HEDİYE

     Genç adam sabahın erken saatlerinde, kısa dönem için; 5,5 ay üzerinden askerlik yapacağı şehre eşiyle birlikte gelmişti. Henüz üç ay önce evlenmişlerdi. Gün boyunca şehrin belli noktalarında, özellikle de kuyumcular çarşısında dolaştılar. Sonunda,  bir kuyumcu vitrinin önünde oyalanan eşinin işaret ettiği narin bir inci kolye hakkında bir süre konuşup, söz birliğine varıldıktan sonra, geziyi sona erdirdiler.

İkindi vakti yaklaşıldığında ise eşini otobüse bindirerek memleketine uğurlayan genç adam, hava kararmadan vatani görevini yapacağı birliğine teslim olmuştu. Aradan geçen günler içinde yapılan eğitimler, birçok günleri geride bırakmıştı. İlk başlarda geçmek bilmeyen günler gelip geçmiş, terhis vakti geldiğinde ise askerliğin sonuna nasıl gelindiği bir türlü anlaşılamamıştı.

Genç adam, askerliğinin son gecesinde, uyumak için uzandığı yatağında, bir o yana, bir bu yana dönmesine rağmen nedense bir türlü uyuyamıyordu. İçine düştüğü bu durumdan kurtulmaya çalışıyordu. Bu nedenle, kışlada geçireceği son gecenin sabahında, bir taraftan terhis olma heyecanı varken, diğer taraftan da eşine almaya söz verdiği inci kolye yüzünden ne yapacağını şaşırmıştı. Çünkü terhisine bir hafta kala, son defa çıktığı pazar izninde, şehrin en işlek caddelerinin üzerinde bulunan kapalı çarşıdaki kuyumcuda gördüğü inci kolye, yeniden aklına düşmüş ve eşine verdiği hediye vaadi aklına gelmişti. Kendisini üzen bu durumdan kurtulmaya çalışıyordu. Şehre ilk geldiklerinde, kuyumcuda gördükleri kolyeyi eşine hediye vaadini yerine getiremeyeceği aklına geldikçe, vicdanı gün geçtikçe daha çok yaralanmaktaydı. Koğuş arkadaşlarının, genç adamın içine düştüğü derdini öğrenmelerinden sonra, her defasında, “üzülme bir yolu bulunur elbet” şeklindeki teselli etmeleri de bir işe yaramıyordu. Sadece, “sabır, sabır” diye üzüntüsünü gidermeye çalışıyorlardı.

Uzun süredir aklını meşgul eden bu durum karşısında, askerliğinin son günlerinin nasıl geçtiğini bile anlamamıştı. Böylece, terhis dönüşünde ise hemen eve koşacak, aradan geçen 5,5 aylık süreyi eşine unutturacaktı. Şehre ilk geldikleri gün, kuyumcunun vitrinindeki almayı söz verdiği, beyaz ışıklar altında parıl parıl parlayan kolye, eşinin boynunda daha da bir güzelleşecekti. Peki, bu inci kolye, hangi para ile nasıl alınacaktı. Çünkü bir hafta sonu izni sırasında kuyumcuya giderek, bedelini öğrendiği takı için ödenecek paradan sonra, genç adamın evine dönecek bir parası hiç kalmıyordu. Hatta borçlanması bile gerekecekti. Bu nedenle, bir türlü uyuyamıyordu. Fakat gecenin bir vaktinde yorgunluğu üstün çıktı, bütün direnme gücüne rağmen, dayanamadı ve, “Yüce Allah’ım bana yetiş” diyebildi; kendinden geçti. Uyumuştu..

Sabaha karşı ise tuhaf ve garip, heyecanlı, ardı ardına gelişen sahne geçişleri olan bir rüya görmeye başlamıştı. Koğuşun kalkma saati geldiğinde ise koğuş nöbetçisinin, “kalkın” uyarısına karşılık, bir türlü kendine gelememiş, yatağın üzerine çöreklenen bir ağırlık altında eziliyordu. Ağırlık bastırdıkça bastırıyordu. Tüm gayretine rağmen, uzandığı yatağından nedense bir türlü kalkamıyordu. Her ne kadar kalkmaya çalışıyor ise de gücü yetmediğinden, üzerindeki ağırlığını bir türlü atamıyordu. Bu yüzden sırılsıklam olmuş, bütün vücudu ter içinde kalmıştı.

Rüyasında; kaç gündür almayı hayal ettiği kolye tam karşısında duruyordu. Kuyumcunun vitrinine doğru yaklaşmaya çalışıyorsa da göremediği gizli bir kuvvet, kendisini tutup, bir türlü bırakmıyordu. Genç adamı devamlı şekilde, vitrinden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Her defasında, kuyumcunun kapısına doğru hamle yapmasına rağmen, kendisini tutan o el mütemadiyen, onun içeriye girmesini engelliyordu.. Bunun sonucunda, yere sabitlenmiş gibi, olduğu yerden bir adım bile ileri gidemiyordu… Sanki ileriye hamle yapar, şeklindeki öne eğik vücudu ile vitrine doğru hamle yapmaya çalışıyor ise de, öylece kalakalmıştı. Sanki yer delinmiş, ayakları dizlerine kadar kaldırıma gömülmüştü.

Fakat nasıl oldu ise birdenbire, kendisini tutan o ellerden kurtuldu. Boşta kalınca da, anîden dengesini kaybederek ileriye doğru atıldığı anda, yattığı ranzadan aşağıya doğru gibi boşluğa yuvarlandı. Koğuşun tahta kaplı zeminine düşüyordu ki, ranzadaki yataklarını düzeltmekte olan erler tarafından, yere düşüşü engellendi.. Koğuştakiler, genç adamın etrafına toplanmış, hayretle kendisini izliyorlardı. Karabasan sona ermişti.

Az önce, kendisini çekiştirdiğini gördüğü asker, üzerine eğilmiş, alnında ve göğsünün üzerinde biriken terleri silmeye çalışıyordu. Kendine geldiğinde terlerini silen askerin, koğuşu, sabah içtiması için kaldırmaya çalışan nöbetçi olduğunu anladı. Ayağa kaldırıldığında ise, yüzündeki gülümsemesiyle karşısında duran başka bir askerin, kırmızı kurdele ile bağlanmış olan ambalajlı küçük bir kutuyu tuttuğunu gördü. Kendisine uzatılan kutuyu heyecanla aldı. Kutunun içine baktığında ise, kaç gündür kendisini bunalım içinde bırakan ve son gecede ise karabasanların bastığı bir rüyayı görmek zorunda kalan; eşine almayı hayal ettiği inci kolye, tam karşısında duruyordu. Parası yetmediği için bir türlü alamadığı, bu yüzden de içine kapanmaya neden olan inci kolye, içine düştüğü ruh halini kaç zamandır görüp anlayan koğuş arkadaşları tarafından eşine hediye edilmek üzere satın alınmıştı. Koğuşun tavanından yansıyan beyaz ışıklar altında parıldayan inci kolye şimdi daha güzel görünüyordu. Göz pınarlarından süzülen yaşlar içinde, kolyeyi uzun süre seyreden genç adam, arkadaşlarına nasıl teşekkür edeceğini bir türlü beceremiyordu. Artık, hediyesini eşine götürebilirdi.

