocukça sataşıyor; bir futbol takımı tutar gibi siyasi parti tutuyorduk. Türkiye’nin halk çoğunluğu da, aslında böyle değil miydi?
Bir hafta sonunda da, ihtilali yapan askerlerin başındaki askerin Kurmay olduğunu sonradan idrak ettiğimiz albayın, Alparslan Türkeş olduğunu evimizin yeni misafiri radyoda geçen konuşmalardan öğrenmiştim. Kurmay Albay Alpaslan Türkeş’in, Başbakanlık müsteşarı olarak göreve başlaması bunu gösteriyordu. Başbakan ise, Orgeneral Cemal Gürsel, ihtilalelde yer almamış biri iken, ihtilali gerçekleştiren komitenin başına getirilişi de, emir komuta zinciri altında ihtilal yapılmamıştı. Albaylar seviyesinde bir ihtilal yapılmıştı. Bu yüzden de Albay unvanı üstünde bir rütbelinin başa getirilmesi gerekmişti. İşin böyle olması gerektiğini zamanla, olanları biraz okuyarak ve biraz da öğretmenlerimize, biraz da aile dostumuz olan ve harbiye ile ilişiği kesilen bir büyüğümüzden öğrenebildim. 1969 Şubat ayında evimize gelen aile dostumuzun kardeşi de 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, 1962 yılının Nisan ayında Kurmay Albay Talat Aydemir ihtilale kalkışmış ve emekliye sevkedilmişti. Fakat aynı albay bu defa 1963 yılının Nisan ayında bu defa Kurmay Süvarı Binbaşı Fethi Gürcan’ı arkasına alarak bir ihtilal girişiminde daha bulundu. Fakat her ikisi de, başarısızlıklarını idam edilerek ödediler. Bu girişimlerinde kullandıkları harbiye öğrencilerinin söz konusu yıllarda ihtilalde kullanılması neticesinde okullarından oldular. İşte o harbiyelilerden birisi de, evimize misafir olarak gelen babamın arkadaşının kayınbiraderiydi. Harbiyeden atılmasınden sonra Ankara Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesinden mezun olup, tarih öğretmenliğine başlamıştı. Henüz öğretmenliğinin üçüncü yılıydı. O yıla kadar parça parça, kopuk bilgilerle öğrendiğim 27 mayıs ihtilalini de işte o aile büyüğümüzün kardeşi, en güzel haliyle, ev misafirliğine geldiklerinde anlatmıştı. Anlatmakla kalmadığı gibi, kendisinin de bulunduğu 1960-1963 yılında olan bitenleri ve harbiye olaylarını hatıra defterine kaydetmiş ve ilgili birisi olduğumu anlayınca da, o günkü olayları kaydettiği bölümlerin bir nüshasını da çoğaltarak bana vermişti. Aile dostumuz büyüğümün bu hatırat yazılarını çok iyi değerlendirmeliydim..

-2 –
27 Mayıs 1960 ihtilali nasıl gerçekleşti.
Özet olarak, Türk ordusundan bir grup subay, 27 Mayıs 1960 tarihinde kansız bir darbe ile yönetime el koydu. Emir ve komuta zincirine uyulmadan yapılan darbe, askerin içinden çıkan ve kendinlerine Milli Birlik Komitesi adını veren 37 kişilik bir subay grubu tarafından yapılmıştı. Sonradan aralıklarında bir düşünce birliği olmadığı anlaşılan bir grup, Türkiye Cumhurietinin kurulduğu 1923 yılından yaklaşık otuz yedi yıl sonra bir kalkışmaya kalkıyordu. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra, askerin içinden çıkan adı edilen grup o günün teknik şartları dahilinde, emir ve komuta zinciri olmadan da bir kalkışmada bulunmuş ve arzusunu da, ilk başta birlik görüntüsü halinde gerçekleştirmişti.
27 Mayıs’a giden süreçte meydana gelen olaylarda polis, hükümet yanlısı olarak siyasi taraf tutmak ve böylece tarafsızlığını kaybetmekle suçlanıyordu.. Darbeyi yapan askeri yönetim, darbenin hemen askerî polis teşkilatını öncelikle ele alarak, bir takım yenileştirme ve yapılandırma faaliyetlerine girişti. Ancak Yassıada’da gerçekleştirilen askerî yargılamalar esnasında Emniyet mensupları da yargılandı; birçoğu da çeşitli hapis cezalarına çarptırıldılar. Bu süreçte, Emniyet Teşkilatı darbeden en çok etkilenen kurumlardan birisi oldu ve uzun yıllar darbenin etkisini de, üzerinden atamadı. Buradan anlaşıldığı kadarıyla olabilecek darbe öncesinde, polisin olayları algılama ve karşı koymadaki yetersizliği ve darbenin akabinde polis teşkilatının yaşadığı sıkıntıları ortaya koymuştur.
27 Mayıs darbesi, 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin (DP) Türkiye’yi gitgide bir baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürdüğü gerekçesi ile Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki otuz yedi kişilik bir subay grubunun, emir ve komuta zinciri altında olmaksızın yaptığı bir kalkışmaydı. 27 Mayıs saat 04:36’da Ankara Radyosu’ndan yapılan bir anonsla ordunun yönetime el koyduğu bildirildi. Kalkışma bildirisini okuyan Milli Birlik Komitesinin ikinci adamı Kurmay Albay Alparslan Türkeşti. Alparslan Türkeş 17 Kasım 1917 tarihinde Kıbrıs adasındaki Lefkoşe ilinde doğdu. Asıl adı Hüseyin’di. Kuleleli askeri okuluna, Lefkoşa’da bitirdiği ilkokuldan sonra, İstanbul’a getirilmişti. Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak referansıyla girebildi. Milli Birlik Komitesinin lideri ise Kurmay Albay Cemal Madanoğlu olmaktaydı. Milli Birlik Komitesinin, emir ve komuta zinciri olmaksızın yaptığı kalkışmanın, Ankara Dil ve Tarih Fakültesinin bir sokak ötesindeki TRT binasınan yapılması sonrasında, başlangıçta kısa bir süre belirsizlik olsa da, bir süre sonra ihtilalcilerin İstanbul ve Ankara’da yönetime el koydukları anlaşıldı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve 27 Mayıs günü, Eskişehir’den Kütahya’ya geçen Başbakan Menderes gözaltına alındı. Girişimin lideri olarak, ihtilal öncesinde emekliye ayrılan ve İzmir’e yer ilan edilen Orgeneral Cemal Gürsel ilan edilmişti. Cemal Gürsel saat 16:00’da radyo ile kamuoyuna bir açıklamada daha bulundu ve ihtilal süresince meclis yerine yasama organı olarak, Milli Birlik Komitesi’nin üyelerini açıkladı. Yasama organı olarak ilan edilen Milli Birlik Komitesinin ilk icraatı, anayasa ve TBMM’yi fesh etmek oldu. Ve ardından, yeni bir anayasa hazırlanmasını istedi.
27 Mayıs 1960 sabahı ülke yönetimine tamamıyla el koyması sonucu gerçekleştirdiği ilk askeri darbedir. Kendilerine Ulusal Birlik Komitesi adını veren bu subay grubu anayasayı ve TBBM’ni feshetti; politik faliyetleri askıya aldı, Başta Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere birçok Demokrati Parti Milletvekili kişi gözaltına alındı. Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’da gözaltına alınanlar arasındaydı.
Ocak 1946 yılında kurulan DP’nin, girdiği 1946 Haziran ayı seçimlerinde, CHP’nin bazı yerlerde seçim sandıklarını kaçırması gerçekleşse de ve söz konusu seçimlerde uygulanana açık şekilde oy kullanma, fakat gizli oy tasnifi ile yapılan seçimlerde 67 milletvekili kazanmıştı. 1950 yılından başlamak üzere on yıl boyunca yapılan seçimleri düzenli olarak kazanan DP, 10 yıl boyunca iktidarda kaldı. Bu sürecin hem ilk başında, ilk iş olarak, DP Başbakanı Adnan Menderes, ordu darbe yapacak gerekçesiyle daha 6 Haziran 1950’de, Genelkurmay Başkanı Nafiz Gürman olmak üzere bütün üst komuta kademesi dahil olmak üzere 15 general ve 150 albayı re’sen emekliye sevk edivermişti. Böyle bir girişim, DP’nin başta bulunduğu müddetçe, sert bir siyaset izleyeceğini gösteriyordu. Fakat Adnan Menderes’in başbakanlığında kurulan son hükümet ise, 27 Mayıs 1960’ta ordunun yönetime el koymasıyla devrilivermişti. Hem de, emir ve komuta zinciri olmadan yapılan, askeriyenin içinde oluşan bir grup asker tarafından.
Peki; bu askerler ne istemişti de, yerlerinde rahat duramamıştı. Hani derler ya, yerlerinde su mu çıkmıştı! Sonra vazifeleri miydi de, ihtilal yapıyorlardı. Ve neden ülkeyi yönetenlere karşı kin duymuşlardı da, ülkeyi yöneten Adnan Menderes’e ve idaresine karşı durarak, bu kalkışmayı yapmışlardı. Bunu anlayabilmek için, tek parti dönemini ve tek parti döneminden çoğulcu partiye geçiş dönemini anlatarak, lakin fazla ayrıntılara girmeden anlatarak olayları bir kronolojik sıralamaya koymak gerekmez mi?

- 3 - Tek Partili CHP

Mustafa Kemal Atatürk dönemi.

Türk resmi tarihi incelendiğinde özetle,1914 yılında başlayan Birinci Dünya savaşından, ittifak olduğu Almanya İmparatorluğunun yanında itilaf devletlerine karşı yer tutan Osmanlı Devletinin 1918 yılında yenilip, itilaf devletleri ile Mondros Mütarekesinin yapılması ile şimdiki Türkiye sınırları içinde, sadece Orta Anadolu bölgesi işgal edilmeyen bir kısım olarak Türklere bırakılmıştı. Bu bölge dışında kalan yerler ise İngiltere, Fransa, İtalya gibi itilaf devletleri ortaklarına pay edilmişti. Ayrıca, batının şımarık çocuğu Yunanlılar’a da, İngiliz himayesinde olarak İzmir bölgesi başta olmak üzere Bursa dahil olarak, Ege Bölgesinin batısı verilmişti. Henüz birinci dünya savaşı başlar başlamaz, Osmanlı Sultan’ı Vahdettin’in damadı olan Enver Paşa’nın Genel Kurmay Başkanı olarak Osmanlı Devleti’ni, Rusya, İngiltere, Fransa gibi devletlerin de, kurdukları ittifaka sokmadıkları gibi, Alman İmparatorluğu, Avusturya – Macaristan İmparatorluğu, Bulgaristan Krallığı tarafından oluşturulan ittifaka itilmişti. Durum özetle böyleydi. Osmanlı Devlet hanedanının başında ise, Vahdettin’in olduğunu biliyoruz. Ülkesi işgal edilen sultan, Genel Kurmay Başkanı ve aynı zamanda damadı olan Enver Paşa’nın, Osmanlı Devletini yenilgiye uğratıp, birşeyler yapabilir miyim, diyerek ülkeyi terketmesiyle, 1918 Temmuz ayının başlarında Osmanlı Devletinin başına geçen Sultan Mehmet Vahdettin, ihtilaf devletlerinin önüne sunduğu 30 Temmuz 1918 tarihinde Mondoros Mütarekesi ile oldukça zor bir duruma düşmüştü. Çareyi o dönemde parlayan ve Çanakkale Savaşlarında albaylığa yükselen ve savaşın sonunda da generaliğe terfi eden Mustafa Kemal Paşa’yı devreye sokmakta buldu. Generalin Samsun’a çıkışı ve sırasıyla Amasya, Erzurum ve Sivas Kongrelerini yaparak Anakara’ya ulaştıktan sonra 1920 yılında meclisi açarak Osmanlı Saltanatının ezikliğine karşı giriştiği 1920-1922 yılları arasında Anadolu’nun verimli topraklarını Sevr anlaşmasıyla işgal eden İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan’a karşı Mustafa Kemal Paşa’nın organizesiyle Anadolu Türk’ünün giriştiği istiklal savaşı sonrasında, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde, 29 Ekim 1923’te halkın yönetimi ile belirlenen Cumhuriyetin ilanı yapılmış ve bu yönetimle halkın yönetilme şeklinin belirlendi. İlk cumhurbaşkanı da, Mustafa Paşa oldu.
Ancak Gazi Mustafa Kemal Atatürk, CHP’nin kurulmasına ilişkin ilk açıklamasını 6 Aralık 1922 tarihinde yapmıştı. Cumhuriyet Halk Partisi adını nereden alıyordu. Kurtuluş Savaşı’nı örgütleyen ve yürüten “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”nin devamıydı.. Başlangıçta “Halk Fırkası” olan partinin adı, 1924 yılında “Cumhuriyet Halk Fırkası”, 1935 yılında da “Cumhuriyet Halk Partisi” olarak değiştirilrdi. İşte bu hedefi amaçlamak üzere, 9 Eylül 1923’te önce “Halk Fırkası” adıyla kurulan parti, 1924 yılında “Cumhuriyet Halk Fırkası”na dönüştü. Fırkanın ilkeleri, 1927 yılında “Cumhuriyetçilik”, “Halkçılık”, “Milliyetçilik” ve “Laiklik” CHP’nin dört temel ilkesi olarak benimsendi. Fırka, 1935 yılında ise “Cumhuriyet Halk Partisi” adını aldı. 1935 yılında “Devletçilik” ve “Devrimcilik” ilkeleri de eklenerek Partinin ilkeleri altıya çıkarıldı. Partinin amblemi olan altı okla, belirlenen ilkeler simgelendi. CHP’si, kurucusu ve ilk Genel Başkanı Atatürk’ün önderliğinde önce ulusal bağımsızlığını kazanmış, Cumhuriyeti kurmuş, saltanatı kaldırmış ve hilafete son verip, Ulusal Birliği sağlayan Parti olmuştu. Ulusal sanayinin ve ekonominin gelişmesine öncülük etti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında tek parti olduğu halde, çok partili rejime geçişi sağlayarak Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde de öncülük misyonunu sürdürmüştü.
CHP, “halk”ın partisi olarak, ülkedeki tüm toplumsal kesimleri temsil ediyordu. 1927 yılında yapılan nüfus sayımı ülkede ciddi bir sınıfsal yapının olmadığını, büyük çoğunluğu tarım sektörüne dayalı kırsal ve geleneksel toplum yapısının hakim olduğunu gösteriyordu. 1927 Nüfus Sayımı sonuçlarında tespit edilen meslek gruplarına bakıldığında sanayi, ticaret, hizmet ve serbest meslekler gibi modern toplumsal sınıfları temsil eden kesimlerin oranının yüzde yedi civarında olduğu görülüyordu. Çiftçi ve mesleksizler gibi geleneksel toplum yapısını temsil edenlerin oranı ise yüzde 90’ın üzerindeydi. Anlaşılıyordu ki, Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı Devletinden devralınan miras, son derece geleneksel ve kırsal karakterdeydir.
Gazi Mustafa Kemal Paşa, daha ortada ne Meclis ne de Ordu varken, Erzurum Kongresi’nin yapıldığı 7 ve 8 Ağustos 1919 tarihinin hemen ertesinde Kurtuluş Savaşından sonra yapılacaklarını, Mahzar Müfit Efendi -Kansu-‘nun günlüğüne yaz demişti:
“Zaferden sonra şekli idare şekli Cumhuriyet olacaktır,padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacak, tesettür kalkacak, fes kalkacak, ve medeni milletler gibi şapka giyilecektir.”
Elinde kalemi ile önündeki deftere bir taraftan Gazi Paşanın dikte ettirdiği “olacaklar”ı yazarken, bir taraftan da araya girdi “Darılma Paşam ama hayalperest taraflarınız var”, diye konuşuverdi. Bunun üzerine “Gazi Paşa: “Bunu zaman tayin eder. Sen yaz”. diye cevapladı ve yapacağı son reformu da yazdırdı. “Latin harfi de kabul edilecektir”, nokta.
Mazhar Müfit Bey, bir tarafta yazarken, inanmadığını hissettirecek şekilde “Paşam kafi kafi!” demesinene rağmen, hayal olarak tanımlayamadığı reformlar, zamanı gelince tek tek gerçekleştirildi. Nitekim, Paşa Geleneksel topluma uygun olmayan Saltanat, Hilafet, Medreseler, Şeriat Hukuku devrimci yöntemlerle 1930’a kadar ortadan kaldırmıştı. Yerlerine getirilen reformların halk tarafından benimsenmesi için yoğun çaba harcandı. Özetle, kapitalistleşme ve milliyetçilik düşüncesi, Osmanlı’nın sonunu hazırlamıştı. Bu dönemlerde Osmanlı Devleti’nin uygulamaya koyduğu kısmi modernleşme çabaları kurtuluş için yeterli olamamıştır. Bu nedenle Kemalist Cumhuriyet, köktenci/radikal bir modernleşme politikasıyla, diğer bir deyişle “devrimci” bir politikayla Batı dünyasıyla arasındaki farkı kapatmaya çalışmıştır. Bu anlayışı dönemin seçim afişlerinde bile görmek mümkündür. Nitekim CHP, 1930’lu yıllardaki afişlerden birinde “Asrı, yıla sığdırdık” sloganı yazılmıştı.1930’lu yıllarda yapılan devrimlerin ve reformların ise devrimlerle oluşturulan yeni kurumların toplum tarafınd an benimsenmesinin sağlanmasına yönelik girişimler olduğu görülüyordu. Ayrıca, yapılan devrimlerle yeni bir ulus inşası çabası da açıkça görülüdü. 1922 ile 1933 tarihleri arasında yapılan devrimleri sırasıyla; saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet ilanı edilmesi, İzmir İktisat Kongresi toplanması ve Ankara’nın Başkent yapılması, halifeliğin kaldırılması, öğretim birliğinin sağlanması ve tek elden yürütülmesi için medreselerin kapatılması, Diyanet İşleri Başkanlığının Kurulması, Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin Kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, aşar vergisinin kaldırılması, şapka kanunu çıkarılması, Ankara Hukuk Mektebi’nin Kurulası ve Miladi Takvimin Kabul edilmesi olarak gerçekleştirildi. Ayrıca şer’i kanunlar kaldırılarak yerine yılı içinde medeni kanun, borçlar kanunu ve ceza Kanunu, hukuk muhakemeleri usulü kanunu yasalaştırıldı, yeni harflerin kabul edildi, millet mekteplerinin açılışı yapıldı ve “Devletin Dini İslam’dır” maddesi Anayasa’dan Çıkarıldı ve uluslararası rakamlar ve ceza muhakemeleri usulü kanunu kabul edildi, Eğitim ve kültür politikaları doğrultusunda halk evleri ve halk odaları açıldı, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Köy Eğitmen Teşkilatı, Köy Enstitüleri kuruldu, ekonomik kalkınma doğrultusunda devlet ve özel sektör eliyle ülkenin bir an önce kalkınabilmesi için bu amaçla çok sayıda sanayi, finans ve benzeri kalkınma kuruluşunun kurulması sağlandı.
Bütün bu reformların sekiz-on yıl içinde yapılmıştı. Yeni Türk devleti bunu temin edebilmek olmazsa olmaz olan en esaslı tedbirleri almaya devam ediyordu. Milli endüstrinin kuvvetlenmesi için dış pazarlardan yurda gelecek mallara yurttan çıkan malların rekabetini tanzim etmek ve yeni kurulan fabrikaların kuruluş senelerine mahsus zaruri olarak yaptıkları fazla masraflar dolayısile maliyet fiatındaki yükseklikten doğan nisbî pahalılığı korumak için dahili sanayi himaye etmek lazımdı. Hariçten gelecek mallara fazla gümrük resmi koymak, ecnebi malların ithalatını tahdit ve tanzim etmekle mümkün olabilirdi. Bu hiaye prensibi Büyük Millet Meclisi’nin vazettiği kanunlarla temin edildiği gibi Devletin tanzim edici elinin dış ticarete de müdahale etmesi sayesinde ithalat, ihracat ve tediye muvazeneleri temin edilmiş ve dünya piyasalarında Türk toprak mahsullerinin yeri gittikçe genişlemişti.
Yoğun bir eğitim seferberliğine rağmen, 1950 yılının Mayıs ayında iktidara gelen Demokrat Parti (DP) iktidarına devredilen ülke halkının sadece yüzde 32’si okuryazar seviyesindeydi. Nüfusun büyük çoğunluğu ise hala okuma-yazma bilmiyordu.
Atılan bir diğer önemli adım da hızlı kalkınma ve bu doğrultuda sanayileşmeye yöneliktir. Mustafa Kemal Paşa, 13 Ocak 1923 tarihinde İzmit’te İstanbul gazetecilerine İzmir’de toplanacak olan Türkiye İktisat Kongresi’ni haber verirken “Yeni Türkiye devleti temellerini süngü ile değil, iktisat ile kuracaktı. Yeni Türkiye devleti dünyayı alan bir devlet olmayacaktır. Ama, yeni Türkiye devleti bir iktisat devleti olacaktır”. Yeni Türkiye’nin en büyük ulusal davalarından biri sanayileşmek olmuştur. Dönemin aydınları ve lider kadrosu için en güzel musiki de makine sesi idi.
Mustafa Kemal Atatürk dönemi, Ülke ekonomisinin millileştirildiği, hızlı sanayileşmek için hem özel sektörün, hem de devletin birlikte yatırım yaptığı bir dönemdi. Bu dönem, kendinden sonraki tüm dönemlere göre çok daha başarılı ve göz kamaştırıcı bir performansa sahip oldu. Bu başarı ekonomik göstergelere de yansıdı. 1923–1938 yılları arasını içeren Atatürk döneminde GSMH artış hızı yüzde 115 olarak gerçekleşti. Üstelik Gazi Mustafa Kemal Atatürk döneminde fiyat artışları yaşanmadığı gibi, Türk parası sürekli olarak değer kazandı Özetlemek gerekirse Atatürk döneminde ülke ekonomi âdeta “Altın Çağ”ını yaşamaya başladı. Cumhuriyet tarihimiz boyunca ekonomik kalkınma açısından Mustafa Kemal Atatürk döneminin başarısının temel nedenlerini şu şekilde sıralamak mümkündür: Özel sektörün girişimde bulunamadığı sektörler devlet eliyle kurulan kuruluşlarla işe girişmek. Bu sistemin adı “Karma ekonomi” idi. Büyümede ise, denk bütçe kuralı uygulanıyordu. Yanısıra İthalat-ihracat denkliği ve her ne olursa olsun karşılıksız para basmamak ve sıfır enflasyon ile tüm bunların sonucunda elde edilen yüksek kalkınma hızı. Bu yolla, 1930’lu yıllarda öncelikli amaç kalkınma olmuştur. Bununla birlikte dönemin kalkınma anlayışı, sadece ekonomik alanla sınırlı kalmayacaktı. Eğitim ve kültür de dahil olmak üzere toplumsal yaşamın diğer alanlarını da içermişti. Nitekim böylesi bir kalkınma anlayışı çerçevesinde, Celal Bayar İş Bankası yönetiminden, 1932 yılında, önce İktisat Vekilliğine, 1937 yılında da Başbakanlığa getirilmişti. İsmet İnönü’nün yerini Celal Bayar’ın almasında ülkede öncelikli hedefin kalkınma yönünde değişmesi belirleyici olmuştu. 1936 yılında da, İkinci Sanayi Planı’nda döneminin İktisat Vekili Celal Bayar, “Türkiye için endüstrileşme bir milli varlık savaşıdır, bir milli müdafaa mücadelesidir ve hiç bir fedakarlık ve sıkıntı bu milli mücadelenin neticesiyle mukayese edilemez” ifadesiyle dönemin kalkınma anlayışını net bir şekilde ortaya koyuyordu. Kalkınmanın planlı bir anlayış çerçevesinde yürütülmesi benimsenmiştir. Bu çerçevede beş yıllık sanayi planları uygulaması başlatılmış ve izlenen sanayileşme politikası genel hatlarıyla ithal ikameci bir nitelik taşımıştır. Bu kapsamda öncelikli olarak dokuma, şeker, çimento, kağıt, şişe cam, demir çelik vb. alanlarda büyük ölçekli kamu işletmeleri kuruldu.
Bu dönemde kurulan fabrikalar; Alpullu Şeker Fabrikası (1926), Uşak Şeker Fabrikası (1926), Bünyan Dokuma Fabrikası (1927), Eskişehir Şeker Fabrikası (1933), Turhal Şeker Fabrikası (1934), Bakırköy Bez Fabrikası (1934), Konya-Ereğli Bez Fabrikası (1934), Kayseri Bez Fabrikası (1934), İzmit Birinci Kağıt ve Karton Fabrikası (1936), Karabük Demir-Çelik Fabrikası (temel atma, 1937), Ereğli Bez Fabrikası (1937), Gemlik İpek Fabrikası (1938), Bursa Merinos Fabrikası (1938) faaliyete geçti. Bütün bu yatırımlar, bir taraftan Lozan’da ödenmesi kabul edilen Osmanlı borçları dikkate alındığında küçünmeyecek bir başarıydı. Bilindiği gibi, Lozan antlaşmasın şartları içinde, yeniden kurulan Türkiye’ye Osmanlı’nın borçlarını ödeme yükümlülüğü getirilmişti. Lozan’da osmanlı borçları konusunda İsmet Paşa’nın büyük başarısı vardı: Borçlar, Lozan’la kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile; sınırları dışındaki, eski Osmanlı imparatorluğu’nun topraklarında kurulan ülkeler arasında da pay edilmişti.
Ayrıca iç pazarın oluşması açısından büyük önem taşıyan ulaşım politikalarına ve öncelikli olarak da demiryolları yapımına büyük önem verildi. Diğer taraftan Türkiye Cumhuriyetinde, toprak reformu sorunu, 1934 yılından itibaren gündeme alınmıştı. 1936 yılının Kasım ayında Türkiye Büyük Millet Meclis’inin açılış konuşmasında Mustafa Kemal Atatürk konuşmasını yapıyordu: “Toprak Kanununun bir neticeye varmasını, Kurultay’ın yüksek himmetinden beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin geçineceği ve çalışacağı toprağa malik olması behemahal lazımdır. Vatanın sağlam temeli ve imarı bu esastadır.”
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün söyledikleri belli bir program hesabına göre tasarlanmıştı. Çünkü 1938 yılının başı itibariyle büyük toprak sahiplerinin binde 25’i; ekilebilir toprakların yüzde ondördüne sahipti. Bu durum, Cumhuriyet rejimiyle birlikte, toprak sorununda köklü bir değişikliğin olmadığının da göstergesiydi. Hububat üretimi de 1930’lu yılların ikinci yarısında 1929’a göre ciddi bir gerileme göstermiştir. Üstelik bu yıllar, dünyada da bir kıtlık dönemidir. İkinci Dünya Savaşında ise bu gerilemeler hızlanarak arttı. Bunun sonucunda tarımda kendine yeterlilik idealinden uzaklaşılmaya başlandı. Tarım ürünlerinin büyük bir bölümünün üretimindeki gerilemeler yaşandı. Öyleki, ülkemizdeki yüzde yirmiler civarında olan kentli nüfusun ve ordunun beslenmesi ciddi bir sorun haline gelmeye başlamıştı. Köylü nüfus ise, üretim yetersizliğinden ötürü, kendi karnını zorla doyuruyordu.
Türkiye Cumhuriyetinde, toprak reformu sorununun 1934 yılından itibaren gündemdedir. 1936 yılının Kasım ayında Meclis’in açılış konuşmasında Mustafa Kemal Atatürk konuşmasını yapmaktadır: “Toprak Kanununun bir neticeye varmasını Kurultay’ın yüksek himmetinden beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin geçineceği ve çalışacağı toprağa malik olması behemahal lazımdır. Vatanın sağlam temeli ve imarı bu esastadır.”
Gazi Mustafa Kemal’in söyledikleri belli bir hesaba göre tasarlanmıştır. Çünkü 1938 tarihi itibariyle büyük toprak sahiplerinin binde 25’i ekilebilir toprakların yüzde ondördüne sahiptir. Bu durum, Cumhuriyet rejimiyle birlikte, toprak sorununda köklü bir değişikliğin olmadığının da gösteriyordu. Hububat üretimi de 1930’lu yılların ikinci yarısında 1929’a göre ciddi bir gerileme göstermişti. 1940 sayımı yapıldığında, toplam 17.820.950 olan toplam nüfusunun 13.475.000’i kırsal kesimde yaşıyordu. Bu duruma göre, kırsal kesimde yaşayan nüfus, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 76 civarıydı.
1945 yılına gelinceye kadar Cumhuriyet hükümetleri çeşitli defalar tarım üretimi konusunun üzerine gitmesine karşılık, belirgin bir başarı sağlayamamıştı. Nitekim 1 Elül 1939 tarihinde başlayan İkinci Dünya Savaşında bu gerilemeler hızlanarak da artmıştı. Bunun sonucunda tarımda kendine yeterlilik idealinden uzaklaşılmaya başlanmıştır. Tarım ürünlerinin büyük bir bölümünün üretimindeki gerilemeler yaşanmış ve %20’ler civarında olan kentli nüfusun ve ordunun beslenmesi ciddi bir sorun haline gelmeye başlamıştı.
Bu arada siyasi gidişata da bakmak gerekirse, okuyucunun izniyle kısa bir izahat yapmak yararlı olacaktır. Geriye doğru akan yıllara bakıldığında; 30 Ekim 1923 yılında ilk Cumhuriylet Hükümeti kurulduğunda, Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı olurken, İsmet Paşa(İnönü), Halk Fırkasının “THF” da başkanı olmuştu. İsmet Paşa, 8 Kasım 1924’te başvekillikten ayrılınca, yerine Fethi Bey -Okyar- atanmış, ancak Doğuda patlayan Şeyh Said isyanı üzerine 3 Marta 1925 tarihinde başbakanlığa yeniden getirilmişti. Başbakanlık’tan, Eylül 1937’de Mustafa Kemal Atatürk’le aralarında çıkan bazı derin görüş ayrılıkları yüzünden hem Başbakanlıkan ve hem de CHP Genel başkan vekilliğinden azledilip, Mustafa Kemal Atatürk’ün Atatürk’ün ölümüne kadar geçen sürede başbakanlığı Celal Bayar getirildi. Ancak İsmet İnönü, Atatürk’ün ölümü üzerine 11 Kasım 1938 tarihinde, Celal Bayar’ın önerisi ve ısrarıyla Cumhurbaşkanı oldu. - 4 - Tek Partili CHP İsmet İnönü Dönemi Mustafa Kemal Atatürk’ün, 10 Kasım 1938 tarihinde ve’fat etmesiyle ve dünyanın içinde bulunduğu 1939 yılı ortalarından başlamak üzere, 1945 yılı ortalarına kadar süren ikinci dünya harbi karışıklıklarının da etkisiyle bir duraklama devri yaşandı. CHP’nin Genel Başkanı Mustafa Kemal Atatürk’tü. 26 Aralık 1938’de toplanan CHP Birinci Olağanüstü Kurultayı’nda da, partinin “değişmez genel başkan”ı ilân edildi. Ayrıca CHP kurultayı tarafından kendisine “Milli Şef” unvanı da verilmişti. 13 Şubat 1937 tarihinde CHP ilkelerinin -altı Ok- anayasaya girmesiyle parti-devlet bütünlüğü en yüksek seviyeye çıkarıldı. Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra “Milli Şef Dönemi” (1938-1945) olarak adlandırılan süreç başlamıştı. İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı ve CHP genel başkanlığı görevini yürüttüğü bu dönemin ilk yıllarında siyasette değişen pek bir şey olmadı. CHP çatısı dışında politika üretebilmek, muhalefette bulunmak yine mümkün değildi.
26 Aralık 1938 tarihinde gerçekleştirilen CHP’de tüzük değişikliği ile, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü “Partinin değişmez Genel Başkanı” ilan edildi. Böylece siyasette doğrudan etkili bir role sahip oldu. İsmet İnönü’nün Milli Şef olduğu dönemde Türkiye’nin siyasi durumunu CHP’nin şu sloganı benimsendi: “Tek Parti, tek millet, tek lider..”
Tam adı Mustafa İsmet İnönü’dür. 24 Eylül 1884’te İzmir’de doğup, 25 Aralık 1973’te Ankara)’da vefat etti. Osmanlı döneminde albay, Cumhuriyet döneminde orgeneral ve eski Genelkurmay Başkanı olan, cumhuriyetin ilanından sonraki Türkiye’nin ilk başbakanı, ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Madalyası sahibi asker ve siyasetçi. Cumhurbaşkanlık görevini Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından 1 gün sonra 11 Kasım 1938’den 22 Mayıs 1950 tarihine kadar sürdürdü.
CHP Kurultayı tarafından kendisine “Millî Şef” unvanı verilen ve asıl adı Mustafa İsmet İnönü, İzmir’de 24 Eylül 1884 tarihinde doğdu. Babası Reşit Bey, sorgu yargıcı idi.Sivas Askeri Rüştiyesini (ilkokul) bitirdikten sonra ( 1895) Topçu Harbiyesine girdi.Harbiye (1903) ve Harp Akademisinden birincilikle mezun oldu ( 1906). Kurmay yüzbaşı olarak Edirne’deki II. Ordu’ya atandı. 1907’de İttihat ve Terakki Cemiyetinde kısa bir süre çalıştı. 31 Mart Olayını bastırmak için toplanan Harekat Ordusuna Yeşilköy’ de katıldı. Bitlis’in Kürüm soyundan, annesi Cevriye Hanım Tunaboyu Deliorman Türk’lerine dayanıyordu. Razgard’tan Müderris Razgradlı Hasan efendinin kızıydı. Babasının ölümünden sonra iki erkek ve bir kız kardeşi ile İstanbul’a göçen aile, İstanbul’a göç eden Malatya’lı Reşit Bey ile 1880’de İstanbul’da evlenir. Babasının memur olması nedeniyle Sivas’da ilk öğrenimini tamamlar. Sivas askeri ortaokulunda matematik dersinden bir yıl sınıfta kalması tecrübesiyle, okuduğu bütün okulları birincilikle bitirir. 1903 yılında 19 yaşında teğmen rütbesi ile Harbiye’yi bitirir. 1906 yılında da kurmay yüzbaşı olarak mezun olur. Edirne’de bulunan II. Ordu’ya atanır ve 1907’de İttihat ve Terakki Cemiyetinde kısa bir süre çalıştıktan sonra, 31 Mart Olayını bastırmak için toplanan Harekat Ordusuna Yeşilköy’ de katıldı. Kurtuluş Savaşı’na katılıp, Lozan Antlaşması’nı imzalamıştır. 1925-1937 yılları arasında 12 yıl başbakanlık süresi yapmıştır. Toplamda ise, 17 yıl 11 ay ile Türkiye’de cumhuriyet tarihinin en uzun süreli başbakanlık yapmış kişisi olmuştur. Bu hesaba göre rekoru kendine aittir. Hakkında yapılan, Kurtuluş savaşı sırasında samanlıkta saklanırken yakalandı denmesi, kendisini çekemeyenler tarafından atılan bir yalandan ibarettir.
Şahsına verilen unvan olan Milli Şef demek, milli hayatımızın uyanık başı demekti. Milli şef demek, maddi ve manevi cepheleriyle milli hayatı bir bütün olarak sadece temsil etmez; güder, peşinden sürükler, anlamında kullanılıyordu. Milli Şef İsmet İnönü’nün emrinde olmak gerekirdi. İnönü’nün emrinde olmak demek, Türk ulusunun emrinde olmak demekti. O, maddi ve manevi cepheleriyle milli hayatı bir bütün olarak yalnız temsil etmez, güder, peşinden sürükler… Aynı şekilde Milli Şef İnönü’nün emrinde olmak gerekirdi. Çünkü İnönü’nün emrinde olmak demek, Türk ulusunun emrinde olmak, aynı zamanda da, O milletin babası demekti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, mademki o dönemde tek “Cumhurbaşkanı” idi; para ve pulların üzerine kendi resimlerini de pekâla koydurdurabilirdi.
Fakat okuyucuyu, zaman zaman yapılan İnönü düşmanlığı yapıldığı konuda bilgilendirmek gerekir: 30 Aralık 1925 te kabul edilen “Mevcut Evrak-ı Nakdiyenin Yenileriyle İstibdaline Dair Kanun” ile yeni Türk lirasının basılması kararından 3 ay sonra 16 Mart 1926 da yayınlanan 3322 sayılı kararname ile 1,5 ve 10 liralık banknotların ön yüzünde “Cumhuriyeti musavver bir timsal”, 50,100, 500 ve 1000 liralık banknotların ön yüzünde ise “Reisicumhur Hazretlerinin resmi” nin bulunması karar alınmıştır. Yani devletin başındaki Cumhurbaşkanı kim ise banknotlarda onun portresinin olması kararlaştırılmıştır. Bu yüzden 1. dönem emisyon banknotlarında sadece Atatürk’ün portresi varken, ikinci emisyon banknotlarda Mustafa Kemal Atatürk ile İsmet İnönü’nün portlerinin beraber olmasının bir nedeni vardı. Zira ikinci emisyon banknotların piyasaya sürüldüğü 1937 yılında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’tü ve o nedenle tüm banknotlarda Atatürk’ün portresi vardı. 1938 yılında Atatürk vefat ettikten sonra Cumhurbaşkanı İsmet İnönü olduğu için kanun gereği banknotlarda İnönü’nün portresi kullanıldı. Örneğin Atatürk’ün portresinin olduğu 500 ve 1000 Türk liralarının ikinci tertibi olan İnönü portreli 500 ve 1000 Türk liraları 18 Kasım 1941 tarihinde piyasaya sürülmüştür ve her iki 500 ve 1000 Türk liraları da 24 Nisan 1946 tarihine kadar beraber kullanıldı.
Mustafa Kemal Atatürk’le vardığı bir mantık birliğine vararak böyle yaptığını söyledi. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün, para ve pullar üzerin kendine ait resimleri bastırmasının mahiyetini anlamak için, bu konuda biraz daha durmak ve bu konuyu değerlendirmek gerekmektedir. Zira, günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi, para ve pullara sadece Cumhurbaşkanları değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün resmi ile birlikte birçok şair ve ünlü isimlerin resmi de basılabilmektedir. Nitekim Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, kulağına kadar gelen ve kendisine yapılan sataşmalar nedeniyle Türkiye Büyük Millet Meclisinin 11 Eylül 1957 tarihli oturumunda, para ve pullara kendi resminin basılmasını gereğini ve bu konuda eleştiri yapan hem o günün, hem de bugünkü düşmanlarına şu cevabı verdi: “Bir de pulda ve parada resim meselesi vardır. Her partici bunu benim Atatürk’le münasebetim için kullanmak ister. Bu bir nazariye (teori) meselesidir. Nazariye şudur: Bir devlette sikke ve pul Devlet Reisinin adına basılır. Böyle devletler vardır. Bu usulü takip etmeyen devletler de vardır. Biz bu usulü takip eden devletler arasında idik, İmparatorlukta para, pul Padişah namına basılırdı. Cumhuriyeti kurduğumuz zaman halk tarafından Cumhurbaşkanı Padişahtan daha az kudretli bir adam zannedilirdi. Atatürk ile bu mevzuda hassastık. Milletin reyi ile başa geçmiş Cumhur Reisinin, eski hükümdarın Devlet başı olarak haiz olduğu bütün haklara malik olduğunu hukukta ve şekilde göstermek lazımdı. Atatürk bu fikirde idi. Onun içindir ki, kendisi hayatta olduğu halde paraya da pula da resmini bastık. Eğer sağ olan adamın paraya, pula resmini basmamak, adını yazmamak Cumhuriyette adet olsaydı Atatürk zamanında da ölülerden, pullarımıza, paralarımıza resmini basacak, ismini yazacak hesapsız ad bulunurdu. Bugün de kanaatimiz budur.”
Bu yasa Atatürk hayatta iken çıkarılmıştı. Piyasaya sürülecek Paralar İsmet İnönü’nün resminin konulması İsmet İnönü ile ilgisi yoktu. Devam edelim. 1952 yılında yürürlüğe giren beşinci emisyon banknotlarında ise, Demokrat parti hükümeti tarafından banknotlara tekrar Atatürk’ün portresinin konulması kararı alındı. Böylece zaman içinde gelen Cumhurhurbaşkanlarının resminin basımından vazgeçildi.
….Devam Edecek…