S A V U N M A

ROMAN

S A V U N M A

“Vazifeyi ihmale sürükleyen merhamet vatana en büyük ihanettir.”  Konya/1926

Mustafa Kemal ATATÜRK

BİRİNCİ BÖLÜM

Birinci kesim

Çukurova

Çukurova, Türkiye’nin güneyinde, ülkenin sayılı ovası olmaktadır. Ovanın güneyini Akdeniz, kuzeyini Toros dağları doğal bir çit gibi çizer ve bu iki doğal sınırlarının arasında kalan ova, verimli bir düzlük halinde, doğudan batıya uzanır. Ovanın doğu kısmı, ülkenin iki büyük ırmağı olan Seyhan ve Ceyhan nehri arasında kalacak şekilde, enine doğru gözle görülemeyecek kadar genişlerken, batıya doğru gidildikçe daralır ve batıda Erdemli ilçesinde sonlanır. Sonra, Erdemli İlçesinin devamındaki Silifke düzlüğü de yine, Çukurova’nın bir heybesi gibi uzanır. Sınırları çizilen bu yerler, Düzlük Çukurova, adıyla tanımlanır. Dağlık Çukurova’nın kapladığı bölge ise, batı kuzeyde Kahramanmaraş, Mersin’in doğusunda yer alan, sanayisi ve nüfusuyla en büyük vilayeti olan Adana’nın kuzey istikametindeki dağlık bölümdür. Çukurova’nın tam ortasından akan ve ülkenin iki büyük ırmağı olan Seyhan Kayseri’den, Ceyhan Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinden, Akdeniz Bölgesinin kuzeylerinden, Dağlık Çukurova bölgesinden doğar, Düzlük Çukurova’nın verimli toprakları üzerinde kıvrılarak; dolanarak akar ve enerjilerini bıraktıktan sonra, Akdeniz’e ulaşır, Seyhan nehri Mersin körfezine, Ceyhan nehri de İskenderun körfezine olmak üzere, denize dökülür. Çukurova’nın iklimi de coğrafyasına uygun olarak dağlık ve ovalık kesim olmak üzere farklı değişiklikler gösterir. Düzlük Çukurova’nın iklim yapısı Akdeniz iklimi özelliklerini taşır. Yazlar, sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlıdır. En soğuk ayı ocak, en sıcak ay ise temmuz ve ağustos aylarıdır. Sıcaklık ortalaması en soğuk aylarda beş, on derece, en sıcak aylarda yaklaşık otuz, otuz beş derece aralığında olur. Dağlık alanlarda ise kara iklimi hakimdir ve kışın yağışlar kar şeklindedir. En yüksek sıcaklık ortalaması ise, Mersin ve çevresinde yaşanır. Çukurovayı kuzey iç ana doludan ayıran Toros dağlarının denize dönük yamaçlarının etekleri bol yağış alır. Batıda Antalya çevresi, ortada Mersin çevresi, doğuda Hatay, Dörtyol, Osmaniye, Kadirli ve Bahçe çevresi ilk sırada yoğun yağış alır, Adana çevresi ise yağış almada ikinci sıradadır. Bahar aylarında kardelenlere, yabani siklamenler ile nergis ve sümbüllere çok sık rastlanması, türlü türlü diz boyunda yükselen yaban otlarına rastlanması, bölgenin güzelliğini bir kat daha arttırır. 1805 yılının başında Adana Vilayetine bağlı olarak küçük bir balıkçı kasabası olan Mersin, işte bu Çukurova’nın tam orta batısına düşer. Şehir, bu tarihlere 100 haneli bir balıkçı köyü görünümündedir. Bugünkü Mersin, Mersin oğlu adlı bir Türkmen kışlağı ile Mersin ağacından adını alır, bugünün Tarsus’u, 1850’li yıllara kadar bu bölgenin gerçek limanı olarak kullanılırken, 1855 yılından itibaren Mersin’in, Adana ve civarının başlıca iskelesi haline geldiği görülür. Güneyin önemli bir limanı olur.  Böylece şehrin kaderi birdenbire değişir. Tanzimat sonrasının serbest ortamında Düzlük Çukurova Anadolu’nun en canlı tarım ve sanayi bölgesi haline gelirken, Mersin, 1851 yılında bucak merkezi, 1864 yılında Mersin Kazasının merkezi, 1877 yılında ise Adana Sancağının bağımsız bir kazasıdır. 1886 yılında Adana-Mersin demir yolunun hizmete girmesi, şehrin gelişmesini ve değişmesin hızlandırır, bu gelişmeden Tarsus olumsuz bir şekilde etkilenir; 1888 yılında Sancak olurken, Tarsus ise ona bağlı bir kaza durumuna düşmüştür. Şehir, 1960 yıllarına kadar, Akdeniz’in kıyılarından başlayarak kuzeye doğru uzanan, ziraat yapılan yaklaşık beş kilometre uzunluğundaki narenciye bahçelerinin önünde ile deniz kıyısı arasında sıkışıp kalmıştır. Yerleşim yerinden, kuzeye doğru gidildikçe önce hafif, sonra da gittikçe artan bir rampa başlar. Kuzeye gidildikçe, yürüyüş mesafesinde üç saatte varılan Toros Dağları, söz konusu yıllardaki bu küçük şehri, İç Anadolu’dan gelen soğuk rüzgarlarına karşı bir siper gibi koruyan yüksek surlara benzer. Doğu batı yönünde uzanan ve belirli kısımlarında değişik isimlerle tanımlanan bu sıradağlar, eteklerinden başlayan ve ovanın güneyine bakan yamaçlarında meydana getirilen narenciye ve denize yaklaştıkça değişen toprak yapısına göre, yetiştirilebilen, akla gelebilecek her türlü sebze ve bakliyat bahçelerine âdeta bir duvar oluşturur. Baharın ilk aylarında, İç Anadolu’dan yola çıkanlar, Gülek boğazını aşarak, Adana’nın yaylakları kabul edilen Tekir ve Pozantı’yı da geçerler. Mersin iline gitmek isteyen yolcular, Toroslar’ın yamaçlarından inerken, ta yirmi kilometreden başlayan uzaklıklardan, şehrin doğusunda kalan Tarsus ilçesine yaklaşırlarken, yol kenarındaki narenciye bahçelerindeki ağaçların tomurcuklanan çiçeklerinden yayılan türlü narenciye çiçeklerinin etrafa yaydıkları enfes hoş kokularıyla karşılaşırlar. Turunç ağaçlarından aşılanan portakal, mandalina, greyfurt ve limon ağaçlarının bahara merhaba diyen meyveye oturmamış çiçeklerinin tomurcuklarından yayılan bu mis kokular, sonra birden kesilir. Çünkü artık yadırganmıştır. Sonra da hissedilmez olur. Fakat bu hoş kokular, insan beyninin bir köşesinde devamlı yer tutar; unutulmaz. Bu durum, deniz yoluyla gelen yolcular için de aynıdır. Mersin limanına yaklaşan yolcu gemilerinin misafirleri, denizin üstüne yayılan kokuyu hissetmek ve eşsiz manzarayı temaşa edebilmek için, güvertenin küpeştelerine yığılırlar. İşte bu ovanın tam batısında düşen şehrin yerleşim yeri, 1950’li yıllarında, deniz kıyısından kuzeye doğru bir kilometren daha dar olan bir bant genişliği kadardır. Şehrin evleri o tarihlerde, 1950’li yıllarda, devrin hükümeti tarafından deniz kıyısında yapımına başlanan, bitiminde ise, Türkiye’nin en büyük üçüncü limanı olacak limanı ile kuzeyinden geçen ve adı halk arasında “NATO” yolu olarak bilinen yolu arasında sıkışıp, kalmıştır. Bu tarihlerde, şehir limanı, toprak mahsullerine ait silosu, Adana ve Orta Anadolu’dan Antalya’ya ulaşacak olan kuzeydeki NATO yolunun yapımı ile tam bir şantiyeye dönmüştür. Şehrin hemen kuzeyinden geçen “NATO” yolunun hemen üstünden ise yerleşim yeri yok derecede azdır. Şehir İç Anadolu’ya Gülek Boğazı yoluyla bağlıdır ve halen de öyledir. Bu yoldan, o tarihlerde yetmiş kilometre daha doğusunda kalan Adana’dan yola çıkanlar, batıya, Antalya’ya gitmek istediklerinde, önce, yolun tam üzerinde kalan Tarsus’tan geçer ve Mersin’e ulaşırlardı. Çünkü 1950’li yılların öncesinde, şehirlerarası yollar, şehirlerin tam ortasından geçilecek şekildedir. Devrin iktidarı tarafından şehrin kuzeyinde yapılan NATO yolunun en büyük faydası ise, yapıldığı yıldan 1970’li yılların sonuna kadar, şehrin içine girilmeyecek şekilde, “çevre yolu” olarak kullanılıyordu. İç Anadolu’dan gelen araçlar, hâlâ bu yolu kullanarak Antalya istikametine gitmekte iseler de, İç Anadolu’dan Toroslar’ın içindeki oldukça dar ve derinden kıvrılarak geçen Gülek Boğazını aşmak zorunda kalırlar. Buradan sonra, Antalya’ya gitmek isteyenler, sonraları, 1970’li yılların başından itibaren yapımına başlanan Pozantı yoluyla, batıya doğru açılan otoban yollarından geçerek, Eski Mersin’i görmeden şehrin batısında kalan Viranşehir’den ve Mezitli ilçesinden çıkacak şekilde Silifke, Konya veya Antalya’ya geçerler.