Reklamlar

AH ŞU KALKIŞMALAR SİYASETEN SATAŞMALAR

                                                                              
                                    - 1 -

                              Bir Cumhuriyet Bayramı                    

Ana caddeden bakıldığında, üç katlı gibi duran fakat arka yönden bakıldığında dört kat üzerinden inşa edilen beyaz boyalı Mersin halkevinin elli metre ötesinden geçen bulvarın her iki tarafındaki kaldırımda bekleşen oldukça kalabalık bir halk kitlesi vardı. Bulvarın denize bakan yönündeki kırk metre enindeki park içinde dikili duran ve göğe doğru tırmanmaya başlayan palmiye ağaçları aralarına dikilen yabani karabiber ağaç diplerine yerleştirilmiş banklarda oturan yaşlılarla park iyice dolmuş gözüküyordu. Halk evi ile park arasında kalan bulvarın etrafında sıralanmış bir hayli kalabalık da, uzaktan bakıldığında, hiç sıkılmadan ve sakince ayakta beklemekteydi. Fakat demindenberi sakince duran halk yığınında ani bir hareketlenme oldu. Uzaktan gittikçe yaklaşan marş sesleri ile birlikte, az sonra da, bulvarın asfaltla kaplı yolunda uygun adımlarla yürüyen takriben yirmi kişilik askeri bando birdenbire beliriverdi. Üzerindeki haki renkli ve bir gün önceden temizlenerek ütülenmiş askeri kıyafetli olan bando takımını meydana getiren askerler, çaldıkları askeri bir marş eşliğinde mahvel yönünden geliyorlardı. ki takım halindeki yaklaşık seksen kişilik bir bölükte, askeri bandonun çaldığı müzik eşliğinde geliyorlardı. Sert zeminli asfalt kaplı yolda, uygun adımlarla ve bir ahenkle çıkardıkları ayak sesleri ile kendilerini bir yürek çoşkusu ve alkış sesleri arasında yürüyen askeri birlik, çevresinde çok az bina bulunan halkevinin hemen önüne yerleştirilen Atatürk heykelinin hizasına gelince, çalan marşın eşliğinde birden durdu.
Müziğin eşliğinde yürüyen askeri bandonun, aniden duruşuna önce bir mana veremiştim önce. O sırada babamın omuzlarına çıkmış, yolun her iki tarafında yığılmış kalabalığın arasından ancak böyle seyredebiliyordum gelen askerleri ve 1957 yılının 29 Ekim’inde kutlanan Cumhuriyet Bayramı için yapılacak kutlama törenlerini. Erken saatlerinde başlayan Cumhuriyet Bayramını kendimden geçmiş bir durumda, zevkle izliyordum. Elindeki işaret sopasını bir tempo ile yukarı aşağı, bazen de yanlara doğru tempo ile sağlayan en önde bulunduğumuz yere doğru yürüyen asker bana oldukça sükseli bir asker gibi görünmüştü. Arkasından gelen ve ellerindeki müzik aletlerinden çıkarttıkları güzel nağmelerle, dörderli olarak yürüyen arka arkaya dizilmiş bir sıra halinde yürüyen bu müzik topluluğu, hem öndeki eli sopalı askeri gözleyerek ve hem de “rap rap” diye takip ederek geliyorlardı. Bir düzen halinde ve ihtişamla, ayaklarını yere vura vura gelen askerlerin ayak sesleri, kulağımda dalgalanarak yaklaşmaktaydılar. Hiç duymadığım çalınan marşın nağmesine uygun şekilde asfaltla kaplı yolda gelen ayak adımlarının sesleri bir ses uyumu ile göğsümden gelen ve mütemadiyen atan yürek sesi birleştiğinde göğsüme daha çok nefes alıp vermek ihtiyacını duyuyordum. Yürüyüşü, bambaşka bir dünyadaymış gibi heyecanla izliyordum. O yaşta her iki ses; bir tarafta askerin ayak sesleri, diğer tarafta göğsümden gelen kalbimden “küt küt” diye gelen seslerin birbiriyle senkronize hale gelen bu sesler, sanıyorum ki sadece beni değil, bulvarın her iki tarafına yığılan halkı çoşturduğunu da görüyordum.
Sonradan düşünüyorum da, henüz okula başlamayan biz çocuklarda, milli duygular en güzel şekilde 1950-1960 yılları arasında böyle gelişiyordu sanırım. Ailenin büyüğü olan babalar için milli duyguların çocukların kalbinde tohumlandırılması, sonra büyütülmesi işte böyle yapılıyordu. Çünkü o tarihlerde evlerde, radyo bile yoktu. Radyo ancak hali vakti yerinde olan kimselerin evlerinde olmaktaydı. Sadece ben değildim, babamın omzuna çıkan. Benim gibi boyunun küçüklüğünden dolayı bir çok çocuk, babalarının omuzlarına çıkartılıp bayram törenleri işte böyle seyrediliyordu. 1950-1960 yıllarının bayram tören kutlamaları, genelde illerin valilik binalarının önünden geçen geniş bulvarlarda yapılırdı. Öyle, halkın oturup seyredebileceği şekilde, seyyar olan kurulup sökülebilen bir tribün de yoktu.
Askeri bandonun çaldığı ardı ardına sıralayarak çaldığı milli marş eşliğinde bulvarın asfaltla kaplı yolun üzerinde önce sert adımlarla yürüyen askerlerin ayak sesleri, sonrasında sırasıyla gelen okulların bando takımları arkasında yürüyen ortaokul ve lise öğrencilerinin yürüyüşleri, önlerinden giden askerlerin disiplinle yürüyen ayak sesleri kadar olmasa da yine seyredilirdi. Ne bilinsinki, askerlerin yürüyüşlerinde sol ayağın, yola kuvvetle vurulup, arkasından sağ ayağın daha yumuşak bir vuruşla sol ayağı takip edeceği.. Bu şekildeki yürüyüşü, ta askerlik hizmetimi yerine getirinceye kadar da öğrenememiştim.
İşte bu şekildeki yürek hoplatan yürüyüşlerle önümüze kadar gelen askerlerin, önümden gelip geçmesini aslında çok istemiştim. Fakat sonradan babamdan öğrendiğim kadarıyla, her törende en önde yürüyen bu bando, resmi geçit yapmak için arkadan gelen askeri birliğe öncü olan askerin mızıka bandosuydu. Önümüze kadar gelen askeri bando, sonra birden bir yerden talimat alırcasına, ayaklarını iki üç defa yere vurdu, sonra bir kaç defa kalkan ayaklar birden hazırol durumuna geçti. Kimdi bu güzelim yürüyüşü durduran diye sağa sola bakınırken, askeri bandonun üç adım önündeki giyimi biraz daha itinalı ve düzgün olan askeri fark edebildim. Elindeki kremsi renkli uzunca bir işaret sopası olan bu asker, arkasında yürüyen askeri mızıka taburunu elindeki bu sopa ile yönlendirip, durdurmuştu. Gösteri zevkini işte bu adam bozdu, diye düşünürken, elinde kaldırdığı işaret çubuğunu havada çizdiği anlamlı kavisler eşliğinde bir kaç defa daha döndürdü ve bu defa ağızdan ikinci bir komut daha verdi. “Sağa dön, üç adım marş.” komutunu alan bando takımı, sert bir komutla deniz tarafına doğru döndü; bu defa üç adım atıp, durdu. Zaten durmak zorundaydı. Durmasa, yolun kenarındaki kaldırımın üzerine çıkacak ve kaldırım üzerinde yığılı olan insan topluluğu ile burun buruna gelecekti. Demekki, baştaki asker ne kadarlık bir mesafe gidileceğini ve nerede durulacağını iyi biliyordu. İyiki yolun o tarafında olsaydık diye bir anlık düşündüm. Ama orada olmadığımıza da sonradan sevindim. Çünkü askeri bandonun tam arkasında kalacak ve çalınan askeri müziğin eşliğindeki merasime katılanların yürüyüşünü yarım yamalak izleyecektim. Bizim yolun karşı kaldırımı üzerinde oluşumuz isabetli olmuştu. Doğrusu şu ki, 1949 yılı öncesinde, askerlik hizmetini bando takımında tamamlayan babam da işini iyi biliyorordu yani. Babam yerini iyi almıştı. Halkevi binasının hemen 15 metre ötesindeki yerde bulunan kaidenin üzerine, yüzü Akdeniz’e bakacak şekilde yerleştirilmiş olan ve Akdeniz’e doğru hamle yaparcasına duran Atatürk heykelinin hizasındaki Bulvar tarafındaydık biz. Bulvarın her iki tarafına yığılan ve bırakmasalar asfalt yola hücum eder gibi atak yapan seyirciler ise hiç durmadan kalabalıklaşmaktaydı. Milli marşın eşliğinde bandonun çaldığı müzik eşliğinde mütemadiyen avuçları patlarcasına alkış tutan halkın bu durumu çok uzun sürmedi. Devamlı ayakta duran seyirci topluluğunda bir hareketlenme oldu.
Birden birbire çoşan seyirci topluluğu ile bizim bulunduğumuz yerde aniden bir geri çekilme yaşandı. O anda babamın omuzundan aşağı inmiş olduğumdan, benden oldukça büyük insanların arasından görebildiğim kadarıyla, ellerindeki copla, seyircilere vurur gibi yapan bir kaç polisi görür gibi oldum. Vurur gibi yapıyorlarladı, ama vurmadan ürkütüyorlardı. Çünkü seyirciler hezeyana gelip, resmi geçit yapılan yolu daraltmışlardı. Geriye çekilen insan topluluğunun altında kalmak üzereydim, ki birden kendimi bir adamın beni kucağına alıp kaldırmasıyla, kendimi babamın omzuna konduğumu hissettim. O adamda yabancı değildi, benim geriye kaykılan seyircinin ayakları altında kalacağımı gören, bir seyirci, heyecanlanan seyirci dalgalanmasıyla ve yine duyduğu bir coşkuyla kendinden geçen babamın pantolonunun kemer kısmından tuttuğumu görünce, beni kucaklamış ve babamı omzuna oturtmuştu. Ellerimi, babamın elleriyle nasıl kavuşturduğumu ise şimdi bir türlü hiç hatırlayamam. Ama o anda omuzdaydım. Ellerimde başını tutmuş vaziyette oturuyordum. Hatırlayabildiğim buydu. Bir de, beni ayaklarımdan sıkı sıkı tutarken babamın söylediği sözleri aklımda kalmıştı:
“İyi bak; Başbakan geçiyor, aklında tut. Cipin üstünde Adnan Menderes geçiyor. Şu saçları gür, siyah renkli ve kumral tenli olan .”
O tarihte, gözümün önünde kalan hayali. Aklımda kalan sima bu. Sadece biryantinle yağlanmış olduğunu görebildiğim, zamanla, büyüdükçe hafızama yerleştirdiğim, başına yapıştırır gibi geriye taranmış, uzun siyah saçlı ve gülecen bir adam, üzeri açık, siyah bir araçla geçen başbakan. Aramızdaki uzaklık ise en fazla dört veya beş metre. Artık söyleyeceğim bir hatıram var. Merasim bitip de,eve döndüğümde anneme söyleyeceğim: “Anne ben başbakanı gördüm.”
Eve nasıl döndüğümüzü, bu gördüklerimi anneme söyleyip söylemediğimi hatırlamıyorum. Belki de söylemişimdir. Ama o tarihlerde, nereden geldiğini ve kimin vasıtasıyla evimize giren bir yardımı… Amerikan Marshall yardımını ise gayet iyi hatırlıyorum. “Marshall sütü” diye, çocuk gözüyle bana büyük gibi gelen; iki üç litre hacminde, yuvarlak saçtan yapılmış teneke kutularında süt tozu geliyordu evimize. Galiba, anne ve baba tarafından hala oğlu olan ve askerliğini yaparken muvazzaf subaylık için tezkere bırakan bir aile büyüğünün “Sabah kahvaltılarında çocuklar içsin.” diye eve getirdiği bir Amerikan yardımı olabilirdi bu süt tozu. Bir çok ailelere de veriliyordu belki de bu çeşit yardımlar belki. Ama bildiğim şey, sabah kahvaltılarında içtiğimiz bu sütün çok güzel bir tadı vardı. Dışarıdan alabilecek kadar bir kültürümüz olamadığından veya dışarıdan parasıyla almadığımız sokak sütü ile tadını mukayese edemediğimizden, bu süt bize oldukça tatlı geliyordu. Okuyucu diyebilir ki, peki o tarihlerde piyasada satılan kutu veya şişe sütü de mi yoktu . Evet yoktu; şişe sütünü de bakkallarda satıldığı tarih olan 1968’li yılların az öncesinde büyük şehirlerde görebiliyorduk.
Ertesi yılda yapılan Cumhuriyet Bayramına törenlerine ise gitmemiştik. Nedeni de, yan komşumuzun başına gelenlerdi. Komşu ailenin babası, küçük oğlunu Cumhuriyet Bayramı törenlerinde götürdüğünde, çocuğun başı, bir kurşun yarasından kaynaklanacak şekilde, sarılı olarak gelmişti. Dediklerine göre, Zafer bayramında doğan çocuğun, her bayramda götürülüşünde bir mesele olmamıştı da, 1958 yılının 29 Ekim Cumhuriyet bayram töreninde, kutlama coşkusuyla nereden havaya doğru atıldığı belli olmayan bir tabancanın yorgun kurşunu, “Zafer” adındaki komşu oyun arkadaşımın başını sıyırmıştı.
Adnan Menderes’in ismiyle bir kez daha karşılaştığımı; ilkokul ikinci sınıftan üçüncü sınıfa geçeceğim yılın Mayıs ayında hatırlıyorum. Bir tatil günü olarak cuma günüydü. 27 Mayıs 1960 yılıydı. Hatırlayabildiğim şuydu: O günün sabahı, nedendir bilinmez, okula gitmem gerekirken, gitmemiştim. Şehir o vakitler oldukça küçüktü. Şehrin denizden itibaren, Toroslara doğru, şehrin -iki kilometre kuzeyinden geçecek- şekilde, sadece bir çevre yolu vardı. Nato yardımları ile yapılan yolun üzerine olan yeni evimizden, geceden olan olaylardan habersiz, annem bizleri alıp yola çıkıp, şehre, askeriyede oğlu tezkere bırakan halamızın evine gitmeye karar verdi. Babamız ise kahvaltısını erkenden yapıp, terzilik yaptığı işine gitmişti. O tarihte, çoğu evin, haliyle evimizde de haberleşmeyi sağlayan bir radyo bile yoktu. O bakımdan annemin kucağında en küçük kardeşim ve küçük kardeşimle de yürüyerek, bahçeler arasını kullanarak yola koyulduk. Gece olanlardan ise bir haberimiz yoktu. Issız olan evimize en yakın bina olan beş yüz metre uzaklıktaki hastane binasının önünden geçen caddede yürümeye başladık. Hayret..! yolda çok az insan vardı. O insanlardan biri de bekçi kıyafetli birisiydi ve karşısımıza çıktı ve tek konuştuğu söz: “Nereye gidiyorsunuz?”diye sordu. Annem şaşkın vaziyette “Niye sordun, halamızın evine gidiyorduk.” Bekçinin verdiği cevap ise, az öncekinden biraz daha uzuncaydı: “Haydi, evinize dönün; sokağa çıkma yasağı var.” Sonra, bir kucağında çocuğunu kucaklayan, her iki taraftan eteğine yapışmış iki çocuğu duran başı örtülü annemin şaşkın haline ve bilgisizliğine acımış gibi bakarak: “Haberiniz yok galiba bacım, askeri ihtilal oldu, haydi geriye bakalım; evinize sessizce dönün.”
İhtilal olduğunu bu şekilde haber almıştıktık. Ama ihtilali kim yapıyordu, kime karşı yapılıyordu, ihtilal yapmak nasıl bir şeydi. Bunu bilmiyorduk. Sekizini bitirip, dokuz yaşına giren bir çocuk olarak ortada ne olup bittiğini az çok bilen biriydim. Ama bu, evde olan hadiseler içindi; bu bilgide evin dışında cereyan eden olaylar için hiçte yeterli olamazdı. Büyüklerimden sorarak öğrendiğim kadarıyla, ülkemizi yöneten ve yönetim idaresine karşı ihtilal yapılan Adnan Menderes idi. Ve kendisini de daha ikibuçuk yıl önce, Cumhuriyet Bayramı resmi geçit törenlerinde görebilmiştim. Her hafta başında eve alınan haftalık mizahi “Akbaba” dergisindeki yazılarından daha çok içindeki karikatür halinde çizilen resimlerden de ülkeyi yöneten Başbakan Adnan Menderes’i, İsmet İnönü’yü yeni yeni tanımaya başlamıştım. Ama bu ihtilalin, Başbakan’ın Adnan Menderes’e ve Partisine karşı yapıldığını sonradan öğrenebilmiştim. Eve döndüğümüzde, babamın da eve geldiğini görmüştük. O da ihtilalin olduğu uyarısıyla eve gönderilmişti. Eve geldiğimizde babamda, ihtilalin kime karşı yapıldığını öğrenememişti. Çünkü bekçinin, kucağında küçük kardeşimiz taşıyan annem, ağzı eve dönünceye kadar -ağzını bıçak açmadı; derler ya-, tutulmuşcasına ağzını hiç açamamıştı. Açar da, yanıbaşından geçen biri duyar gibi korkarak, aceleyle yürümekle meşguldü. Haliyle, her iki yanında yürüyen bizlerle de hiç konuşmadı. Çünkü ihtilalin kime karşı yapıldığından bile haberi olmadığı gibi, bu konuda bekçiden de bir bilgi de alamamıştı. Belki de o bekçi de bir şey bilmiyordu ve sadece, “Evine git, diye uyarma talimatıyla görevlendirilmişti. babam da pek bir şey bilmiyordu. Çünkü o da pek fazla birşey bilmiyordu. Sadece söylediği “Bunu bilse bilse, bizim hala oğlu bilir, ne de olsa askeriyenin genç teğmen ünvanlı muvazzaf subayı o.” dedi. Fazla uzatmadı ve sipariş aldığı ve zamanında teslim etmesi gerektiği bir pantolon ile bir çeketi eve getirmişti. Madem ki, terzilik yaptığı dükkanı ihtilal oldu gerekçesiyle açtırmamışlardı, o da, Dikiş torbasına koyduğu çeket ve pantolonu çıkararak evdeki “Singer” marka dikiş makinasının başına geçti. Fakat, her zaman eve gelen halaoğlu da, nedense pazar günü sonunda eve gelebilmiş ve ihtilalin kime karşı yapıldığını, anlattıklarıyla anlayabildik.
İhtilalin sonuçları ne olmuştu? O haftanın sonunda, koltuğunun altında Alman malı “Grundig” markalı masa üstü, dışı sert plastikten krem renginde bir radyo ile eve geldi. Evimizin yeni eşyası olan bu radyo ile biraz hükümet haberleri, sonradan oluşturan yargılamayla ilgili olarak da biraz “Yassıada Haberleri” saatinden, olan bitenleri parça parça ve bu parçaları birleştirerek anlamaya çalıştık.
Hafta başında okula gittiğimde ise, okulun avlusunu çevreleyen duvarın iç kısmına dikilen çiçekliğin kenarına yerleştirilin parke taşları üzerine üzgünce oturan DP’li olan bir arkadaşın önüne durup alaya aldım: “İşte çok sevdiğiniz partinize bak neler yaptı askeriye.”
Babam; kendi babasından varis almuş gibi bir DP’li, annem ise babasından gelen bir CHP’li idi. Halbuki her ikisinin de babaları kardeş; ama anneleri ayrı birer kardeşlerdi. Ben de annemin etkisinde kalmış bir CHP tarafıydım. Tabi ki bizler, o dönemlerde çocukça sataşıyor; bir futbol takımı tutar gibi siyasi parti tutuyorduk. Türkiye’nin halk çoğunluğu da, aslında böyle değil miydi?
Bir hafta sonunda da, ihtilali yapan askerlerin başındaki askerin Kurmay olduğunu sonradan idrak ettiğimiz albayın, Alparslan Türkeş olduğunu evimizin yeni misafiri radyoda geçen konuşmalardan öğrenmiştim. Kurmay Albay Alpaslan Türkeş’in, Başbakanlık müsteşarı olarak göreve başlaması bunu gösteriyordu. Başbakan ise, Orgeneral Cemal Gürsel, ihtilalelde yer almamış biri iken, ihtilali gerçekleştiren komitenin başına getirilişi de, emir komuta zinciri altında ihtilal yapılmamıştı. Albaylar seviyesinde bir ihtilal yapılmıştı. Bu yüzden de Albay unvanı üstünde bir rütbelinin başa getirilmesi gerekmişti. İşin böyle olması gerektiğini zamanla, olanları biraz okuyarak ve biraz da öğretmenlerimize, biraz da aile dostumuz olan ve harbiye ile ilişiği kesilen bir büyüğümüzden öğrenebildim. 1969 Şubat ayında evimize gelen aile dostumuzun kardeşi de 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, 1962 yılının Nisan ayında Kurmay Albay Talat Aydemir ihtilale kalkışmış ve emekliye sevkedilmişti. Fakat aynı albay bu defa 1963 yılının Nisan ayında bu defa Kurmay Süvarı Binbaşı Fethi Gürcan’ı arkasına alarak bir ihtilal girişiminde daha bulundu. Fakat her ikisi de, başarısızlıklarını idam edilerek ödediler. Bu girişimlerinde kullandıkları harbiye öğrencilerinin söz konusu yıllarda ihtilalde kullanılması neticesinde okullarından oldular. İşte o harbiyelilerden birisi de, evimize misafir olarak gelen babamın arkadaşının kayınbiraderiydi. Harbiyeden atılmasınden sonra Ankara Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesinden mezun olup, tarih öğretmenliğine başlamıştı. Henüz öğretmenliğinin üçüncü yılıydı. O yıla kadar parça parça, kopuk bilgilerle öğrendiğim 27 mayıs ihtilalini de işte o aile büyüğümüzün kardeşi, en güzel haliyle, ev misafirliğine geldiklerinde anlatmıştı. Anlatmakla kalmadığı gibi, kendisinin de bulunduğu 1960-1963 yılında olan bitenleri ve harbiye olaylarını hatıra defterine kaydetmiş ve ilgili birisi olduğumu anlayınca da, o günkü olayları kaydettiği bölümlerin bir nüshasını da çoğaltarak bana vermişti. Aile dostumuz büyüğümün bu hatırat yazılarını çok iyi değerlendirmeliydim..

2 –

1960 ihtilali nasıl gerçekleşti.
Özet olarak, Türk ordusundan bir grup subay, 27 Mayıs 1960 tarihinde kansız bir darbe ile yönetime el koydu. Emir ve komuta zincirine uyulmadan yapılan darbe, askerin içinden çıkan ve kendinlerine Milli Birlik Komitesi adını veren 37 kişilik bir subay grubu tarafından yapılmıştı. Sonradan aralıklarında bir düşünce birliği olmadığı anlaşılan bir grup, Türkiye Cumhurietinin kurulduğu 1923 yılından yaklaşık otuz yedi yıl sonra bir kalkışmaya kalkıyordu. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra, askerin içinden çıkan adı edilen grup o günün teknik şartları dahilinde, emir ve komuta zinciri olmadan da bir kalkışmada bulunmuş ve arzusunu da, ilk başta birlik görüntüsü halinde gerçekleştirmişti.
27 Mayıs’a giden süreçte meydana gelen olaylarda polis, hükümet yanlısı olarak siyasi taraf tutmak ve böylece tarafsızlığını kaybetmekle suçlanıyordu.. Darbeyi yapan askeri yönetim, darbenin hemen askerî polis teşkilatını öncelikle ele alarak, bir takım yenileştirme ve yapılandırma faaliyetlerine girişti. Ancak Yassıada’da gerçekleştirilen askerî yargılamalar esnasında Emniyet mensupları da yargılandı; birçoğu da çeşitli hapis cezalarına çarptırıldılar. Bu süreçte, Emniyet Teşkilatı darbeden en çok etkilenen kurumlardan birisi oldu ve uzun yıllar darbenin etkisini de, üzerinden atamadı. Buradan anlaşıldığı kadarıyla olabilecek darbe öncesinde, polisin olayları algılama ve karşı koymadaki yetersizliği ve darbenin akabinde polis teşkilatının yaşadığı sıkıntıları ortaya koymuştur.
27 Mayıs darbesi, 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin (DP) Türkiye’yi gitgide bir baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürdüğü gerekçesi ile Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki otuz yedi kişilik bir subay grubunun, emir ve komuta zinciri altında olmaksızın yaptığı bir kalkışmaydı. 27 Mayıs saat 04:36’da Ankara Radyosu’ndan yapılan bir anonsla ordunun yönetime el koyduğu bildirildi. Kalkışma bildirisini okuyan Milli Birlik Komitesinin ikinci adamı Kurmay Albay Alparslan Türkeşti. Alparslan Türkeş 17 Kasım 1917 tarihinde Kıbrıs adasındaki Lefkoşe ilinde doğdu. Asıl adı Hüseyin’di. Kuleleli askeri okuluna, Lefkoşa’da bitirdiği ilkokuldan sonra, İstanbul’a getirilmişti. Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak referansıyla girebildi. Milli Birlik Komitesinin lideri ise Kurmay Albay Cemal Madanoğlu olmaktaydı. Milli Birlik Komitesinin, emir ve komuta zinciri olmaksızın yaptığı kalkışmanın, Ankara Dil ve Tarih Fakültesinin bir sokak ötesindeki TRT binasınan yapılması sonrasında, başlangıçta kısa bir süre belirsizlik olsa da, bir süre sonra ihtilalcilerin İstanbul ve Ankara’da yönetime el koydukları anlaşıldı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve 27 Mayıs günü, Eskişehir’den Kütahya’ya geçen Başbakan Menderes gözaltına alındı. Girişimin lideri olarak, ihtilal öncesinde emekliye ayrılan ve İzmir’e yer ilan edilen Orgeneral Cemal Gürsel ilan edilmişti. Cemal Gürsel saat 16:00’da radyo ile kamuoyuna bir açıklamada daha bulundu ve ihtilal süresince meclis yerine yasama organı olarak, Milli Birlik Komitesi’nin üyelerini açıkladı. Yasama organı olarak ilan edilen Milli Birlik Komitesinin ilk icraatı, anayasa ve TBMM’yi fesh etmek oldu. Ve ardından, yeni bir anayasa hazırlanmasını istedi.
27 Mayıs 1960 sabahı ülke yönetimine tamamıyla el koyması sonucu gerçekleştirdiği ilk askeri darbedir. Kendilerine Ulusal Birlik Komitesi adını veren bu subay grubu anayasayı ve TBBM’ni feshetti; politik faliyetleri askıya aldı, Başta Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere birçok Demokrati Parti Milletvekili kişi gözaltına alındı. Genel Kurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’da gözaltına alınanlar arasındaydı.
Ocak 1946 yılında kurulan DP’nin, girdiği 1946 Haziran ayı seçimlerinde, CHP’nin bazı yerlerde seçim sandıklarını kaçırması gerçekleşse de ve söz konusu seçimlerde uygulanana açık şekilde oy kullanma, fakat gizli oy tasnifi ile yapılan seçimlerde 67 milletvekili kazanmıştı. 1950 yılından başlamak üzere on yıl boyunca yapılan seçimleri düzenli olarak kazanan DP, 10 yıl boyunca iktidarda kaldı. Bu sürecin hem ilk başında, ilk iş olarak, DP Başbakanı Adnan Menderes, ordu darbe yapacak gerekçesiyle daha 6 Haziran 1950’de, Genelkurmay Başkanı Nafiz Gürman olmak üzere bütün üst komuta kademesi dahil olmak üzere 15 general ve 150 albayı re’sen emekliye sevk edivermişti. Böyle bir girişim, DP’nin başta bulunduğu müddetçe, sert bir siyaset izleyeceğini gösteriyordu. Fakat Adnan Menderes’in başbakanlığında kurulan son hükümet ise, 27 Mayıs 1960’ta ordunun yönetime el koymasıyla devrilivermişti. Hem de, emir ve komuta zinciri olmadan yapılan, askeriyenin içinde oluşan bir grup asker tarafından.
Peki; bu askerler ne istemişti de, yerlerinde rahat duramamıştı. Hani derler ya, yerlerinde su mu çıkmıştı! Sonra vazifeleri miydi de, ihtilal yapıyorlardı. Ve neden ülkeyi yönetenlere karşı kin duymuşlardı da, ülkeyi yöneten Adnan Menderes’e ve idaresine karşı durarak, bu kalkışmayı yapmışlardı. Bunu anlayabilmek için, tek parti dönemini ve tek parti döneminden çoğulcu partiye geçiş dönemini anlatarak, lakin fazla ayrıntılara girmeden anlatarak olayları bir kronolojik sıralamaya koymak gerekmez mi?

- 3 - Tek Partili Mustafa Kemal Atatürk dönemi.