İKİNCİ BÖLÜM

Birinci kesim

Mersin

Şehir, 1960 yılının görünümüyle, kuzey güney istikametinde üç yan ve doğudan batıya iki ana caddeyle bölünmüştür. Bu tarihlerde, Düzlük Çukurova’da yer alır. Ara sokaklar ise, genelde dağdan denize doğru uzanır. Bunun da bir sebebi vardır. Zira Kasım ayı başından Nisan ayına, hatta Mayıs ayının sonlarına kadar, kışın ılıman olan iklim, birdenbire, Mayıs ayının ortalarından sonra aniden ısınır, havaların ısınmasıyla şehir çekilmez hale gelir. Kuzeyden güneye; deniz yönüne uzanan caddelerin ve ara sokakların yönü, hep deniz yönündedir. Böylece dağdan deniz yönüne, günün belli saatlerinde; öğleden sonra esen deniz meltemi, cadde ve sokak kenarındaki işyerlerinde faaliyet gösteren esnaf, sanatkar ve ticaret erbabı ile yoldan geçenleri, doğal bir vantilatör gibi yalayarak geçer gider, sıcaktan bunalan sakinlerini serinletir. Özellikle Temmuz, Ağustos ve Eylül ayının sonuna kadar, havanın yüzde doksan beşlere kadar ulaşan nem oranıyla şehir çekilmez bir durumdadır. Deniz meltemlerinin en büyük faydası da, bu çekilmezliği hafifletmeye yarar. Yaz sıcaklarının başlamasıyla fakir halk şehrin içinde kalırken, hali vakti yerinde olanlar ailelerini, batıdan doğuya bir sınır gibi uzanan Toros dağlarının yamaçlarında, doğudan batıya sıralanan Arpaçsakarlar ve Gözne, Soğucak, Bekir Alanı ve en yüksekte, Arslanköy, Fındık pınarı yaylalarına gider, ancak sonbaharın ilk aylarından başlamak üzere, şehir merkezine dönerler. Düzlük Çukurova’nın kızıl ve kahverengi tondaki renkli topraklarından bereket fışkırır. Öyle ki, haziran ayının başında yaylasına çekilen bir emekli, şubat ayı sonunda diktiği bir ağaç fidanını, sonbaharın başlarında, tekrar şehirdeki evine döndüğünde, kendi boyuna erişmiş bulur. Bir yaz ayının ortasında, evin bahçe duvarı olarak çekilen çit tellerinin gerilmesinde kullanılan bir kavak ağacı sopası, baharda yeşerir ve sonra kavak ağacı olarak göğe doğru uzayıp gider. İşte, böylesine verimlidir, Çukurova’nın kahverengiden kızıla çalan toprakları. Ticaretle uğraşan zengin firma sahipleri sabah işyerlerine gelir, akşamda bu yaylaların yolunu tutarlar. Sonraları bu geleneğe, 1980’den sonra, limanın hemen arkasında yer tutan, ihracat ve ithalatla uğraşan zengin Ermeni ve Arap firmalarının sahipleri de katılmışlardır. Daha sonraları ise, orta halli memur kesimi ve hali-varlığı düzelmeye başlayan halkta, bu geleneğe katılmışlardır. Ancak bu gelenek sürdürülmeye çalışılırken, her gelişen yerde olduğu gibi, hayatın doğal akışı içinde, düşündürücü bazı vukuatlar da kendiliğinden bazı karışıklıklara sebebiyet vermiştir. Yaz boyu boş kalan evler, doğudan bir ekmek kazanma uğruna gelen; terör korkusundan veya kan davasından kaçanlar tarafından bazı istenmeyen durumlara sebep olurlar. Doğudan gelenler, şehrin dış kenarlarında meydana getirilen mahallelere yerleştikten, ekonomilerini epeyi düzeltip, biraz kazanmaya başladıktan sonra, terk ettikleri memleketlerindeki geriye kalan akrabalarını çağırırlar. Yeni gelenlerin de bazıları, ilk başlarda iş buluncaya veya zaman zaman ev kirası veremeyecek kadar sefil duruma düştükten sonra, sonbahar başına kadar gelmemek üzere Toros eteklerindeki yazlıklarına çekilenlerin evlerini, yaz boyu işgal ederler. Ama bu çok az bir durum olsa da, düşündürdükçe tebessüm ettirebilen komik olaylar zinciri gibi hafızalarda yer edinir. Şehirden, yazlıklarına çıkanların aile bireylerinden bir tanesi şayet tesadüfen bir iş için şehre inip te, boş bıraktıkları evlerine yaz ortasının bir gecesinde aniden çıka gelirlerse veya tesadüfen evlerinin sokağından geçerlerse; geldiklerine, geçeceklerine pişman olurlar. Sonra da uzun bir süre, başına gelenlerin üzüntüsünü yaşarlar. Zira evlerinin ışıklarının yandığını görürler, önce ışıkları açık bıraktıklarını sanırlar. Kapıyı açmaya çalıştıklarında ise, evin içerisinde birilerinin olduğunu anlarlar. Şayet, evinin kapısını açabilirlerse, ekonomileri iyice perişan hale gelmiş olan bu doğudan gelen ücretsiz misafirlerle karşılaşırlar. Evin esas sahibiyle, işgalci ve kendine göre haklı sebepler gösterenler arasında gelişen bu uzlaşmasız tutumun çözümü için, araya adalet sokulmaya çalışılırsa da, sonuç alınıncaya kadar, davetsiz misafirler, evi zaten terk etmiş olurlar. Zaman içinde bunu kanıksayan yerli halk, sessiz sedasız bir şekilde, ortaya çıkan bu hukuksuzluğu bildiklerinden, bu oldubittiye, ya kendiliğinden teslim olurlar, ya da ufak bir sürtüşme yapılırsa da, daha sonra bu duruma alışılır ve zaman içinde de umursanmaz bir hâl alınırdı. Bu şekilde de yaşanıp gidilirdi işte. Ama bu durum, şimdi, eski Mersin’in kuzeyi tarafında yapılan NATO yolunun hemen üst tarafına düşen evlerde yaşanmaktadır. Söz gelimi, buna benzer bir durum, bizzat, bu yazıların sahibinden ele geçen günlükler incelendiği zaman, Mustafa’nın baba evinin üst katında da yaşanmıştır. Bu nasıl yaşandı: İki katlı evin yaşlı hanımı vefat etmiştir. Yalnız başına kalan baba, bu evin hemen bir kilometre uzaklığında, artık kendi evlerinde oturan gelinlerini ile damadını rahatsız etmek istemez. Kendi başına kalmak için direnmektedir. Bunun üzerine, yaşlı babanın bakımında yardımcı olması için, evin alt katındaki eve, cüzi bir kira karşılığında doğulu bir aile yerleştirilmiş ise de daha sonra, bu aileden yana pişmanlıklar da başlamıştır. Çünkü alt kata yerleşen yardımsever aile!, ne bir gün yaşlı babanın bakımında yardımcı olmuş, ne de selâm vermiştir. Bir süre sonra yaşlı babanın vefatıyla, mirasçılar tarafından üstteki ve alt kattaki dairenin satışı için, üstteki dairenin kapı anahtarı emlakçi ye verilir. Fakat emlakçi tarafından anlaşılamayan bir şekilde, bir süre sonra alttaki kiracıya verilmiştir. Bunun neden böyle olduğu ise sonradan anlaşılmıştır. Evin altında oturan kiracı tarafında emlakçi ye gidilmiş ve üstteki evin alıcısıyız, evi görmek istiyoruz, denilmişti. Emlakçi, anahtarın kendisinden bir dalavere ile alındığını savunduğu zaman, alt katta oturan kiracının foyası ortaya çıkmış oldu. Böylece, üst katın anahtarları, yaşlı babanın öldüğü gün, akrabalara ve misafirlere verilen yemek davetinde, Kız kalesi civarında turistlere gümüş işi ziynet eşyasını satmaktan soluklanmak için,  o gün, öğlene yakın bir zamanda yas evine gelen, ancak başsağlığı bile dilemeyen bu doğulu kiracı tarafından, sonradan evin satılacağını bir vesileyle anlayan kiracı tarafından alınmıştır. Üst kata da göz koyan kiracı evin anahtarını bu şekilde aldıktan sonra, böylece üst kattaki tek daireyi de ele geçirildi. Bu nasıl olmuştu. Emlakçıya müşteri bulunsun diye verilen üst katın dış kapı anahtarları, kiracı aile tarafından, emlakçiden eve talipmiş gibi gidilip, anahtar alındı. Ailenin en büyük kızı kocasından ayrılmış, babasının evinde oturuyordu. Kızı babası plânlayarak üst kattaki evin anahtarını ele geçirdikten sonra, eşinden boşanmış ve kendi yanlarında kalanı kızını, satışa ev sahipleri tarafından çıkarılan üst kattaki eve yerleştirmiş oldu. Kiracı adam, böylece, daha iyi bir şekilde, rahatını sağlamak için, ev sahiplerinin olaydan haberdar olacağı güne kadar, ücret ödemeden eve kızını da yerleştirmiş ve kendisi de alt evde rahatlamış şekilde oturacaktı. Fakat bu olay, mirasçılar tarafından kısa sürede fark edildi. Önce nezaketen durum, bu arsız kiracıya durum anlatıldı. Bu yetmeyince de, evin su ve elektrik abonelerinin kiracıda olmamasından faydalanıldı. Zira her iki evin su ve elektrik abonelikleri de hâlâ, vefat edenin babanın üzerindeydi. İşte bu durumdan faydalanıldı. Vefat eden babanın üzerinde kalmış olan aboneliklerle istenilen şekilde bir çözüm sağlandı. İlgili idarelerine yapılan başvurular sonucunda, evin her iki aboneliği sona erdirildi. Böylece, kısa bir sürede, bu işgalci kiracılar susuz ve elektriksiz bırakılarak, bu işgalci aile, hem üst katı ve daha sonra da utancından alt katı boşaltmak zorunda kaldı. Böyle olumsuz olan, arsızlıklarıyla oldu-bitti yapılarak elde edilen menfaatlerin karşısında, engelleme yapanlar için, bir deyim kullanılır. Bu deyim, “Dinsizin hakkından, imansız gelir” şeklinde kullanılır. Ancak bu deyim yanlıştır. Doğru olanı, “Dinsizin hakkından, imanlı gelir” şeklidir. Hak aramak için kullanılan bu vecizenin doğrusu budur. Çünkü dini olan her zaman için dinsiz olan insandan her haliyle daha üstündür. İşte böyle, akla gelen en son çarelerle, fiilen yapılan işgaller, bir şekilde alınan bazı pratik tedbirler ile çözümlenir, böylelikle, zaten işi başından aşan adalet sağlayan güvenlik güçleri meşgul edilmezdi.