 Türk resmi tarihi incelendiğinde özetle,1914 yılında başlayan Birinci Dünya savaşından, ittifak olduğu Almanya İmparatorluğunun yanında itilaf devletlerine karşı yer tutan  Osmanlı Devletinin 1918 yılında yenilip, itilaf devletleri ile Mondros Mütarekesinin yapılması ile şimdiki Türkiye sınırları içinde, sadece Orta Anadolu bölgesi işgal edilmeyen bir kısım olarak Türklere bırakılmıştı. Bu bölge dışında kalan yerler ise İngiltere, Fransa, İtalya gibi itilaf devletleri ortaklarına pay edilmişti. Ayrıca, batının şımarık çocuğu Yunanlılar'a da, İngiliz himayesinde  olarak İzmir bölgesi başta olmak üzere Bursa dahil olarak, Ege Bölgesinin batısı verilmişti. Henüz birinci dünya savaşı başlar başlamaz, Osmanlı Sultan'ı Vahdettin'in damadı olan Enver Paşa'nın Genel Kurmay Başkanı olarak Osmanlı Devleti'ni, Rusya, İngiltere, Fransa gibi devletlerin de, kurdukları ittifaka sokmadıkları gibi, Alman İmparatorluğu, Avusturya – Macaristan İmparatorluğu, Bulgaristan Krallığı tarafından oluşturulan ittifaka itilmişti. Durum özetle böyleydi. Osmanlı Devlet hanedanının başında ise, Vahdettin'in olduğunu biliyoruz. Ülkesi işgal edilen sultan, Genel Kurmay Başkanı ve aynı zamanda damadı olan Enver Paşa'nın, Osmanlı Devletini yenilgiye uğratıp, birşeyler yapabilir miyim, diyerek ülkeyi terketmesiyle, 1918 Temmuz ayının başlarında Osmanlı Devletinin başına geçen Sultan Mehmet Vahdettin, ihtilaf devletlerinin  önüne sunduğu 30 Temmuz 1918 tarihinde Mondoros Mütarekesi ile oldukça zor bir duruma düşmüştü. Çareyi o dönemde parlayan ve Çanakkale Savaşlarında yıldızı sırasında albaylığa yükselen ve savaşın sonunda da generaliğe terfi eden Mustafa Kemal Paşa'yı devreye sokmakta buldu. Generalin Samsun'a çıkışı ve sırasıyla Amasya, Erzurum ve Sivas Kongrelerini yaparak Anakara'ya ulaştıktan sonra 1920 yılında meclisi açarak Osmanlı Saltanatının ezikliğine karşı giriştiği 1920-1922 yılları arasında Anadolu'nun verimli topraklarını Sevr anlaşmasıyla işgal eden İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan'a karşı Mustafa Kemal Paşa'nın organizesiyle Anadolu Türk'ünün giriştiği istiklal savaşı sonrasında, Mustafa Kemal Paşa önderliğinde, 29 Ekim 1923'te halkın yönetimi ile belirlenen Cumhuriyetin ilanı yapılmış ve bu yönetimle halkın yönetilme şeklinin belirlendi. İlk cumhurbaşkanı da, Mustafa Paşa oldu. 
 Ancak Gazi Mustafa Kemal Atatürk, CHP’nin kurulmasına ilişkin ilk açıklamasını 6 Aralık 1922 tarihinde yapmıştı. Cumhuriyet Halk Partisi adını nereden alıyordu. Kurtuluş Savaşı’nı örgütleyen ve yürüten “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti”nin devamıydı.. Başlangıçta “Halk Fırkası” olan partinin adı, 1924 yılında “Cumhuriyet Halk Fırkası”, 1935 yılında da “Cumhuriyet Halk Partisi” olarak değiştirilrdi. İşte bu hedefi amaçlamak üzere, 9 Eylül 1923’te önce "Halk Fırkası" adıyla kurulan parti,  1924 yılında "Cumhuriyet Halk Fırkası"na dönüştü. Fırkanın ilkeleri, 1927 yılında "Cumhuriyetçilik", "Halkçılık", "Milliyetçilik" ve "Laiklik" CHP’nin dört temel ilkesi olarak benimsendi. Fırka, 1935 yılında ise "Cumhuriyet Halk Partisi" adını aldı.  1935 yılında "Devletçilik" ve "Devrimcilik" ilkeleri de eklenerek Partinin ilkeleri altıya çıkarıldı. Partinin amblemi olan altı okla, belirlenen ilkeler simgelendi. CHP'si, kurucusu ve ilk Genel Başkanı Atatürk’ün önderliğinde önce ulusal bağımsızlığını kazanmış, Cumhuriyeti kurmuş, saltanatı kaldırmış ve hilafete son verip, Ulusal Birliği sağlayan Parti olmuştu. Ulusal sanayinin ve ekonominin gelişmesine öncülük etti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında tek parti olduğu halde, çok partili rejime geçişi sağlayarak Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde de öncülük misyonunu sürdürmüştü.  
 CHP, “halk”ın partisi olarak, ülkedeki tüm toplumsal kesimleri temsil ediyordu. 1927 yılında yapılan nüfus sayımı ülkede ciddi bir sınıfsal yapının olmadığını, büyük çoğunluğu tarım sektörüne dayalı kırsal ve geleneksel toplum yapısının hakim olduğunu gösteriyordu. 1927 Nüfus Sayımı sonuçlarında tespit edilen meslek gruplarına bakıldığında sanayi, ticaret, hizmet ve serbest meslekler gibi modern toplumsal sınıfları temsil eden kesimlerin oranının yüzde yedi civarında olduğu görülüyordu. Çiftçi ve mesleksizler gibi geleneksel toplum yapısını temsil edenlerin oranı ise yüzde 90’ın üzerindeydi. Anlaşılıyordu ki, Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı Devletinden devralınan miras, son derece geleneksel ve kırsal karakterdeydir.
 Gazi Mustafa Kemal Paşa, daha ortada ne Meclis ne de Ordu varken, Erzurum Kongresi’nin yapıldığı 7 ve 8 Ağustos 1919 tarihinin  hemen ertesinde Kurtuluş Savaşından sonra yapılacaklarını, Mahzar Müfit Efendi -Kansu-'nun günlüğüne yaz demişti:
 "Zaferden sonra şekli idare şekli Cumhuriyet olacaktır,padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacak, tesettür kalkacak, fes kalkacak, ve medeni milletler gibi şapka giyilecektir."
 Elinde kalemi ile önündeki deftere bir taraftan Gazi Paşanın dikte ettirdiği "olacaklar"ı yazarken, bir taraftan da araya girdi “Darılma Paşam ama hayalperest taraflarınız var”, diye konuşuverdi. Bunun üzerine "Gazi Paşa: “Bunu zaman tayin eder. Sen yaz”. diye cevapladı ve yapacağı son reformu da yazdırdı. "Latin harfi de kabul edilecektir", nokta.
 Mazhar Müfit Bey, bir tarafta yazarken, inanmadığını hissettirecek şekilde “Paşam kafi kafi!” demesinene rağmen, hayal olarak tanımlayamadığı reformlar, zamanı gelince tek tek gerçekleştirildi. Nitekim, Paşa Geleneksel topluma uygun olmayan Saltanat, Hilafet, Medreseler, Şeriat Hukuku devrimci yöntemlerle 1930’a kadar ortadan kaldırmıştı. Yerlerine getirilen reformların halk tarafından benimsenmesi için yoğun çaba harcandı. Özetle, kapitalistleşme ve milliyetçilik düşüncesi, Osmanlı’nın sonunu hazırlamıştı. Bu dönemlerde Osmanlı Devleti’nin uygulamaya koyduğu kısmi modernleşme çabaları kurtuluş için yeterli olamamıştır. Bu nedenle Kemalist Cumhuriyet, köktenci/radikal bir modernleşme politikasıyla, diğer bir deyişle “devrimci” bir politikayla Batı dünyasıyla arasındaki farkı kapatmaya çalışmıştır. Bu anlayışı dönemin seçim afişlerinde bile görmek mümkündür. Nitekim CHP, 1930’lu yıllardaki afişlerden birinde “Asrı, yıla sığdırdık” sloganı yazılmıştı.1930’lu yıllarda yapılan devrimlerin ve reformların ise devrimlerle oluşturulan yeni kurumların toplum tarafınd an benimsenmesinin sağlanmasına yönelik girişimler olduğu görülüyordu. Ayrıca, yapılan devrimlerle yeni bir ulus inşası çabası da açıkça görülüdü. 1922 ile 1933 tarihleri arasında yapılan devrimleri sırasıyla; saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet ilanı edilmesi, İzmir İktisat Kongresi toplanması ve Ankara'nın Başkent yapılması, halifeliğin kaldırılması, öğretim birliğinin sağlanması ve tek elden yürütülmesi için medreselerin kapatılması, Diyanet İşleri Başkanlığının Kurulması, Şer'iye ve Evkaf Vekaleti’nin Kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, aşar vergisinin kaldırılması, şapka kanunu çıkarılması, Ankara Hukuk Mektebi’nin Kurulası ve Miladi Takvimin Kabul edilmesi olarak gerçekleştirildi. Ayrıca şer'i kanunlar kaldırılarak yerine   yılı içinde medeni kanun, borçlar kanunu ve ceza Kanunu, hukuk muhakemeleri usulü kanunu yasalaştırıldı, yeni harflerin kabul edildi, millet mekteplerinin açılışı yapıldı ve “Devletin Dini İslam’dır” maddesi Anayasa’dan Çıkarıldı ve uluslararası rakamlar ve ceza muhakemeleri usulü kanunu kabul edildi, Eğitim ve kültür politikaları doğrultusunda halk evleri ve halk odaları açıldı, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Köy Eğitmen Teşkilatı, Köy Enstitüleri kuruldu, ekonomik kalkınma doğrultusunda devlet ve özel sektör eliyle ülkenin bir an önce kalkınabilmesi için bu amaçla çok sayıda sanayi, finans ve benzeri kalkınma kuruluşunun kurulması sağlandı.
 Bütün bu reformların sekiz-on yıl içinde yapılmıştı. Yeni Türk devleti bunu temin edebilmek olmazsa olmaz olan en esaslı tedbirleri almaya devam ediyordu. Milli endüstrinin kuvvetlenmesi için dış pazarlardan yurda gelecek mallara yurttan çıkan malların rekabetini tanzim etmek ve yeni kurulan fabrikaların kuruluş senelerine mahsus zaruri olarak yaptıkları fazla masraflar dolayısile maliyet fiatındaki yükseklikten doğan nisbî pahalılığı korumak için dahili sanayi himaye etmek lazımdı. Hariçten gelecek mallara fazla gümrük resmi koymak, ecnebi malların ithalatını tahdit ve tanzim etmekle mümkün olabilirdi. Bu hiaye prensibi Büyük Millet Meclisi’nin vazettiği kanunlarla temin edildiği gibi Devletin tanzim edici elinin dış ticarete de müdahale etmesi sayesinde ithalat, ihracat ve tediye muvazeneleri temin edilmiş ve dünya piyasalarında Türk toprak mahsullerinin yeri gittikçe genişlemişti.
 Yoğun bir eğitim seferberliğine rağmen, 1950 yılının Mayıs ayında iktidara gelen Demokrat Parti (DP) iktidarına devredilen ülke halkının sadece yüzde 32’si okuryazar seviyesindeydi. Nüfusun büyük çoğunluğu ise hala okuma-yazma bilmiyordu.
 Atılan bir diğer önemli adım da hızlı kalkınma ve bu doğrultuda sanayileşmeye yöneliktir. Mustafa Kemal Paşa, 13 Ocak 1923 tarihinde İzmit’te İstanbul gazetecilerine İzmir’de toplanacak olan Türkiye İktisat Kongresi’ni haber verirken  “Yeni Türkiye devleti temellerini süngü ile değil, iktisat ile kuracaktı. Yeni Türkiye devleti dünyayı alan bir devlet olmayacaktır. Ama, yeni Türkiye devleti bir iktisat devleti olacaktır”. Yeni Türkiye’nin en büyük ulusal davalarından biri sanayileşmek olmuştur. Dönemin aydınları ve lider kadrosu için en güzel musiki de makine sesi idi.
 Mustafa Kemal Atatürk dönemi, Ülke ekonomisinin millileştirildiği, hızlı sanayileşmek için hem özel sektörün, hem de devletin birlikte yatırım yaptığı bir dönem olmuştu. Bu dönem, kendinden sonraki tüm dönemlere göre çok daha başarılı ve göz kamaştırıcı bir performansa sahip oldu. Bu başarı ekonomik göstergelere de yansıdı. 1923–1938 yılları arasını içeren Atatürk döneminde GSMH artış hızı yüzde 115 olarak gerçekleşti. Üstelik Gazi Mustafa Kemal Atatürk döneminde fiyat artışları yaşanmadığı gibi, Türk parası sürekli olarak değer kazandı Özetlemek gerekirse Atatürk döneminde ülke ekonomi âdeta “Altın Çağ”ını yaşamaya başladı. Cumhuriyet tarihimiz boyunca ekonomik kalkınma açısından Mustafa Kemal Atatürk döneminin başarısının temel nedenlerini şu şekilde sıralamak mümkündür: Özel sektörün girişimde bulunamadığı sektörler devlet eliyle kurulan kuruluşlarla işe girişmek. Bu sistemin adı "Karma ekonomi" idi. Büyümede ise, denk bütçe kuralı uygulanıyordu. Yanısıra İthalat-ihracat denkliği ve her ne olursa olsun karşılıksız para basmamak ve sıfır enflasyon ile tüm bunların sonucunda elde edilen yüksek kalkınma hızı. Bu yolla, 1930’lu yıllarda öncelikli amaç kalkınma olmuştur. Bununla birlikte dönemin kalkınma anlayışı, sadece ekonomik alanla sınırlı kalmayacaktı. Eğitim ve kültür de dahil olmak üzere toplumsal yaşamın diğer alanlarını da içermişti. Nitekim böylesi bir kalkınma anlayışı çerçevesinde, Celal Bayar İş Bankası yönetiminden, 1932 yılında, önce İktisat Vekilliğine, 1937 yılında da Başbakanlığa getirilmişti. İsmet İnönü’nün yerini Celal Bayar’ın almasında ülkede öncelikli hedefin kalkınma yönünde değişmesi belirleyici olmuştu. 1936 yılında da, İkinci Sanayi Planı’nda döneminin İktisat Vekili Celal Bayar, “Türkiye için endüstrileşme bir milli varlık savaşıdır, bir milli müdafaa mücadelesidir ve hiç bir fedakarlık ve sıkıntı bu milli mücadelenin neticesiyle mukayese edilemez” ifadesiyle dönemin kalkınma anlayışını net bir şekilde ortaya koyuyordu. Kalkınmanın planlı bir anlayış çerçevesinde yürütülmesi benimsenmiştir. Bu çerçevede beş yıllık sanayi planları uygulaması başlatılmış ve izlenen sanayileşme politikası genel hatlarıyla ithal ikameci bir nitelik taşımıştır. Bu kapsamda öncelikli olarak dokuma, şeker, çimento, kağıt, şişe cam, demir çelik vb. alanlarda büyük ölçekli kamu işletmeleri kuruldu.
 Bu dönemde kurulan fabrikalar; Alpullu Şeker Fabrikası (1926), Uşak Şeker Fabrikası (1926), Bünyan Dokuma Fabrikası (1927), Eskişehir Şeker Fabrikası (1933), Turhal Şeker Fabrikası (1934), Bakırköy Bez Fabrikası (1934), Konya-Ereğli Bez Fabrikası (1934), Kayseri Bez Fabrikası (1934), İzmit Birinci Kağıt ve Karton Fabrikası (1936), Karabük Demir-Çelik Fabrikası (temel atma, 1937), Ereğli Bez Fabrikası (1937), Gemlik İpek Fabrikası (1938), Bursa Merinos Fabrikası (1938) faaliyete geçti. Bütün bu yatırımlar, bir taraftan Lozan'da ödenmesi kabul edilen Osmanlı borçları dikkate alındığında  küçünmeyecek bir başarıydı. Bilindiği gibi, Lozan antlaşmasın şartları içinde, yeniden kurulan Türkiye'ye Osmanlı'nın borçlarını ödeme yükümlülüğü getirilmişti. Lozan'da osmanlı borçları konusunda İsmet Paşa'nın büyük başarısı vardı:  Borçlar, Lozan'la kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile; sınırları dışındaki, eski Osmanlı imparatorluğu'nun topraklarında kurulan ülkeler arasında da pay edilmişti.      
 Ayrıca iç pazarın oluşması açısından büyük önem taşıyan ulaşım politikalarına ve öncelikli olarak da demiryolları yapımına büyük önem verildi. Diğer taraftan Türkiye Cumhuriyetinde, toprak reformu sorunu, 1934 yılından itibaren gündeme alınmıştı. 1936 yılının Kasım ayında Türkiye Büyük Millet Meclis’inin açılış konuşmasında Mustafa Kemal Atatürk konuşmasını yapıyordu: “Toprak Kanununun bir neticeye varmasını, Kurultay’ın yüksek himmetinden beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin geçineceği ve çalışacağı toprağa malik olması behemahal lazımdır. Vatanın sağlam temeli ve imarı bu esastadır." 
 Gazi Mustafa Kemal  Atatürk'ün söyledikleri belli bir program hesabına göre tasarlanmıştı. Çünkü 1938 yılının başı itibariyle büyük toprak sahiplerinin binde 25’i; ekilebilir toprakların yüzde ondördüne sahipti. Bu durum, Cumhuriyet rejimiyle birlikte, toprak sorununda köklü bir değişikliğin olmadığının da göstergesiydi. Hububat üretimi de 1930’lu yılların ikinci yarısında 1929’a göre ciddi bir gerileme göstermiştir. Üstelik bu yıllar, dünyada da bir kıtlık dönemidir. İkinci Dünya Savaşında ise bu gerilemeler hızlanarak arttı. Bunun sonucunda tarımda kendine yeterlilik idealinden uzaklaşılmaya başlandı. Tarım ürünlerinin büyük bir bölümünün üretimindeki gerilemeler yaşandı. Öyleki, ülkemizdeki yüzde yirmiler civarında olan kentli nüfusun ve ordunun beslenmesi ciddi bir sorun haline gelmeye başlamıştı. Köylü nüfus ise, üretim yetersizliğinden ötürü, kendi karnını zorla doyuruyordu.
 Türkiye Cumhuriyetinde, toprak reformu sorununun 1934 yılından itibaren gündemdedir. 1936 yılının Kasım ayında Meclis’in açılış konuşmasında Mustafa Kemal Atatürk konuşmasını yapmaktadır: “Toprak Kanununun bir neticeye varmasını Kurultay’ın yüksek himmetinden beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin geçineceği ve çalışacağı toprağa malik olması behemahal lazımdır. Vatanın sağlam temeli ve imarı bu esastadır." 
 Gazi Mustafa Kemal'in söyledikleri belli bir hesaba göre tasarlanmıştır. Çünkü 1938 tarihi itibariyle büyük toprak sahiplerinin binde 25’i ekilebilir toprakların yüzde ondördüne sahiptir. Bu durum, Cumhuriyet rejimiyle birlikte, toprak sorununda köklü bir değişikliğin olmadığının da gösteriyordu. Hububat üretimi de 1930’lu yılların ikinci yarısında 1929’a göre ciddi bir gerileme göstermişti. 1940 sayımı yapıldığında, toplam 17.820.950 olan toplam nüfusunun 13.475.000’i kırsal kesimde yaşıyordu. Bu duruma göre, kırsal kesimde yaşayan nüfus, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 76 civarıydı. 
 1945 yılına gelinceye kadar Cumhuriyet hükümetleri çeşitli defalar tarım üretimi konusunun üzerine gitmesine karşılık, belirgin bir başarı sağlayamamıştı. Nitekim 1 Elül 1939 tarihinde başlayan İkinci Dünya Savaşında bu gerilemeler hızlanarak da artmıştı. Bunun sonucunda tarımda kendine yeterlilik idealinden uzaklaşılmaya başlanmıştır. Tarım ürünlerinin büyük bir bölümünün üretimindeki gerilemeler yaşanmış ve %20'ler civarında olan kentli nüfusun ve ordunun beslenmesi ciddi bir sorun haline gelmeye başlamıştı.
 Bu arada siyasi gidişata da bakmak gerekirse, okuyucunun izniyle kısa bir izahat yapmak yararlı olacaktır. Geriye doğru akan yıllara bakıldığında; 30 Ekim 1923 yılında ilk Cumhuriylet Hükümeti kurulduğunda, Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı olurken, İsmet Paşa(İnönü),  Halk Fırkasının "THF" da başkanı olmuştu. İsmet Paşa, 8 Kasım 1924’te başvekillikten ayrılınca, yerine Fethi Bey -Okyar- atanmış, ancak Doğuda patlayan Şeyh Said isyanı üzerine 3 Marta 1925 tarihinde başbakanlığa yeniden getirilmişti. Başbakanlık'tan, Eylül 1937’de Mustafa Kemal Atatürk’le aralarında çıkan bazı derin görüş ayrılıkları yüzünden hem Başbakanlıkan ve hem de CHP Genel başkan vekilliğinden azledilip, Mustafa Kemal Atatürk'ün Atatürk’ün ölümüne kadar geçen sürede başbakanlığı Celal Bayar getirildi. Ancak İsmet İnönü, Atatürk’ün ölümü üzerine 11 Kasım 1938 tarihinde, Celal Bayar’ın önerisi ve ısrarıyla Cumhurbaşkanı oldu.

                            - 4 -                                          
                 Tek Partili CHP İsmet İnönü Dönemi 

Mustafa Kemal Atatürk'ün, 10 Kasım 1938 tarihinde ve'fat etmesiyle ve dünyanın içinde bulunduğu 1939 yılı ortalarından başlamak üzere, 1945 yılı ortalarına kadar süren ikinci dünya harbi karışıklıklarının da etkisiyle bir duraklama devri yaşandı. CHP'nin Genel Başkanı Mustafa Kemal Atatürk'tü.  26 Aralık 1938’de toplanan CHP Birinci Olağanüstü Kurultayı’nda da, partinin “değişmez genel başkan”ı ilân edildi. Ayrıca CHP kurultayı tarafından kendisine “Milli Şef” unvanı da verilmişti.  13 Şubat 1937 tarihinde CHP ilkelerinin -altı Ok- anayasaya girmesiyle parti-devlet bütünlüğü en yüksek seviyeye çıkarıldı. Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünden sonra "Milli Şef Dönemi" (1938-1945) olarak adlandırılan süreç başlamıştı. İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı ve CHP genel başkanlığı görevini yürüttüğü bu dönemin ilk yıllarında siyasette değişen pek bir şey olmadı. CHP çatısı dışında politika üretebilmek, muhalefette bulunmak yine mümkün değildi. 
 26 Aralık 1938 tarihinde gerçekleştirilen CHP'de tüzük değişikliği ile, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü "Partinin değişmez Genel Başkanı" ilan edildi. Böylece siyasette doğrudan etkili bir role sahip oldu. İsmet İnönü'nün Milli Şef olduğu dönemde Türkiye'nin siyasi durumunu CHP'nin şu sloganı benimsendi: "Tek Parti, tek millet, tek lider.." 
 Tam adı Mustafa İsmet İnönü’dür. 24 Eylül 1884’te İzmir’de doğup, 25 Aralık 1973’te Ankara)’da vefat etti. Osmanlı döneminde albay, Cumhuriyet döneminde orgeneral ve eski Genelkurmay Başkanı olan, cumhuriyetin ilanından sonraki Türkiye’nin ilk başbakanı, ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Madalyası sahibi asker ve siyasetçi. Cumhurbaşkanlık görevini Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından 1 gün sonra 11 Kasım 1938’den 22 Mayıs 1950 tarihine kadar sürdürdü.
 CHP Kurultayı tarafından kendisine “Millî Şef” unvanı verilen ve asıl adı Mustafa İsmet İnönü, İzmir'de 24 Eylül 1884 tarihinde doğdu. Babası Reşit Bey, sorgu yargıcı idi.Sivas Askeri Rüştiyesini (ilkokul) bitirdikten sonra ( 1895) Topçu Harbiyesine girdi.Harbiye (1903) ve Harp Akademisinden birincilikle mezun oldu ( 1906). Kurmay yüzbaşı olarak Edirne’deki II. Ordu’ya atandı. 1907’de İttihat ve Terakki Cemiyetinde kısa bir süre çalıştı. 31 Mart Olayını bastırmak için toplanan Harekat Ordusuna Yeşilköy’ de katıldı. Bitlis'in Kürüm soyundan, annesi Cevriye Hanım Tunaboyu Deliorman Türk'lerine dayanıyordu. Razgard'tan Müderris Razgradlı Hasan efendinin kızıydı. Babasının ölümünden sonra iki erkek ve bir kız kardeşi ile İstanbul'a göçen aile, İstanbul'a göç eden Malatya'lı Reşit Bey ile 1880'de İstanbul'da evlenir. Babasının memur olması nedeniyle Sivas'da ilk öğrenimini tamamlar. Sivas askeri ortaokulunda matematik dersinden bir yıl sınıfta kalması tecrübesiyle, okuduğu bütün okulları birincilikle bitirir. 1903 yılında 19 yaşında teğmen rütbesi ile Harbiye'yi bitirir. 1906 yılında da kurmay yüzbaşı olarak mezun olur. Edirne'de bulunan II. Ordu’ya atanır ve 1907’de İttihat ve Terakki Cemiyetinde kısa bir süre çalıştıktan sonra, 31 Mart Olayını bastırmak için toplanan Harekat Ordusuna Yeşilköy’ de katıldı. Kurtuluş Savaşı’na katılıp, Lozan Antlaşması’nı imzalamıştır. 1925-1937 yılları arasında 12 yıl başbakanlık süresi yapmıştır. Toplamda ise, 17 yıl 11 ay ile Türkiye’de cumhuriyet tarihinin en uzun süreli başbakanlık yapmış kişisi olmuştur. Bu hesaba göre rekoru kendine aittir. Hakkında yapılan, Kurtuluş savaşı sırasında samanlıkta saklanırken  yakalandı denmesi, kendisini çekemeyenler tarafından atılan bir yalandan ibarettir. 
 Şahsına verilen unvan olan Milli Şef demek, milli hayatımızın uyanık başı demekti. Milli şef demek, maddi ve manevi cepheleriyle milli hayatı bir bütün olarak sadece temsil etmez; güder, peşinden sürükler, anlamında kullanılıyordu. Milli Şef İsmet İnönü'nün emrinde olmak gerekirdi. İnönü'nün emrinde olmak demek, Türk ulusunun emrinde olmak demekti. O, maddi ve manevi cepheleriyle milli hayatı bir bütün olarak yalnız temsil etmez, güder, peşinden sürükler… Aynı şekilde Milli Şef İnönü'nün emrinde olmak gerekirdi. Çünkü İnönü'nün emrinde olmak demek, Türk ulusunun emrinde olmak, aynı zamanda da, O milletin babası demekti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, mademki o dönemde tek "Cumhurbaşkanı" idi; para ve pulların üzerine kendi resimlerini de pekâla koydurdurabilirdi. 
 Fakat okuyucuyu, zaman zaman yapılan İnönü düşmanlığı yapıldığı konuda bilgilendirmek gerekir: 30 Aralık 1925 te kabul edilen “Mevcut Evrak-ı Nakdiyenin Yenileriyle İstibdaline Dair Kanun” ile yeni Türk lirasının basılması kararından 3 ay sonra 16 Mart 1926 da yayınlanan 3322 sayılı kararname ile 1,5 ve 10 liralık banknotların ön yüzünde “Cumhuriyeti musavver bir timsal”, 50,100, 500 ve 1000 liralık banknotların ön yüzünde ise “Reisicumhur Hazretlerinin resmi” nin bulunması karar alınmıştır. Yani  devletin başındaki Cumhurbaşkanı kim ise banknotlarda onun portresinin olması kararlaştırılmıştır. Bu yüzden 1. dönem emisyon banknotlarında sadece Atatürk’ün portresi varken, ikinci emisyon banknotlarda  Mustafa Kemal Atatürk ile İsmet İnönü’nün portlerinin beraber olmasının bir nedeni vardı. Zira ikinci emisyon banknotların piyasaya sürüldüğü 1937 yılında Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'tü ve o nedenle tüm banknotlarda Atatürk’ün portresi vardı. 1938 yılında Atatürk vefat ettikten sonra Cumhurbaşkanı İsmet İnönü olduğu için kanun gereği banknotlarda İnönü’nün portresi kullanıldı. Örneğin Atatürk’ün portresinin olduğu 500 ve 1000 Türk liralarının ikinci tertibi olan İnönü portreli 500 ve 1000 Türk liraları 18 Kasım 1941 tarihinde piyasaya sürülmüştür ve her iki 500 ve 1000 Türk liraları da 24 Nisan 1946 tarihine kadar beraber kullanıldı.
 Mustafa Kemal Atatürk'le vardığı bir mantık birliğine vararak böyle yaptığını söyledi. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün, para ve pullar üzerin kendine ait resimleri bastırmasının mahiyetini anlamak için, bu konuda biraz daha durmak ve bu konuyu değerlendirmek gerekmektedir. Zira, günümüz Türkiye'sinde olduğu gibi, para ve pullara sadece Cumhurbaşkanları değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk'ün resmi ile birlikte birçok şair ve ünlü isimlerin resmi de basılabilmektedir. Nitekim Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, kulağına kadar gelen ve kendisine yapılan sataşmalar nedeniyle Türkiye Büyük Millet Meclisinin 11 Eylül 1957 tarihli oturumunda, para ve pullara kendi resminin basılmasını gereğini ve bu konuda eleştiri yapan hem o günün, hem de bugünkü düşmanlarına şu cevabı verdi: “Bir de pulda ve parada resim meselesi vardır. Her partici bunu benim Atatürk’le münasebetim için kullanmak ister. Bu bir nazariye (teori) meselesidir. Nazariye şudur: Bir devlette sikke ve pul Devlet Reisinin adına basılır. Böyle devletler vardır. Bu usulü takip etmeyen devletler de vardır. Biz bu usulü takip eden devletler arasında idik, İmparatorlukta para, pul Padişah namına basılırdı. Cumhuriyeti kurduğumuz zaman halk tarafından Cumhurbaşkanı Padişahtan daha az kudretli bir adam zannedilirdi. Atatürk ile bu mevzuda hassastık. Milletin reyi ile başa geçmiş Cumhur Reisinin, eski hükümdarın Devlet başı olarak haiz olduğu bütün haklara malik olduğunu hukukta ve şekilde göstermek lazımdı. Atatürk bu fikirde idi. Onun içindir ki, kendisi hayatta olduğu halde paraya da pula da resmini bastık. Eğer sağ olan adamın paraya, pula resmini basmamak, adını yazmamak Cumhuriyette adet olsaydı Atatürk zamanında da ölülerden, pullarımıza, paralarımıza resmini basacak, ismini yazacak hesapsız ad bulunurdu. Bugün de kanaatimiz budur.” 
 Bu yasa Atatürk hayatta iken çıkarılmıştı. Piyasaya sürülecek Paralar İsmet İnönü'nün resminin konulması İsmet İnönü ile ilgisi yoktu. Devam edelim. 1952 yılında yürürlüğe giren beşinci emisyon banknotlarında ise, Demokrat parti hükümeti tarafından banknotlara tekrar Atatürk’ün portresinin konulması kararı alındı. Böylece zaman içinde gelen Cumhurhurbaşkanlarının resminin basımından vazgeçildi. 
               ….Devam Edecek…