İkinci kesim

Soydaşlar

1950’li yılların başlarında, Marshall yardımlarıyla Türkiye’ye verilen bağış ve kredilerin yerinde kullanılmasıyla, 1950’li yıllarda yapılıp, kısa sürede bitirilen bu dönemde, Şehrin hemen kuzeyinden geçirilen NATO yolunun üst kısmına yerleştirilenler, Kurtuluş Savaşı sonrasında yapılan azınlıklar mübadelesi anlaşmalarıyla Bulgaristan ve Girit’ten getirilmişlerdir. Uzun yıllar yerli halk tarafından özellikle Bulgaristan’dan gelip, yerleştirilenlere “göçmen” ve bir Yunan adası olan Girit adasından getirilip, buralara yerleştirilenlere “Giritliler” olarak lakap takılan bu soydaşlar, sayıca hemen hemen eşit olarak, nüfusun yüzde onunu oluşturuyorlardı. İkamet ettirilen “Giritli”lilerin birçoğu, şimdi neredeyse, şimdiki şehrin nirengi noktası gibi, şehrin tam orta yerine fiilen iskân edilmiş oldular. O tarihlerde yerleştirilen bu soydaşlar, Mersin’in dışında inşa edilen Mersin Devlet Hastanesinin civarında; sağında ve solunda, arkasında bulunuyorlardı. Şimdi, haliyle, bu hastane de şehrin orta noktasında kalmıştır. Devlet Hastanesinin batı yönündeki çevre duvarının hemen yanından geçen, şehrin bu ana caddelerinden olan bu caddenin adı, “Devlet Hastanesi Caddesi” adını taşımaktaydı. Bu caddenin bir ucu güney yönüne doğru, denize kadar uzanır; diğer ucu ise, kuzeydeki Toros Dağları yönüne giderdi. Hastanenin önünden geçen bu cadde, hastanenin hemen kuzeyinden geçen NATO yolunu keserek aştıktan sonra, adını “Kuva-yı Milliye” caddesi adını almaktadır. Devlet Hastanesinin hemen köşesinde kesişen bu kavşağın karşı tarafında ise, Karayolları Beşinci Bölge Müdürlüğü arazisi içindeki bina ve bir takım atölyeler bulunmaktaydı. Karayolları Beşinci Bölge Müdürlüğü arazisi içindeki binalar, yapıldığı yıllarda, şehrin en geniş yapı topluluğuydu. Şehre bir görevle gelenlerin misafirhanesinden faydalanmaya çalıştıkları bu bina topluluğu, şehir merkezinin dışında yapılmış iken, sonradan, şehir, kuzeye ve batıya doğru geliştikçe, il merkezi haritasının tam ortasında kalmıştır. NATO yolunun kuzeyine çıkılmamak kaydıyla, şehrin Giritlilere ayrılan yer; Devlet Hastanesinin dayandığı NATO yolundan güneye, denize yönüne tam dik olarak uzanan yolun yedi yüz metre boyunca, sağlı sollu olarak yer alan bu toprak parçası, Giritli dostlarımıza 1935’li yıllarda metrekaresi 25 kuruşa satılmıştı. Girit göçmenleri, 1923 Yılının Ocak ayı sonunda yapılan Türk Yunan Mübadelesi sözleşme ve protokolüne dayanarak tam bir yıl sonra getirilmişti. Devlet Hastanesinin güney ve batı tarafı yönünde, şimdi Ticaret Anadolu Lisesi ve Erkek Sanat Lisesi olan kısmını da içine alacak şekilde, takriben iki kilometre ötesinde, halk arasındaki adıyla “Müftü Deresi” tabir edilen yere kadar olan arazi parçası ise, zeytinliklerle kaplıydı. Tabii, okulların hemen kuzeyinden geçen NATO yolunun hemen üzerindeki takriben elli dönümlük bölümünde ise, en az elli yaşındaki zeytin ağaçları bulunuyordu. Bu bölüm, 1975’e kadar “zeytinli bahçe” adıyla anılırdı. Şehir halkı, daha sonra adı işçi bayramı olarak anılan ve böyle de bilinen bir mayıs bahar bayramının erken saatlerinde zeytinliğe gelir ve her bir zeytin ağacının altına düşen gölgeliğinde, bir aile kendine yer bulurdu. Sabahın erken saatlerinde buraya gelen halk havanın kararmaya başladığı saatin sekizine kadar, işgal ettiği yerde eğlenir, yer içer, kimseye dalaşılmadan günün sonu gelir, akşamın karartısı başladığında ise aile bireyleri kamıştan yapılan sepetlerine artan piknik malzemelerini koyar, yere serdikleri çul ve kilimlerini doldurduktan sonra, evlerinin yolunu tutardı. Ama bir mayıs işçi bayramı 1973 yılında gelip te, kendilerini devrinin halk iktidarı olarak kabul ettirenler tarafından, doğudan getirilen fakir güney doğu halkının ve işçi hakları kültürünün palazlandırılmasıyla 1975’ten sonra, zeytinli Bahçe kalmadığı gibi, artık halk bu şekilde, pikniklerde geçirilen bir bayram kutlaması da yapamaz oldu. Ayrıca bunun yanında, inşaat müteahhitlerinin, yolun üst tarafına da arsa karşılığı bina yapmasıyla, bu yerler, 1980’lerden sonra tamamen piknik dışında kaldı ve kullanılamaz oldu. Bu yerler, hatta NATO yolunun hemen üstü, Toros Dağları eteklerine kadar, güneydoğudan gelen halka tahsis edildi. Şimdi de, tüm ülkenin medyadan da izlediği şekilde, neredeyse Toros Mahallesinden, şehrin Adana yönünden girilen kısma kadar olan yerlerde, devletin polisine taşla kafa tutan insanlar, ta 1973 yılında; o zamanlardan yerleştirilmişti.