GÖNÜLDEN DUA

Genç adamın kafasında, yeni yılın ilk günüyle başlayan ve hiç bitmeyecek şekilde meşgul eden bir düşünce yumağı oluşmaya başlamıştı. İçini rahatsız eden kaygılarına önceden pek aldırmamıştı. Beş aya yaklaşan taşra görevinden sonra evine yeni dönmüştü. Evinden uzak bir ayrılık yaşamıştı. Üstelik, bir de bunun öncesinde de, evinden uzak bir şehirde askerlik hizmetini tamamlamıştı. Arkasından, çalıştığı kuruma geri döner dönmez, yöneticilerinin arzusu ile âniden teftiş görevine başlamıştı. Belki bu duruma bekâr olsa aldırmayacaktı. Fakat bu defa durum biraz farklıydı. Göreve başlamasının ardından henüz bir ay geçmemişti, ki eşinin doğum yaptığı haberini almıştı. Bunun üzerine, İş yerinden kısa süreliğine aldığı izin ile evine döndü. Bir gün sonra da, eşini doğumevinden çıkarıp, eve yerleştirdi. Sonra da, iş yerinden aldığı üç günlük iznini aldı. Ne çabuk geçmişti bu izin böyle diye düşünürken, dördüncü günün sabahında da, taşradaki görevinin başına dündü. Halbuki yirmi günü aşan aşacak şekilde izin hakkı da olmasına rağmen. 1980’li yılların memuriyet anlayışı böyleydi işte. Bu anlayışa uygun bir yaşam sürdürülüyordu, o tarihlerde. Sadece yapabildiği şey, henüz beş günlük çocuğunun yüzünü hafızasında yer ettirmekti. Sonra da, alelacele kendisine verilen, enazından dört ay sürecek denetim programındaki dört işyerini, teftiş sırasına göre bitirmeye koyuldu. Görev bitmeden, işyerinden izin almayacak; 15 günde veya bazen 21 günde bir olmak üzere, hafta sonlarına gelen tatil günlerini değerlendirerek evine gelip, gidecekti. Eşini ve yeni doğan yavrusunu görmesi ve haftanın ilk iş gününde tekrar taşra görevine dönmesi şeklindeki bir çalışması, önceleri uzunca bir süre gibi geldiyse de, ilk iki ayın sonunda buna da alıştı.
İnsanoğlu zorluktan rahatlığa geçmeye çabuk alışıyordu; lakin rahatlıktan zorluğu geçmeye dahabir zor alışıyordu. Ama gençti, alışacaktı elbet. Daha iş hayatında kimbilir neler görecekti. Öyle de oldu. Daha sonraki iki ay da, biraz daha alışmıştı hasretlerine. Dört ayın sonunda taşra görevinin bitmesi sonucunda tekrar evine dönmüştü artık. Fakat, kısa bir süreliğine içini sevinç kapladıysa da, henüz üçbuçuk aylık olan küçük oğlunu görünce, sıkıntıları yeniden depreşti. Haftanın ilk iş günü işyerine gitti. Akşama doğru evine dönerken önceden plânladığı şekildeki yeni aldığı iş programını düşünmeden edemedi: “Merkezde verilen görev yerlerine göre, en fazla altı ay evimde olağım.” Görev verilen değişik iki işyerinin de, oturduğu evine olan uzaklıkları en fazla iki kilometreyi geçmiyordu. Pek fazla uzak değildi, hatta öğle aralarında bile evine gidip gelebilir, çocuğunu görebilirdi. İşyerine gidiş gelişlerini rahatlıkla yaya olarak yapabilirdi. En azından, ileriye yönelik çalışma şartlarının sıkıntıların böylece azaltabilirdi. Bazen de, “Ne zormuş bu mesleğin stresti.” demekten kendini alamıyordu. Sabahları işyerine ulaşma telaşı, yolların insan kalabalıklığı ile kafası biraz rahat oluyordu. Fakat akşamın geceye dönüşen karanlığında eve dönüşleri ise tam bir kabus olmuştu genç adam için. Çoğu zaman da: “Bu strese alışmalıyım artık.” diye kendi kendini uyarıyordu. Ama ne mümkün olmuyordu işte.
“Ben, çocuğumun her gün için büyüdüğünün her safhasını nasıl göreceğim. Allahım bana yardım et. Taşra görevim buna da pek müsait değilki. Yılın neredeyse yedi aya yaklaşan kısmı taşralarda geçiyor. Sabit göreve mi geçsem yoksa.” Bu şekilde düşüncelerle ilk şube müdürlüğünün teftiştişin bitirmiş, ikinci şubenin teftişine başlamasınından itibaren yirmibeş gün gelip geçivermişti bile. Hafanın ilk günüydü. İkinci işyeriyle ilgili olarak verilen görevin süre yönüyle bitmesine beş gün kalmıştı. Denetlediği işyerinin kapısından girerken, biraz da işe yoğunlaşmalıyım, “Belki rahatsız eden düşüncelerimden kurtulabilirim.” diye iç geçirdi. Dört haftaya yaklaşık bir süredir gelip gittiği ikinci işyerinin kapısından girerken, önce derin derin soluklandı. Sonra da, yanımda birisi de olabilir mi, diye hiç düşünmeden, biraz da seslice mırıldanırcasına, gönülden gelen bir duada bulundu:
“Allah’ım bana yardım et! Sıkıntılarımı gider… Yarabbim.”
Böyle bir iç sıkıntısı haliyle, teftişini yaptığı banka şubesinin önüne geldiğini fark etti. Şubenin camlı dış kapısını aralayarak mevduat servisinin önündeki geniş hole girdi. Hole giriş yönündeki sol tarafına baktı; şubenin müdürü, biraz erkence gelmiş olacaktı ki, masasında epeydir gelmişcesine bir hava ile oturuyordu. Veya en azından böyle bir havası vardı. Şube müdürüne başıyla hafifçe bir selâm vermeyi ihmal etmeden; doğrudan gidip, kendisine ayrılan çalışma masasının başındaki koltuğuna oturdu. Kendisini bekliyormuşcasına, masasının önünde duran odacının masasına o anda bıraktığı, günlük resmi gazeteyi aceleyle gözden geçirirken, gazetenin hemen ikinci sayfasına gözleri takıldı. Bakanlar kurulu kararı ile belirlenen hükümet kararıydı bu. Teşekkül ettirilecek sekiz tasfiye kuruluna ilişkin kararı hızlıca okudu. Kararın özü, o günlerde ekonomiyi oldukça meşgul eden bankerlerin tasfiyesi ile ilgiliydi. Her bir tasfiye kurulunun teşekkülü için iki üye ve bir başkandan oluşmasından bahsediliyordu. İki devlet bankası veya kurumunın müfettişi ile, başkanının da resmi kurumların hukuk müşavirlikleri avukatlarından olacağı haberini, her bir kelimeyi gözden kaçırmadan ve dikkat ede ede okudu. Bu hükümet haberine kendini vererek okumasının nedeni; o günlerde, ekserisi memurlardan olan birçok ailenin bankerlere yatırdığı paralara bağlı olarak, iki kişinin de bir araya geldiğinde konuştuğu ekonomik yönden zora giren bankerlerin durumlarının günlük konuşmaların içinde yer almasıydı. Bankerlerin bu zor duruma düşüşleri, biraz da, dönemin Maliye Bakanın gazete manşetlerine düşen “Bankerlere para yatıran kumar oynamış gibidir.” şeklindeki demeciyle ateşlenmişti. Bankerlere yatırılan taze paralar, ödedikleri faizleri karşılar hale gelmişti. Öyle bir durumdalardı çoğu bankerler. Birisinin iflası, diğer bir bankerin mali gücünün bozulmasının başlangıcı oluyordu. Çünkü halk, bankerlere para yatırmaz olmuş ve alacaklarının tahsili derdine düşmüştü. Bakanlar kurulunca alınan bu kararı sonuna kadar okuduktan sonra, “Bu iş, hukuk bilgisine dayanan elemanların işi diye düşündü ve resmi gazeteyi masanın köşesine fırlatırcasına atarken,
“Şayet ben görevlendirilsem başarılı olamamki, hukuk bilgisini gerektiren bir iş bu, benim de ticari ilimler akademisindeki ticaret hukuku derslerim hariç diğer hukuk derslerinden ve özellikle icra hukuku dersinden aldığım notlar on üzerinden beşi geçmedi ki, bu görevi yapmak ancak icra hukukçularının işi olabilir.” Sonra yine düşünmeye başladı: “Şu bir haftada bitireceğim işe bakayım önce ben, herkes bildiği işi yapmalı.”
Masasının önüne akşamdan düzenli olarak koyduğu borçlu cari hesap ile kredi teminatına alınan senetlerin kaydedildiği iki ayrı kalamozayı yan yana açarak eline aldığı yeşil renkteki kalemle, bu defterlere kayıtlı işlemleri karşılıklı kontrol edip, iç geçirerek işe başlarken, diğer taraftan da önüne konan ıhlamur çayını içmeye niyetlenip, fincanından ilk yudumu aldığı sırada:
“Efendim sizi müdür beyin odasında çalan telefondan istiyorlar” diyerek, masasının önüne gelen odacının sesiyle irkildi.” Galiba işe kendimi çabuk kaptırmışım diye düşünürken, odacının, “Galiba, teftiş kurulunuzun başkanı tarafından aranıyormuşsunuz diyen sesine odaklandı ve birden hızlıca yerinden kalkarken belli belirsiz söylendi:
“Otuz gün tamamlanmak üzere ya, hazırlayacağım raporun bir ay içinde bitirip bitiremeyeceğimi soracaktır mutlaka. Veya, taşraya bir soruşturma işi için gönderecektir.”
Mırıldana mırıldana ve bu arada biraz da, beyaz tenli yüzününün heyecandan sararmış rengiyle, şube müdürünün odasına girdi. Nezaketen müdürün odadan ayrıldığını farketti ve masadaki açık bırakılan telefon ahizesini eline aldı, kulağına götürdü ve:
“Buyrun efendim” diye konuşmaya başladığı anda, karşı taraftan, Teftiş Kurulu Başkanının ses tonundaki heyecanından, onun da telaşlı olduğunu anladı. Başkanın doğrudan konuya girmesinden, bahsettiği işin aceleyle yerine getirilmesi gerektiğini belli ediyordu: “Başbakanlık bizden beş müfettiş istemişti.” diye söze giren başkan, “Son günlerde iflas eden bankerleri gazetelerden okumuşsundur, bu bankerlerin tasfiyesi için tasfiye kurulları oluşturulacakmış ve oralarda çalıştırılmak üzere bizlerden eleman istemişlerdi. Senin adını Başbakanlığa gönderdiğimiz listeye yazmıştık. Bu beş kişiden, dört kişiyi seçmişler ve sen de o isimlerin arasındasın.” Başkanın hiç duraksamadan telefonda söylediklerinden, az önce resmi gazetede okuduğu bakanlar kurulu kararındaki yazılanları, hemencecik bağdaştırdı. Sabahın ilk saatlerine şükretmeliydi. Bu saatler algılama gücünün en kuvvtli saatleriydi çünkü. Hızla olan bitenleri beyninden geçirdi: “İflas eden birçok bankerle ilgili bir iş olmalı”, diyerek düşündü ve başkanın kısa bir duraksamasından faydalanarak “Evet bende okudum o haberi.” diye cevap verdi. Verdiği cevaptan olacak, Teftiş Kurulu Başkanının telefondaki sesi biraz rahatlamıştı anlaşılan, ki az öncekinden daha rahat bir şekilde konuşmasını sürdürmeye başlamıştı:
“O nedenle elindeki işleri hemen tamamlaemak için programını yap, ama öncelikle de bir taksiye atla ve acele olarak yanıma gel. Haydi hemen acele et.”
Karşıdan telefonun kapanan sesini duymasıyla elindeki ahizeyi yerine koyup, ne yapacağını, kıvrak bir anlak ile ayak üstü düşünürken, meraklı bakışlarla odaya giren şube müdürüne lafı uzatmadan sadece “Başkandı arayan, beni Başbakanlık’ta görevlendirmişler, onu haber veriyor, hemen çıkıyorum.” dedi ve masasına yönelip, evraklarıı toparlayarak masanın çekmecesine kilitledi. şube personeli bölümü ile camlarla ayıran odasında oturarak hareketlerini izleyen Müdüre, odasının önünden geçerken, gideceğini belirterek, “Teftiş Kuruluna gideceğini ve soran olurlarsa, bu şekilde cevaplayacağını belirttikten sonra sonra dış kapıdan ana caddeye çıkıp bir taksi çevirdi. Sabah saatlerinin trafik yoğunluğundan dolayı, on dakika içinde varacağı yerde taksiyi durdurdu. Ziya Paşa Caddesi üzerinden Başkanlığa giden Bayındır sokağın kesiştiği noktada inip, Bayındır sokaktan Atatürk Bulvarı yönüne doğru ilerleyerek Teftiş kurulu başkanlığının bulunduğu binaya girdi ve asansörü kullanarak beşinci kata çıktı. Bu kat, müfettişlerin bulunduğu kattı. Genişçe olan salon büyüklüğündeki oda, Teftiş Kurul Başkanı makam odası olarak kullanılıyordu. Başkanlık makam odası ile teftiş bürosu arasında kalan küçük oda ise, Başkan Yardımcısına ayrılmıştı. Başkan yardımcısı odasında ise o anda kimse yoktu. Başkan adedi gereği bir sekreter kullanmıyordu. Bu nedenle, doğrudan Başkanın makam odasına yöneldi ve kapalı olan kapının dışından, kapıyı sakince tıklattıktan sonra kapıyı açarak içeri girdi. Geniş masasının arkasında duran kırmızı koltuğunda oturan Başkan ile masasının önünde karşılıklı bulunan iki koltuktan birinde Başkan Yardımısı ile karşısındaki koltukta oturan orta yaşlardaki müfettişi selamladı. Masanın karşısındaki üçüncü boş koltuğu işaret edip, oturmasını isteyen Başkanın talimatı ile karşılarına gelecek şekilde konulmuş koltuğa oturdu. Önüne getirilen çayı yudumlarken, Başkanın konuşmalarını dikkatle dinlemeye başladı. Başkan lafını fazla uzatmadı:
“Seni ve Başmüfettiş Ahmet Beyi Ankara’da kurulacak tasfiye kurullarında, İstanbul’daki faaliyet gösterecek tasfiye kurullarında da çalıştırılmak üzere, oradaki grupta çalışan iki arkadaşı, Başbakanlığın Kurumumuza gönderdiği talimatla görevlendirdik. Kurul bürosundan size verilecek görev belgeleriyle Milli Piyango idaresinin yanında bulunan; inşaatı yeni bitmiş Özel İdare binasına Ahmet Beyle gidin. Tarif ettiğim binadaki Tasfiye Kurulları İdare Amirliğine gidip, görevlendirilme kağıtlarını vererek göreve başlayacaksınız. Orada çalıştığınız sürede, kadronuz bizde olacak. Haliyle, kadronuz bizde olduğu için maaşınızı da Etibank’tan alacaksınız. O bakımdan, her ay sonunda Teftiş Kurulumuza verdiğiniz aylık çalışma cevtvellerini de yine, Teftiş Kurulu bürosuna verirsiniz. Gideceğiniz bina, orada faaliyet göstecek Ankara Bankerleri Tasfiye Kurullarına tahsis edildi. Gelen Başbakanlık yazısına göre, bankerlerin tasfiyesi kararlarını çıkartan Ankara Üçüncü Asliye Ticaret Mahkemesine bağlı olarak çalışacaksınız. İdari yönden de, nereye bağlı olacağınız şimdilik belli değil. Hadi bakalım gidin şimdi. Orada bugünden itibaren göreve başlamış olacaksınız.”
Teftiş Kurulu Makam odasından çıkarak, teftiş kurulunun beşinci katından zemin kata inecek asansörü beklerken, aynı çalışma kaderini paylaşmaya başlayan iki yol arkadaşından kıdemi üstün olan Başmüfettiş, yanındaki genç müfettişe, o sırada zemin kata inmek için harekete geçen asansörün içinde soruyordu:
“Bankerler tasfiye kurullarında görev alabilmek için, bir yerden torpil mi yaptın?!”
Beklemediği bir soruyla karşılaşmasına rağmen, toparlanması uzun sürmedi: “Hayır efendim; asli işim yönüyle ve ne getirip, ne götüreceğini bilmediğim bir işte, illâ da çalışmak için torpil yapmayı pek arzulamam. Kaldı ki, böyle bir iş sahası açıldığını bugün iş yerine gidince çalışma masamın üzerine konan resmi gazetedeki tasfiye kurullarıyla ilgili bakanlar kurulu kararını okudum. Okurken de; icra iflas hukuku dersim çok iyi değil, diye iç geçirip, acaba böyle bir işe seçilseydim başarılı olabilir miydim, bu işin yapılmasında epeyi acemilik çekerim.” diye de düşündüm. Arkasından da gazeteyi havaya atar gibi ayarlayarak masanın diğer köşesine fırlattım.”
“Dediğin gibi.. ben de bugün işyerine gidince başkanın bana telefon etmesiyle bu işi öğrendim. Demek ki torpilsiz de bu işler oluyormuş!
“Evet.” dedi, genç müfettiş devam ederek: “Bakalım daha nelerle karşılaşacağız. Yalnız, bana isabet eden bu işe seçilmem yönünde, şansımla ilgili birşeyler hissediyorum, ama olanları tam olarak anlayabilmem için biraz daha beklemem gerekiyor.”
Kıdemli başmüfettiş, genç yol arkadaşına “Ne demek istiyorsun”, der gibi baktıysa da, nedendir bilinmez bir yüz ifadesiyle son anda konuşmamayı tercih etti. Zaten böyle konuşa konuşa, taze boya kokusundan yeni boyandığı her halinden belli olan özel idare binasına gelip, birinci kattaki tasfiye kurulları idari memurluğunun önüne gelinmişti. Çalıştıkları kurumlarından görevli oldukları sonradan anlaşılan yirmiye yakın sayıdaki müfettişin oluşturduğu kuyruk sırasına girdiler ve kendilerine verilen görevi tebliğ etmek için kuyruk sırasında beklemeye koyuldular.
İşleri bitince, kıdemli müfettişten ayrılan genç müfettiş, yeniden teftişini yaptğı banka şubesine gitti. Hafta sonu; cumartesi ve pazar günleri de dahil çalışarak düzenlediği raporun bir suretini şube müdürlüğüne, bir suretini de teftiş kurulu başkanlığına verdi. Kurumuyla ilgili görevini de şimdilik tamamlamış oldu. Yalnız ortada bir mesele daha olduğu, birden aklına düştü. Asli Kurumunda çalışırken, kurum kadrosunda fiilen çalışmak üzere aldığı; merkez ile taşra için tespit edilen harcırahların ödenmesi ne şekilde olacaktı. Haliyle, taşra dışına çıkılan harcırah zaten kesilecekti; doğru mantıkla düşünülürse de, böyle olmalıydı. Merkezde çalıştığı ücrette haliyle kesilecekti. Yoksa kesilmemelimiydi? Zira, asli kadrosu ve müfettişlik unvanı da devam edecekti, böyle olduğuna göre kesilmemeliydi. Mantıkta bunu gerektiriyordu. “Herhalde Başkanlık düşüncesi de aynı olmalıydı.” diye düşündü. Fakat, bir kaç gün içinde, aynı işte çalışan müfettişlerle yaptığı istişarelerde, böyle olmayacağını; merkezde kaldığı ve şimdiki görevlendirildiği iş süresince de, merkez harcırahını alamayacağı yönünde bir düşüncede olunduğu ortaya çıktı. Anlaşılyordu ki, alınan ek harcırahlar kesiliyordu. Acaba bugüne kadar aldığı meslekî disiplin ve akabinde aldığı askeri disiplin zihniyetiyle, dörtbuçuk ay boyunca titizlikle çalışması neticesinde tespit edip, teftiş raporuna aldığı iki konudan dolayı mı, rahatsız olunmuştu da, Başbakanlığın müfettiş talebi fırsat bilinerek, Kurum dışında bir göreve mi itilmişti. Sonra, aklına gelen o iki olayı yeniden düşünmeye başladı…
Mecburi askerlik vazifesini bitirip, yeniden görevine başladığı dört şube müdürlüğünün teftişleri sırasındaki dikkatli çalışmalarının birinde, merkezden taşraya giden evli bir çiftin her ikisine birden, tayin nakil harcırahı verilmişti. Halbuki mevzuata göre eşlerden birisine %50 eksiğiyle harcırah ödenmesi icap ediyordu. Olması gereken şekilde; bir yıl öncesinde fazladan ödenen harcırah kısmının iadesini, teftiş raporuna düşülen eleştiri maddesiyle ve bunun doğrultusunda ilgili memurun da rızasının alınmasıyla sağlatmıştı. Fakat paranın kullanılmasında, devlete verilen zarara ilişkin paranın kullanılmasına ait faizi de istememişti. Çünkü, harcırahı ödeyen kurumduı ve personelin kendileri hatalı değillerdiki. Hadi bu yaptığı uygun karşılanabilirdi. Çünkü düz memurlardı onlar. Fakat taşra teftişinin dördüncü banka şubesi için düzenlediği teftiş raporuna ne demeliydi. Son şubenin müdürü çalıştığı şube müdürlüğü hesaplarıından, daha önce çalıştığı taşradaki şubedeki müdürlüğü sırasında açtığı şahsi hesabının, karşılığı olmadığı halde, bir asgari ücreti aşan şekilde para çekmişti. Müdürlüğünü yaptığı şimdiki şubesindeki cari hesap servisinde çalışan bir memura verdiği talimatla, hesabının karşılığı var mı, yok mu demeden ve karşı şubeye sorulmadan para çekilmişti. Karşı şubedeki hesabının bakiyesi, çektiği paradan daha az bir para olunca; çektiği para kadar, karşı şubeye karşı borçlu hale gelinmişti. Hesabın bulunduğu banka şubesi ile alacaklı durumdaydı. Bankacılık literatüründe, buna kırmızı bakiyeye sebebiyet verilme durumu deniliyordu. Genç müfettiş, kayıtlardan tespit ettiği bu fiili durumu, hesap sahibi kurumun müdürüdür demeden ve buna bakmaksızın teftiş raporuna yazmıştı. Şubeye ve Teftiş kurulu Başkanlığına ayrı ayrı sunduğu raporun mütalaasında da, kırmızı bakiye durumunu eleştiren şekilde değerlendirmekle yetinmişti. Ancak gerek fazla alınan harcırahın iadesi ve gerekse kırmızı bakiyeye sebebiyet verilmesini ise, disiplin işlemini gerektirecek bir boyuta taşımamıştı. Sonradan öğrendiği kadarıyla, bu şekildeki çalışması uygun görülmemiş, ama bu konularla ilgili olarakta, kendisine birşey de denmemişti. Fakat bu konuda, Tefiş Kurulu Başkanı ile alakalı birimlerin başkanları birbirine girdiklerini de duymuştu. Teftiş Kurulu Başkanı haliyle müfettişini korumuştu, ama devamlı buna benzer meseleler yaşanmakta istemiyordu. Fakat, genç müfetttişe bir ders de verilmeliydi.
Her yıl için belirlenerek Maliye Bakanlığı bütçelerinde tespit edilen harcırahların, genç müfettişin teftiş birimi dışındaki bir göreve atanmasıyla kesilmesi, onun için yeterli bir ders olabilirdi. Duyduğuna göre. böylece bir para kaybı yaşatılmış olacaktı. Bu tecrübe ona yeterdi ve bir daha bu işlere de girişmezdi. Böyle düşünülmüştü. Öğrendiği de ve sezgi gücü de böyleydi.
Ama Başbakanlık emrinde olmak üzere, Tasfiye Kurullarında görevlendirmede, ödenen ücretlerdeki gelişmeler umulduğu gibi olmadı ve âmirlerinin kendisine karşı kurduğu düzen her nasılsa tutmadı… Zira, genç müfettişin Kurumdan ayın sonunda ayrılmasıyla ve yeni başlayan ayın başında çıkan resmi gazetede, mali bir düzenleme daha vardı. Bakanlar Kurulu Kararında Maliye Bakanlığınca, yeni bir uygulama daha ortaya konmuştu. Yıllık bütçelerinde belirlenen ek ödeme şeklindeki harcırahları kaldırılmış ve yerine kadro maaşlarına uygulanacak belli bir katsayı kadar “Özel Hizmet Tazminatı” ödemesi getirilmişti.
Bu hesapla, genç müfettiş kârlı bile çıkmıştı. Hem sabit bir görevde bulunmakla evinden ayrı düşmeyecek ve hem de burada çalıştığı süre içinde, henüz yedi aylık çocuğunun her geçen günde büyümesine şahit olabilecekti. Ayrıca, bir gelişme daha olmuştu. Çalıştığı bankerler tasfiye kurulundan, KİT’lerde görev alan bir personel gibi maaş alacaktı, ki alacağı ücrette, asli kurumdan aldığı maaşın yarısı kadar net bir ücrete denk geliyordu. Bunu duyan asli Kurum âmirleri şaşkınlık içindeydiler. Bir defasında, Teftiş Kurulu Başkanlığına ziyarete gittiğinde, Başkanın, “Yine dört ayağının üzerine düştün.” şeklindeki şakasından bunu anlamış ve gülümsemişti.
Aradan iki ay geçmiş, işlere hızla başlamıştı. Görev aldığı tasfiye kurulunda, açılan tasfiye masalarından birine alacaklıların kaydedilmesi gerekiyordu. Hukuk işlerinde de başarılıydı ve Asliye Üçüncü Ticaret Mahkemesine, kurulca yapılan işlemlerden dolayı alacaklılar tarafından açılan davalara karşı yazdığı cevap layihalarından dolayı, söz konusu Mahkemenin Hakimlerince, diğer tasfiye kurulları üyelerine örnek gösterilmeye başlanmış ve “Cevap lahiyaları böyle açıklamalı yazılacak.” denmeye başlanmıştı. Kurul başına düşen banker sayısı her ay artmaktaydı ve her açılan tasfiye masası için, alacakı olanların masaya alacaklarını bir ay içinde kayıt yaptırabilmeleri ve süreyi kaçırmamaları yönünde alacaklılara gerekli duyurular resmi gazetede yapılıyordu. Tespit edilen belirli günlerde, açılan tasfiye masalarına alacakların kaydı için, nöbetçi komisyon üyesi olarak memurların başında gidiliyordu. Nöbetçi olarak kurul memurlarının başında gitme sırası o gün kendindeydi. İşin başına geçti. Önce bankerden alacaklı olanları belli bir sıraya koydu. Sıraya giren banker alacaklılarına üye sıfatıyla, bankerlerden alacaklı olduklarını belirten ellerindeki bonolarını ve faiz bono eklerini, tasfiye masasına ne şekilde kayıt yaptıracaklarına dair açıklama bulunurken, alacaklı sıransının en önündeki bir alacaklı gözüne ilişti. Önce önemsemedi, bu arada ne şekilde davranılacağını aksamadan anlatıp sonra, yeterli açıklamalarda bulundu:
“Tamam sayın alacaklı arkadaşlar.” dedi. “İşte bu yaptığım açıklamalar doğrultusunda ellerinizdeki belgeleri kayıtlarımıza bir sıra numarası altında alacağız, birbirimize yardımcı olarak, akşama kadar kayıtları yapacağız. İzdihama sebebiyet vermeyelim lütfen.”
Konuşmasını bitirdi, heyecanla bekleyen sıraya yeniden göz atıp, büroya gireceği sırada, az önceki gözüne aşina olan orta yaşlardaki adamla yeniden gözgöze geldi. O da kendisini tanımıştı. Dört yıl önce, master yaptığı “Bankacılık ve Sigortacılık enstütüsünde, kendilerine “Sigortacılık ve Aktuaryal hesaplama tekniği.” dersine giren hocaydı, karşısındaki adam. Kısaca bir hatır sorma gereğini duydu. Biraz konuştu, ki hocası meraklı gözlerini dikerek sorusunu çekinmeden sordu:
“Müfettiş bey, bu göreve gelebilmek için kimi torpil olarak kullandın.”
Üç aydır kafasını meşgul eden ve hatırladıkça devamlı Allah’tan istediği ve ancak kader olarak da değerlendirebilecek olan; içinde büyüttüğü ihtiyacına karşılık, gönlünden geçirdiği ve arzu ettiği hislerine cevap bulduktan sonra hazırladığı cevabını hafifçe sıkılarak, ama gururla verdi:
“Benim torpilim çok şükür.. Allah’dı. Kimseden de yardım almaya ihtiyaç duymadım. Sadece Allah’tan ilendim. Yardımcım, Allah oldu!.”

Ankara, 24.07.2018-Salı
Mustafa Hüseyin USLU

İLETİŞİMDE EKSİKLİK

Yurt dışına gitmek için bindiğim uçak, kalkmakta biraz
gecikmişti. Galiba hatırlı bir yolcu bekleniyordu.
Yolcuların meraklı bakışları uçağın henüz kapatılmamış
giriş kapısındaydı.
Tam bu sırada, uçağa son anda yetişip, hemen önümdeki
üçlü koltuk sırasının önüne genç bir adam geldi. Pencere yanında
oturan ve simasından yabancı olduğu anlaşılan kişiye,
el işareti ile pencere kenarını işaret ederek oturduğu yerin
kendisine olduğunu ifade etti. Yabancı işaret lisanını anlamıştı.
Tebessüm ederek oturduğu koltuktan kalktı. Genç
adamın pencere kenarındaki koltuğa geçmesini sağlayıp,
hemen yanındaki orta koltuğa oturdu. Biraz sonra, koridor
tarafındaki koltuğa son anda yetişen bir kişi geldi. Yolcular
tamamlanmış olacak ki, kısa bir süre sonra uçak hareket
edip havalandı.
Yolculuğumuz Fransa’ya idi ve yaklaşık üç saat sürecekti.
Kısa bir sessizliğin ardından orta sıradaki yabancı dayanamayıp,
pencere kenarında oturan ve Türk olduğunu anladığı
genç adama dönerek konuşmaya başladı. Az sonra sohbetin
konusu Türklerin yaşam tarzına kaydı.
Yabancı adam “Ben” dedi. “Dört yıldır Fransız Büyükelçi-
liğinde çalışıyorum. Türk insanının yaşayış biçimini ve karakter
yapısını iyice öğrendiğim konusunda da iddialıyım.”
Bu konuşmaları, hemen arka sırada olduğum için duyuyordum.
Fransız neler söyleyecekti acaba?
Yabancı adam konuştukça, önümdeki koltukta her iki yanındaki
adamların omuzları çökmüş, sessizliğe bürünmüşlerdi.
Yabancı adam, içtenlikle devam etti:
“Bir: Türk insanı çok kıskanç olur. Birisinin mutluluğu en
yakınını mutsuz eder ve birisinin rahatı en yakınını rahatsız
eder.
İki: Bugün bir konu olsa, üç beş sene geriye döner, birbirinizle
yaptıklarınızı konuşur, tartışırsınız. Oysaki geriye doğru;
maziye dönen insan, her zaman kaybeder. Buna karşılık
önüne bakıp, ileriyi hesap eden kişi başarılı olur.”
İyi yanlarımızın da olduğunu belirtmek üzere, arka sırada
oturduğum koltuktan müdahale etmek üzereydim ki,
Fransız yolcu, teşhislerinde haklılığını gösteren yeni bir iddiada
bulundu. Devlet dairelerinde yaptırılacak en basit işi yaptırmada aracı kullanıyorsunuz. Ayrıca;
“Sizler”, dedi. “birbirinizin arkasından çok konuşuyorsunuz.
Hâlbuki Müslümansınız da. Dininize göre, birbirinizin
arkasından konuşmamanız gerekirken, dininizce emredilenlerin
tersini yapıyorsunuz. Bizde ise böyle bir durum yoktur.
Kimse kimsenin arkasından konuşmaz. Ne söylenecek ise
karşı karşıya iletişim kurulur. Söylenecekler açıkça söylenir;
oradan ayrıldıktan sonra, geride konuşulacak bir şey kalmamış
olur. Arkadan konuşulmaz ve aynı konulara yeniden
dönülmez.”
Dayanamadım ve arkadan seslendim. “Affedin,” dedim.
“Deminden beri konuşmalarınıza kulak misafiri oldum. Her
söyledikleriniz doğru. Son söylediğiniz en kötü tarafımızdı.
Peki, ne yaparsak bu olumsuzluklar giderilebilir?”
Yabancı adam cevapladı. “Gayet kolay.” dedi. “Çözüm
basit: Dininizi yaşayın. Fakat yaşamıyorsunuz. İletişiminizde
eksiklik var. Karşı karşıya gelerek, birbirinize hoşlanmadığınız
taraflarınızı, kalbini kırarım, düşüncesiyle söylemiyorsunuz.
Ama karşı karşıya söyleyemediklerinizi, başkalarına kolaylıkla
aktarıyorsunuz. Buna, dedikodu mu dersiniz, yoksa gıybet
mi dersiniz; hatalısınız. Ama biz bunu iletişimle tam olarak
çözüyoruz.

Not: Hayat Bağları-ince noktalar, öykü kitabından alınarak ilaveleli olarak yayıma sunulmuştur.

ANNEYE ZİYARET

Henüz tek tük vasıtanın geçtiği ana caddenin geniş
kaldırımı üzerinde, babası ile birlikte acele ile yürü-
yen yedi sekiz yaşlarındaki küçük kız, sabırsızlığını
belli edercesine, yüksek sesle “Baba, ne zaman varacağız; daha
gelmedik mi?” diye heyecanla sordu. Kucağında güllerden
oluşan bir çiçek demeti vardı.
Mayıs ayının ikinci Pazarına gelen anneler gününde, sabah
kahvaltısından sonra yürüyüşe çıkmıştım. Berrak havanın temizliğinden
ve baharın güzel kokusundan yararlanmaya çalışıyordum.
Hemen yanı başımda acele ile yürüyen baba ve
kızının aralarında geçen konuşma dikkatimi çekti. Küçük
çocuk, bir taraftan babasının yürüyüşüne uygun adımlar atmaya
çalışırken, bir taraftan da devamlı şekilde konuşuyordu.
Hâllerinden gidecekleri yere bir an önce ulaşmak istediklerini
belli ediyorlardı.
Hiç istemediğim hâlde, aralarında geçen konuşmalar merakımı
arttırmış ve onların adımlarına uyarak hızımı düşürmüştüm.
Bu sırada küçük kız devamlı şekilde sorularını sıralıyordu:
“Babaannem bizi bekliyor, değil mi baba?”
“Babaannem bizimle neden oturmuyor baba?”
“Babaannem bizi özlemiş midir baba?”
“Daha yolumuz uzak mı, annem bizimle neden gelmedi
baba?”
Genç adam elinden tutarak yürüttüğü ve yorulduğunu
anladığı kızını, biraz olsun dinlendirmek amacıyla yavaşladı.
“Sabret kızım, az kaldı.” demekle yetindi.
Genç adam birden durarak yanıma yaklaştı. “Af edersiniz,”
diyerek elindeki kâğıdı uzatıp sordu. “Şurada yazılı adresi tarif
edebilir misiniz?”
Uzattığı kâğıttaki adres, yolumun üzerinde ve üç apartman
sonraki ara sokak içinde bir yerdi.
Hemen “Bu adres ilerideki sokak arasında.” diyerek kar-
şılık verdim. Elimle işaret ederek gidecekleri yeri gösterdim.
“İsterseniz oraya kadar size eşlik de edebilirim.”
Yardım edebileceğimi içtenlikle söylememe rağmen genç
adam, acele ve sade bir teşekkürle yetindikten sonra yeniden
yürümeye başladı. Adamla ona ayak uydurmaya çalışan çocu-
ğunun arkasından bakarken, elimde kalan kâğıdı Un üzerinde
yazılı olan adresteki binanın adı aklıma takılmıştı.
Adreste:
“Yaşlılar ve Kimsesizler Yurdu” yazılıydı.

Mustafa Hüseyin USLU

Ankara, 05.03.1997

2017/Mart ayında çıkan “HAYAT BAĞLARI-İnce Noktalar”
adlı öykü kitabından

Kenar

HAYATIN BOYUNCA

Kimseyi kınama                   : Bir gün gelir kınanırsın,
Kimseyi yadırgama              : Bir gün gelir yadırganırsın,
Kimseyi kıskanma                : Devamlı kıskanılırsın,
Kimseyi horlama                  : Bir gün gelir horlanırsın,
Kimseyi aşağılama                : Bir gün gelir aşağılanılırsın,
Kimseyi çekiştirme               : Bir gün gelir çekiştirilirsin,
Kimseyi gıybet etme            : Bir gün gelir gıyabında konuşulursun,
Kimseye kibirlenme             : Sonra sevilmez olursun,
Kimseye böbürlenme           : Sonra küçülürsün,
Kimseye büyük konuşma    : Aynısı başına gelir,
Kimseye hased etme           : Karşılığını bulursun,
Kimseye karşı gülme            : Nefret uyandırırsın,
Kimseye kin tutma               : Sadece kendini yorarsın,
Kimseye gururlanma          : Sonra küçülürsün.

O halde geçici dünyadan, cennete gidebilmek için hayatın boyunca kalbini temiz temiz tut, insanlara karşı sevgini çoğalt; iyilik et ve karşılığında iyilik bul..
Çünkü insanlar birbirlerine gülerlerse nefret, birbirlerleriyle gülerlerse sevgi çoğalır.

‎ANKARA,30.04.‎2018-Pazartesi
M.H.USLU

AĞANIN MİLLİ PİYANGO BİLETİ

Uzun bir zaman önce yöresinde arazi ve arsa zenginliği ile ünlü fakat zenginliğine rağmen zahmetsizce para kazanmayı alışkanlık haline getiren bir ağa vardı. Şans oyunlarına oldukça düşkünlüğü bilinen ağa hastalık haline getirdiği  alışkanlığı ile özellikle büyük ikramiyelerin verildiği milli piyango özel çekilişlerini hiç kaçırmazdı. Ama amorti dışında da doğru dürüst bir ikramiye kazanamamıştı.

Sonunda bir gün dayanamadı.Gittikçe büyüyerek içine dert olan ve beklentileri de bir türlü gerçekleşmedikçe hırslanan ağa, aklına koyduğunu yapmaya karar verdi. Pazarın kurulduğu bir gündü. Şehri tepeden görebilen konağından günün erken saatlerinde ayrıldı. Şehrin kalabalık olan bir yerinde tezgahını açan milli piyango bayiilerinin olduğu yere geldi.  Kararını vermişti artık. Şehirde ne kadar mili piyango bileti satıcısı varsa dolaşacak, satışa sunulan biletleri toplayıp satın alacak ve bunları konağına taşıtacaktı. Bu şekilde şansını çoğaltmayı ve özel çekilişte verilecek büyük ikramiyeye kavuşmayı düşünüyordu.

İkindi vaktine yaklaşan bir saatte konağa doğru giden yolda yürüyen iki kişi vardı. Birisi yapılacak son milli piyango çekilişinde zenginliğine zenginlik katmayı düşleyen ağa, diğeri de arkadan takip edegelen çarşıdan tutulmuş bir hamaldı. Satın alınan milli piyango biletlerinin bulunduğu ağırca ve havaleli bir çuvalı taşıyan hamal, şehrin biraz uzağında bulunan tepedeki konağa giden yokuşlu yolu ağır ağır çıkarken taşıdığı yükünün ağırlığından iki büklüm halde yürüdüğü sırada, sıcak ve yorgunluktan başını hafifçe öne düşürdü. O günde yaz sonlarının oldukça sıcak günüydü. Terleyen yüzünü silmek için cebinden mendilini çıkarmaya çalıştığı sırada, sırtına aldığı çuvalın dip kısmının delik olduğunu ve delik olan yerden de milli piyango biletinin bir  tanesinin ucunun çıktığını farketti. Bir çırpıda hemen önünde yürüyen ağaya göz attı, bir de çuvalın dip kısmındaki delikten ucu çıkan bilete baktı. Aklına şeytan düşmüştü bir kere. Nefsine hakim olmaya çabalarken bir anda kararını verdi ve içinden:

“Bu bileti alsam ağa koskocaman çuvaldan bir biletin alındığını nereden fark edebilir ki.” iç geçirdi. Hemen önünde yürüyen ağaya çaktırmadan da ucu dışarıya çıkmış bileti çekip aldı, şalvarının cebine koydu.

Milli piyango İdaresi tarafından büyük ikramiyenin verildiği 30 Ağustos çekilişinin yapıldığı ve sonuçlarının duyurulduğunun ertesi günü, ağanın bütün şehirden toplayarak aldığı o bir çuval dolusu milli piyango bileti yığınından, 30-35 amorti dışında öneme haiz değerde bir piyango bile çıkmamıştı.

Fakat bir çuval dolusu bileti taşıyan hamalın çuvalın deliğinden çaldığı bilete ise, ilan edilen en büyük ikramiye çıkmıştı.

Hüseyin USLU Ankara, 22.03.017

HAYAT BAĞLARI &”İnce noktalar” kitabı hakkındadır.

ÖYKÜLERİM 23.03.2017 TARİHİNDEN İTİBAREN HAYAT BAĞLARI “İNCE NOKTALAR” ADIYLA BİR KİTAPTA TOPLANARAK; D&R,DOSTLAR,İNKİLÂP ve AKÇAĞ (Kızılay/Sakarya Tuna Cd. 8/1 ANKARA adresi KİTABEVLERİNDE SATIŞA SUNULMUŞTUR. AYRICA İDEFİX, N.11.COM VE KİTAPYURDU.COM, GİBİ SATIŞ SİTELERİNDEN DE TEMİN EDİLEBİLMEKTEDİR. YENİ ÖYKÜLER OLDUKÇA YAYIMLANACAKTIR. SAYGIYLA DUYURULUR.