Üçüncü kesim

Menderes evleri

NATO yolunun hemen üzerinde yer alan bahçeler, Girit adasından gelen ve halkın “Giritli” olarak adlandırılan soydaşlara verilmişti. Şimdi, bu yola iki yüz metre cepheli Karayollarına bağlı Beşinci Bölge Müdürlüğünün arazisi ise, artık tam ortada kalmıştır. Enine doğru yüz metre, NATO yoluna paralel olan uzunluğu da, üç yüz elli metreyi bulan Karayolları Genel Müdürlüğüne bağlı Beşinci Bölge Müdürlüğünün yer aldığı arazi parçasının, tam kuzeyi ile batı ve doğusundaki arazi ise tamamen Giritli’lerindi. Ve bu soydaşlarımız tarafından, kendilerine verilen bu yerlerde yetiştirilen zeytinlik, narenciye ve sebze bahçeleriyle, bakla ve nohut ekimi yapılan tarlalar oluşturmuştu. Denilebilir ki, Mersinliler yeşillik yemeyi, Giritlilerden öğrenmiştir. Bu iddia da mübalağa yoktur. Bölge Müdürlüğüne ait batısı yönündeki çevre duvarının hemen doğu yanından Gözne, Bekir alanı ve Arslanköyü istikametine giden yolun doğu tarafına düşen kısım da Giritlilerin idi. Giritli’lere verilen buradaki arazi parçasının bir tarafının, yani, ana cadde olarak adlandırılan NATO yoluna bakan sınırın uzunluğu altı yüz metre, bu ana caddeden kuzey tarafına düşen arazinin eni ise en az iki yüz metreydi. Sonradan, bu kısmın yoldan sonraki yüz metrelik kısmı, 1950-1960 yılları arası iktidarının Başbakanı olan Adnan Menderes’in adına izafeten Menderes evleri olarak kooperatif şeklindeki bir siteye tahsis edilmişti. 1959-1965 yılları arasına gittiğim ilkokul ise, Menderes evlerinin hemen iki yüz elli metre üstünde, kuzeyi tarafında yer alan Kuva-yı Milliye ilkokulu ise, bölgenin tek okulu olarak 1957 yılında yapılmıştı. Çevreden okula gelenler, yaya olarak gidip, gelirlerdi. Teyzemin en büyük oğlu da, okul çağına gelince işte bu okulun öğrencisi olmuştu. Hemen güney doğusu istikametindeki, ara sokaklardan kıvrıla döne gidildiğinde, evden yaklaşık yedi yüz metre uzaklıktaki bu okula gidip gelmek için muz ve narenciye ağaçlarıyla donatılan Menderes evlerinin yanından geçilir, muzların olgunlaşıp olgunlaşmadığı yan gözlerle gözlenirdi. Teyzemin oturduğu evin yeri, NATO yolu bitişiğine olan uzunluğu altı yüz, eni yüz elli metre olan arazi parçası içinde yer almaktaydı. “Adnan Menderes” evleri, evin olduğu yerden, batı yönünde ve hafifçe sağa yönlenerek durulduğunda, evin tam karşısında yer alıyordu. Yüz elli metre eni ve altı yüz metre uzunluğu olan bu arazi parçası, Girit’ten gelen “Ökçem Ailesi”ne, yirmi kuruşa, o zaman için, cüz’i bir para karşılığında verilmişti. Çocukluğumu ve teyzemin yeni yaptırdığı evini; teyzemin çocuklarını iyi hatırlıyorum. Çünkü Karayolları Beşinci Bölge Müdürlüğünde işçi statüsünde hademe olarak çalışan babam, NATO yoluyla, güneyden kuzeye giden “Devlet Hastanesi” caddesinin kesiştiği, Karayolları Beşinci Bölge Müdürlüğüne ait bahçe duvarının köşesine yerleşmiş; oturttuğu üç tekerlekli tahta arabasında, ilkbaharın ortalarında havaların ısınmaya başlamasıyla, buz kalıplarının arasına yerleştirdiği şehir gazozunu, boş vakitlerinde satmaya başlamıştı. Böylece, hademelik maaşından başka sağladığı nafakayla, akşam karanlığında eve dönerdi. Buz kalıpları arasında soğutularak yapılan gazoz satışları, kışları da marul ve yeşil sebze satışına dönerdi. Bu yerin hemen karşısında ise, Ökçem ailesinin, müstecir Araplarca işletilmek üzere kiralanan yüz elli dönümlük arazi parçası bulunmaktaydı. NATO yoluna iki yüz elli metreli cepheli olan bu arazinin çevresi, bir sıra halinde ve bütünüyle, “zehirli dikenli çit akasyası” denilen (Bu akasya türü, bazen boyu dört metreyi aşabilen, üzerinde uzun ve sert beyaz rengiyle bir çuvaldız büyüklüğündeki dikenleri olan, sarı mine büyüklüğünde çiçekler açan, aynı zamanda üzerinde yeşil renginde boncuk küçüklüğünde yaprakları olan bir tür çit ağacı) bir ağaç türüyle kaplıydı. Bu doğal çitli bahçenin içine girenler, arazinin tam ortasından geçen küçük bir dereyi karşılarında bulurlardı. Bu dere, fazla derin olmayan ve arazinin ortasından geçerken, Toros Dağlarının eteklerinden doğan suları taşımaktaydı. Dikenli çit ağaçlarının ortasında kalan bir tarafı turunç ağaçlarıyla kaplı, bir tarafı zaman ve mevsimine göre ekilen patlıcan, fasulye, domates tarlaları, bu derenin getirdiği temiz dağ sularıyla besleniyordu. Derenin batı tarafı ve Menderes evlerinin önüne kadar gelen arazide domates ve patlıcan ekimi, derenin doğu tarafının yarısı domates, patlıcan ve sırık fasulye olarak ekiliyordu. Diğer yarısıysa, nedense aşılanmamış veya aşıları ihmal edilen turunç ağaçlarıyla kaplıydı. Ama Giritlilerin kendileri bahçecilik işlerini bizzat yapmazlar, kendileri bizzat hizmet ve alım satım ticaretiyle uğraşırlardı. Giritli’lere mübadele sonrasında verilen bu yerler; o zamanlar, çoğunlukla babadan evlada geçen ve geçimlerini bahçecilikten elde eden fellâhlara kiraya verilmekteydi. Giritten gelen Ökçen ailesi ise, bu ailelerden birisiydi. İnşaat demiri ticaretiyle uğraşmaktaydılar. Kendilerine mübadele sırasında verilen gözlerden uzak bu gizli bahçe içinde belli aralıklarla dikilip, büyütülen turunç ağaçlarının aralarına, hadde hanelerden kota ile alınan ve geceden getirileni çekme inşaat demirleri, saç ve köşebent mamulleri, bir iki gün bekletildikten sonra nerelere gönderildiği anlaşılmayan bir şekilde, yine bir gecede gönderilirdi. O tarihlerde, demir mamulleri genelde yurt dışından ithal edildiğinden veya yurt içindeki hadde hanelerden ancak tespit edilen bir kotayla alınabildiğinden, demir ticaretiyle uğraşanlar da, piyasanın ihtiyaçları için alınan demir mamullerini stoklayıp, satmak suretiyle, ticaret mallarını bu şekilde değerlendiriyorlardı. Ailenin, dönemin iktidarı olan Demokrat Partinin İl Yönetim Kurulunda aktif politikaları olduğundan, bu sayede kendilerine, böyle bir nimet-i fırsat verilmişti. Çünkü her mahalle köşesinde bir zengin çıkarmak, baştaki iktidarın liberal bir politikasıydı. Sabah kalktığımızda ise bu inşaat malzemelerinden bir eser ve iz görülemezdi. Malzemelerin kaldırıldığı yerdeki izler, öyle yok edilirdi ki, buraya ne zaman demir konurdu, sonra da ne zaman kaldırıldı, hiç anlaşılamazdı. Yani, turunç ağaçlarının araları, gözlerden ırak olan en doğal gizli bir stoklama ve dağıtım alanıydı.

Dördüncü kesim

Mersin merkezine kaçış

1950 yılında evlendikten tam dört yıl sonra Gülnar ilçesinden göç eden teyzem ile eniştem, Mersin iline göç ettiği yılın Temmuz ayının başından itibaren kiracı olarak tuttukları tek odalı evlerde geçen dört yılın sonunda, tam üç ev değiştirmişlerdi. Son olarak kiraya geçilen dördüncü evin hemen ilk aylarında, şehrin kuzeyinden geçen NATO yolunun hemen üstündeki Ökçem’lerin yeri olan ve zehirli dikenli bitkilerinden meydana gelen doğal çitlerin ortasındaki turunç ağaçlarıyla kaplı toplam elli dönümlük arazi parçası, içine üç daireli ve içinde sekiz, dokuz ağaç dikilebilecek şekilde parselli arsalar haline getirildi. 1958 yılının hemen başında, söz konusu yerde, parsellenmiş olan, batı kenarı yönündeki arsalardan NATO yoluna yetmiş beş metre uzaklıkta olan arsalardan bir tanesi olan yüz altmış dokuz metrekarelik olan bir arsa alınarak ilk defa bir mülk sahibi olundu. Şehir, bir şantiye haline geldiğinden, eldeki birikmiş paralara rağmen, alınan arsanın maliyeti, Uslu ailesinin hesapladığı alış fiyatının çok üzerine çıktı. Dışarıdan alınan devamlı göçler, arsa fiyatlarını da mütemadiyen arttırıyordu. Teyzem, 1948 yılında askere gidip, ikinci Dünya Harbi endişesiyle tam üç yılı aşan bir zamandan sonra terhis edilen amcasının oğluyla 1950 yılında evlendirilmişti. Eniştem, hiç müzik aleti çalmadığı halde askerliğini yaptığı Gelibolu’daki birliğinde, dağıtıldığı birliğin bando takımında eline tutuşturulan klarnet ile iyi bir klarnet ustası olmuştu. Fakat bu tarihlerde, düğünlerde gırnata (klarnet) çalmak, sadece aptallara aitti. O yüzden, askerlik öncesinde öğrenilen sanat yapılmalıydı. Zaten onun için, devamlı nüfusu artan şehrin giyim ihtiyacını karşılamak için Mersine göç edildi. Bu tarihlerde terzilik mesleği iyi para kazandırıyordu. Bu yüzden, teyzem de, valiliğe bağlı olarak faaliyet gösteren ve çeşitli sanat faaliyetlerinin gösterildiği Halk Eğitim Merkezine giderek, kadın terziliği kursuna katılmış, altı aylık kursun sonunda, iyi bir kadın terzisi olmuştu. Annemin dediğine göre, askerden terhis edildiğinde, eniştemin, askere gitmeden önce babasının yanında şalvar ve mintan dikecek kadar terziliği vardı. Fakat eniştem, öğrendiği zanaat derecesiyle, bir kişiyi besleyecek kadar bir para kadar evine para getirmekte zorlanıyordu. Geçim parası getirmekte zorlandığı için de, teyzem, eniştemle evlendikten daha on altı ay geçmeden, 1952 yılında henüz dört ay önce doğan kucağındaki Mustafa’sına aldırış etmeden, eniştemi, onun askerlik arkadaşlarının olduğu ve o aralarda terzilik yaptıkları İzmir ilinin Balçova beldesine altı aylığına, terzilik sanatının püf noktalarını iyice öğrenmesi için gönderdi. Bu sebeple teyzem, aynı zamanda emmisi (amcası) olan kayın babasını oldukça öfkelendirdi. Öyle bir öfke ki, Gülnar pazarına satılmak üzere, köyden getirilen bir cingil (köylüler çingil derlerdi) yoğurt bile, bundan sonra geline parasız verilmeyecekti. Kayın baba bu yarım kiloyu geçmeyen yoğurdu, kasabadaki tek torunundan esirgedi. Bir cingil yoğurt, teyzem “parasını sonra veririm” diye, yalvarmasına rağmen, parasız verilmedi ve birkaç yardımsever komşudan borç alınan ve bu suretle güçlükle bulunan parayla alınabildi. Ve Mustafa’nın karnı çoğu zaman, Gülnar’ın kış günlerinde yağan kar ve eşi İzmir iline gitmeden Kayın babadan oğul hakkı olarak köyden gelmiş olan, halen bitmemiş olan yarım güğüm pekmezin karışmasıyla,  o da kar yağdığı zamanlarda elde edilen “karlı pekmez” ile, köyden evvelce gelmiş olan bir çuval buğdaydan yapılan saç yufkası ve yine, komşulara yıkanan çamaşırlar karşılığında alınan ücretlerle, pazardan alınan sebze ve meyvelerle doyurulmaya başlandı. Çünkü çocuk, üç ay sonunda annesinin sütünü almaz oldu. Bunun nedeni şuydu: Teyzem, kış günü olmasına rağmen, bir besin temini için koşuşturmaktan terliyordu. Terli vücuttan ve haliyle, terli göğüslerden alınan süt, çocuğun karnını sürekli bozdu. Bebek, anne sütünü bu yüzden bir daha emmedi. Sonuçta öfkeler arttı. Kayın baba ile gelin arasındaki içten içe yapılan buğuzlaşmalar en sonunda dışa çıktı ve iş karşılıklı restleşmeye kadar vardı. Böylece mütemadiyen tekrar eden bir öfke daha ortaya çıktı. Geleneklerle, her zaman olan gelin-kaynana kavgası, bu defa gelin-kayın baba davasına döndü. Fakat olan da, bebek Mustafa’ya oldu. Yetersiz beslenen çocukta, kas bozukluğu başladı; hastalık, önce gözlerine vurdu ve neticesinde bir gözü iç tarafa doğru bakar hale geldi ve iç  şaşılık başladı. Parasızlıktan Mustafa’nın sol gözünün ameliyatı yapılamazdı, ortaya çıkan kusur da Allah’ın takdiri olarak görüldü. Bunda sonra, çok kısa bir zamanda ikinci bir kusurun daha ortaya çıktığı görüldü. Kas zayıflığına uğrayan Mustafa, sarsıla sarsıla emeklemeye başlamıştı. Bu rahatsızlık, eniştemin altı ay sonra Gülnar ilçesine kesin dönüş yapmasıyla tedavi edilmeye başlandı. Hastalık, zamanla geriledi ve dört beş sene içinde de tamamen geçti. Bunun sonucunda, küçük Mustafa, dört buçuk yaşına gelinceye kadar, kas zayıflığından ötürü, sarsıla sarsıla yürüdü. Bu nedenle çocuğa, yürüyüşünden dolayı, mahallenin akran veya biraz daha büyük çocukları tarafından, sarhoş çocuk diye lakap takıldı. İşte böyle bir öfke, bu sonuçları doğurdu. Bu öfkenin neticesinde biriken dışa vurumlar ve yan neticeleri, çocuğu az daha felç edecekti. Fakat sonradan, eniştemin gelmesinden iki sene sonra, kayın babaya duyulan bu öfke miydi, yoksa öğrenilen terziliğe karşılık mütenasip bir gelir sağlama endişesiyle miydi bilinmez, ama kuvvetli bir ihtimal, dönemin iktidarının başlattığı kalkınma hamlesiyle şehirlerdeki kazançtan pay alma yarışı; teyzemin, eniştemi Mersin’e taşınması hususunda ikna etmesiyle sonuçlandı. Gelinin, kayın baba ve kaynananın öfke şimşeklerini üzerine çekme pahasına, oğullarının ikna edilmesinin sonucunda, Mersin merkez ilçesine yapılan yüz seksen kilometrelik göç; daha sonra, Mut’ta evlendirilen annemle babamı da Mersin merkez ilçesine taşımış oldu. İleriki tarihlerde, eniştemin babama, Karayolları Beşinci Bölge müdürlüğünde bulduğu, hademelik işi de olsa, böylece babamın Mut’taki kaysı bahçeleri ameleliğinden kurtarılmasını, annem, teyzemin kulağını çınlatarak çocuklarına hep anlattı, durdu.

Beşinci kesim

Rençper Araplar

Fellahların çiftçilik yaptığı ve mevsimine göre yetiştirdikleri tarlanın genişliği yetmiş beş dönüm büyüklüğündeydi. Bahçenin hemen karşısındaki turunç ağaçlarının yanında Giritli Ökçem ailesinden satın alınan yaklaşık yüz altmış dokuz metre karelik arsanın içine, 1958 yılının ilk aylarında yapımına başlanan ve Mayısında iki göz odadan ibaret olarak bitirilen eve yerleşildi. İçinde tuvaleti bile olmayan ev bittiğinde, teyzem için en güzel evlerden biri olarak görüldü. Yontma beyaz kireç taşından yapılan evin kuzey yönüne ayrıca bir kapı daha açılmıştı. Kapının açıldığı tarafa, çam ağaçlarının kabuk kısımları yontulup, düzeltilerek, biraz et kalınlığı verilerek biçilmesiyle elde edilen tahtalardan faydalanılarak, kuzey yönünde açılan kapıya bitişik olacak şekilde, beş metre kare büyüklüğünde, ahşaptan bir mutfak oturtuldu. Mutfağın yan duvarları, eğri büğrü biçilen çam ağaçlarının dış yüzeylerinden yarım santim olarak tıraşlanan, en kaba yongalarından yapılmıştı. Tahtaların üst üste getirerek çakılmasıyla elde edilen tahta duvarın aralıklarından göz uydurularak bakıldığında, içeriden dışarıya veya dışarıdan mutfağın içine bakıldığında, rahatlıkla görülebilirdi. Mutfağın tavanı ise, yirmi santim aralıklarla konulan kavak ağaçlarının üzerine serilen ziftlenmiş kalın kâğıtla kaplanmıştı. Mutfağın tavanına, ters tavan denilen bir kontrplak dahi konmamıştı. Ziftle kaplı kalın kağıdın, güneşli havalarda aldığı sıcaklığı altına geçirme özelliğinden dolayı, özellikle yaz aylarında, dışarıdan içeriye doğru güneşin sıcaklığı geçerdi. Bu yüzden çatının sıcak oluşu, çevrede bulunan zehirli, zehirsiz yılanların dolaştığı bir yer olmuştu. Tavana, aralıklı tahta dilmeler yerleştirildiğinden, buraya yerleşen yılanların iki gayesi vardı. Birincisi, tavandaki siyah ziftle sıvanmış kalın kâğıdın, güneşin verdiği sıcaklığı mutfağın içine vermesiyle içeriye yayılan sıcaklıktan yararlanmak, ikincisi de içeride içilecek bir süt kabı aramaktı. Barakadan yapılan bu garip mutfağın hem yan tarafında ise, kerestecilerden alınan ve yine, hızar atölyelerinde imal edilen narenciye sandığı için kullanılan çam ağacı tomruklarından tıraşlanarak elde edilen, o tarihlerde, çoğu ailelerin de bu amaçla kullandıkları tahtalarla yapılan bir bulaşık odası yeri daha yapılmıştı. Tuvalet ihtiyacı ise, evin beş metre uzağındaki bir turunç ağacının hemen yanındaki toprağa kazılan bir çukurda görülürdü. Toprağa açılan çukurun üstü, altı görülemeyecek şekilde ortasına bir delik açılan tahtalarla kaplanırdı. Bunun üzerine de oturtulan yüksekliği iki metreye yaklaşan, bir metre kare genişliğinde ve tipinde, tahtadan, boyuna uzun ve bir metre karelik yüz ölçümünde, kutu gibi yapılan helalarda ihtiyaçlar görülmekteydi. Bu uyduruk helanın üzeri, havalandırma amacıyla tahtalarla da çoğu kez kapatılmazdı. Bu uyduruk yapıya, ihtiyacını gidermek için girip, tam deliğe uygun biçimde çömelen evin o andaki misafirlerden bir amcanın, bir ikindi vakti öncesinde aniden gelen rüzgârın etkisi sonucunda, tahtadan yapılmış tuvaletin yana devrilerek düşmesiyle, helâda çömelir vaziyette açığa çıkması, uzun bir zaman konuşulup, durmuştu. İhtiyacını bu tahta yapıda görmeye çalışanlar, kışları nemli soğuğa ve tavandan gelen yağmur damlalarına pek kulak asmazdı. Zaten, buna da pek aldırış edilmezdi. Çünkü bu yıllarda, halkın büyük çoğunluğu bu şekilde yaşayan bir görgüye sahiptiler. O yıllarda şehrin iç kısımlarında, avluların içerisine, Mersin il merkezine göçebe olarak gelen ailelere kiraya verilmek için oturtulan en az dört hane (ev) insanının ihtiyaçları da böyle karşılanırdı. O nedenle, avlunun uzak bir köşesine kondurulan helalar, avlu içinde yaşayan insanlar tarafından yadırganmayan, kiracıların da alıştıkları pratik bir uygulamaydı. Sonuçta, hela yeri de böyle yapıldı. Hiç olmazsa, tek bir aile burada ihtiyaçlarını giderecekti. Banyo ihtiyacı için ise, daha değişik bir şekilde yer hazırlandı. Yetişkin bir insan elinin orta parmağı uzunluğuna ulaşabilen zehirli dikenlere sahip, insanın bir yerine battığı zaman da, yıllarca insan vücudunun içinde çürümeden kalabilen, dikenli çit akasyası   kullanıldı. Boyu dört metreyi aşabilen, bu çit akasyaları, banyonun koruma duvarı olarak kullanılacaktı. Bu ağaçlar, greyderlerin söktüğü bir kilometre ötedeki başka bir turunç bahçesinin etrafından getirilmişti. Getirilen bu beyaz uzun dikenleri olan ağaçlar, evin dış yüzüne yerleştirilen tahta baraka mutfakla, evin yontma taşlı duvarından ortaya çıkan iç köşe boşluğuna, dikine olarak duvara dayatıldı. Böylece, zaten hiç kimsenin geçmemesiyle, etraftan bakıldığında iç kısım görülmeyecek şekilde, geçici bir banyo yeri elde edildi. Ortaya çıkan banyoda, temizlik ihtiyacı görülmeye başlandı. Evin bulunduğu yerin, doğu yönündeki takriben yetmiş beş dönümlük, turunç ağaçlarıyla ve dipleri yabani otlarıyla kaplı bu alanın, sahipleri tarafından inşaat demiri stoklanmak amacıyla, bilerek başıboş ve sahipsiz bırakılmasına karşın; batı tarafındaki yetmiş beş dönümlük alan ise sebze yetiştirilmesi için, Ökçem’ler tarafından Araplara müstecir olarak kiraya verilmişti. Bu sebze bahçesi, yerli halkla girişilen bir ağız dalaşında, kendini bilmez bazı aile çocuklarının, Arap oğlu “Arabuşağı” diye kızdırdıkları, yedi çocuklu, dokuz nüfuslu bir fellâh aile tarafından işletiliyordu. Okuyucunun iznini alarak Çukurova’ya yerleşmiş olan Arapların tarihi hakkında bazı açıklamalar yapmada fayda vardır: Daha 1800 yılına kadar Çukurova’da tüccarlık amacıyla gelen Arap’lardan başka bir Arap topluluğu yoktur. Araplar, en fazla Suriye’deki Şam şehrine kadar yerleştikleri görülür, daha kuzeye ise geçmezlerdi. Tarihe bir göz atılacak olursa, Osmanlı hakanı olan II. Mahmud’un zamanında, Mısır eyaletinin işgal edilmesi üzerine, Napolyon tarafından işgal edilen Mısır’ı kurtarmaya gönderilen ordu içinde gönüllü bir askerdi. Ocak’tan yetişmeydi. Okuryazarlığı bile yoktu, ama zekiydi. Yaratılış olarak sahip olduğu askeri yeteneğiyle işgalcilerden kurtarılan Kahire’nin başıbozuk askerini disipline aldı. Gösterdiği başarısına mükâfat verildi ve 1804 yılında Mısır’a vali yapıldı. Valiliği sırasında, gösterdiği önemli hizmetleriyle değerli bir devlet adamı olduğunu gösterdi. Böylece, Mısır’daki Kölemen beyleri ortadan kaldırıldı. Fransızların desteğiyle burada kuvvetli bir ordu kurdu, tarıma önem verdi ve bu suretle Mısır’ın kalkınmasını sağladı. Sultan ikinci Mahmud, Yunanistan’daki Mora isyanı üzerine, Kavalalı Mehmet Ali Paşa, kendisinden yardım istenilmesi üzerine, Mora ve Girit Valiliklerinin de kendisine verilmesini şart koştu ve bu teklifinin zor da olsa kabul edilmesiyle, Mora isyanını bastırdı. Ancak, ancak bu valilikler verilmeyince de kendisine kaypaklık yapıldığını düşünerek, Osmanlı’nın Rusya ile yaptığı savaşlarda Sultan’ın yardım talebine cevap bile vermediği gibi, yapılan bu kalleşliği bahane ederek, Suriye’yi de Paşa yaptırdığı oğlu İbrahim’in aklına girip, Suriye’yi aldırdı. Oğlu daha azgın çıkmıştı. Çünkü oğul İbrahim Paşa, Suriye’yi zapt ettiği gibi Adana ve Konya’yı, üzerine gönderilen Osmanlı güçlerini perişan ederek aldı. Oğlunun bu yardımlarıyla Mehmet Ali Paşayı durdurabilecek bir güç artık kalmayınca, İstanbul’da üzerine çöreklendiği tahtından olacağını düşünen Sultan İkinci Mahmut, bu defa Ruslardan yardım istedi. Bu isteğini, art niyetler besleyerek, seve seve kabul eden Rus donanmasının İstanbul önlerine gelmesinden korkan kıskanç İngiliz ve Fransız devletleri, Osmanlı’yı, Mısır’da hükümranlığını ilan eden Mehmet Ali Paşa ile Kütahya’da yaptırdıkları bir anlaşma ile barıştırdılar. İmzalanan barış antlaşmasıyla, Mehmet Ali Paşa’ya Mora, Girit ve Suriye valiliği, oğul İbrahim Paşaya’da önceden verilen Cidde valiliğine ilâveten Adana Valiliği verildi. Özetle; birinci dünya savaşının tam yüzyıl öncesinde bir ona, bir buna dönülerek, söz gelimi, zora düşenin yılana sarıldığı gibi, bir o devlete, bir bu devlete yanaşmasıyla, Osmanlı’nın başı iyice dönmüştü. Osmanlının gücü iyice zayıflamıştı. Böylece Mısır’da, Fransızların kışkırttığı isyancılara karşı kurtarılması için üzerlerine Mehmet Ali adındaki bir asker gönderilmişti. Bu kişi isyanı bastırıp ta, Paşa olduktan sonra, bu defa, kendisinden istenen yardım taleplerinden dolayı gururlandı. “Ya Hu ben ne oldum” diyerek başına buyruk hareket ettiği gibi, “Kendisine gösterilen itibarı” da suç işleme hürriyetim var” deme düşüncesinden hareketle, “-Bir de ben gideyim, şu Osmanlının başına dert olayım” deyip, yukarıdaki anlatılanları ortaya çıkarmıştır. Böylece, Osmanlı, kendi paşasını, başına dert almıştır. Bu nedenle, hakkı olmayana fazla itibar göstermemek, hayatta en önemli bir ilke olmalıdır. Sonuç olarak, gururu fazla kabaran Kavalalı Mehmet Ali Paşanın emriyle, oğlu İbrahim Paşa, Kütahya önlerine kadar, başkaldırdığı Osmanlı’yı Kütahya önlerine kadar sürer. Tabii bu arada, Osmanlı’nın üzerine sürdüğü ordusunun da beslenmesi icap etmektedir. Bunun için de, develere yükleyeceği ve ordusuna götüreceği azık yerine, ordusunun geçeceği yerlere yerleştireceği ve oralardan kaldıracağı ürünle orduyu beslemesinin daha akıllıca olacağına hükmeder. Ve önüne kattığı Mısır Kıptilerine ve geçtiği yoldan aldığı Sünni Lâskîye Araplarına, gidilecek yerlerde cennet bahçeleri vâdinde bulunarak, bunları Çukurova’ya yığar. Bu insanlar çiftçidir. Çukurova’da ziraat yaparak, İbrahim Paşa’nın ordusunu beslemeye başlarlar. Yani, bu bölgeye gelen insanlar, ordunun beslenme ihtiyacı için yerleştirilmişlerdir. Bu birinci görüştür. İkinci görüş şudur: İbrahim Paşa, Osmanlı’dan işgal ettiği topraklarda kalıcı olacağını sanmaktadır. Bu yüzden, tabiiyetinde bulunan Mısır Kıptileriyle, Suriye Devletinde bulunan, Sünnî Lâskîye Araplarını kalıcı olarak Çukurova’ya ikamet etmek zorunda bırakmıştır. Çünkü Kütahya anlaşmasıyla gerisin geriye dönerken, Çukurova’da bıraktığı Müslüman Lâskîye Arapları ile mısır Kıptilerine kızarak ve arkalarından gelmek isteyenleri de tehdit ederek getirilen yerlere, geri götürmek istememiştir. Bu kuvvetli olan bir ihtimaldir. Özellikle, geriye götürmemekte haklıdır, zira Kıptileri Mısır vilayetinden uzaklaştırmakla, bir yerde, burada idare ettiği halkın meselelerini de küçülterek kurtulmuştur. Bunların aksine olan bir görüş daha vardır: Belki, Çukurova bölgesinin doğusu olan Adana ilinde Mersin ili sınırlarına kadar olan yerde İbrahim Paşa’nın güdümünde Araplar getirilmiş olabilir. Fakat 1805 yılına kadar yüz haneyi geçmeyen bir balıkçı köyü olarak anılan Mersin halkının bir kısmının, şimdiki Hatay ilinin merkezi Antakya ilinin denize en yakın yeri dolan güney batısındaki deniz kıyı ilçesi olan Samandağ ile hemen doğusunda bulunan Harbiye semtindeki mesire yerinde bulunan Araplar olduğu muhtemeldir. Zira daha 1805 yılında yüz haneli bir Arap balıkçı köyü görünümde olan Mersin’deki Arapların bir kısmının balıkçılık, bir kısmının da daha verimli olduğuna kanaat getirerek denize sahili de olan “Karaduvar” mahallesinde bulunması dikkate alındığında, bu daha doğrudur. Çünkü Mersin’in tam içine yerleştirilen ve sadece balıkçılıkla uğraşan, Samandağ köylüleridir. Fakat Mersin’den Tarsus ilçesine giderken, şehir merkezinden on beş kilometre sonra güneye sapılarak inilen deniz kıyısındaki “Kazan” beldesinin “Karaduvar” mahallesine yerleşenler de ziraatla uğraşan Araplarda Suriye ve Antakya şehir merkezinin Harbiye semtine yerleşmiş olanlar, Nusayri Arapları’dır. Zira sözü edilen bu mahalleye yerleşenler, “sadece balıkçılık etmekle karın doymuyor, “içtiğimiz boğma rakının yanında biraz da marul, maydanoz ve roka gibi yeşillik de gitmesi gerekir” diyen Fellâhlar, Antakya’nın Harbiye mahallesinde yetiştirdiklerinin aynısını, “Karaduvar” mahallesinde de yetiştirmek suretiyle, aynı zamanda, Mersin’in bu tür ihtiyaçlarını karşılamayı ilke edinmişlerdir. Zira Antakya’nın Harbiye semtine gidilecek olursa, burada hafta sonunda kendi aralarında eğlenen Arapların başlarına koydukları boğma rakı şişeleriyle oynamalarıyla böyle bir iddiada bulunanlar daha iyi anlaşılacaktır. Diğer taraftan, Mersin’e gelen ve bir dine bağlı olmadan yaşamaya çalışan Arapların, rençper oluşlarından dolayı fellâh denilmesi bundandır. Bir dini temsil etmeyen şekilde ihmal ettikleri ibadetleri, ya Hristiyan Arap iken boş verdiklerinden veya mısır Kıptileri oluşlarından dolayı bir din kültürüne sahip değillerdi. Ayrıca bu tür Arapların bir özelliği de Türklerin Şamanizm âdetinde olduğu gibi, bahçelerinin bir köşesine sakız ağacı dikerek, büyüttükten sonra gelişen sakız ağacı dallarına bez parçaları bağlayarak, dilekte bulunmalarıdır. Fakat şimdiki Mersin Araplarının bu özelliklerine bakılmaması icap eder. Çünkü içlerine girildiğinde hoş ve sevimli insanlardır. Artık yerli halk haline gelmiş olan ister Gülnarlı, ister Mutlu, isterse Giritli olsun, çocuklarını belki de başlarından savmak için seve seve, ayırt etmeksizin verirler ve toplumla kaynaşmak isterler. Bu yönüyle göçmenler gibi kapalı bir kutu değildirler. Evet.. o zamanlar, bir elindeki “embel”i, karasabanı çeken öküzlerin artlarına  dürtükleyerek idare ettikleri öküzleri koşturarak toprağı sürdükten sonra, bu yerlere mevsimin son ürünü olarak dikilen sırık fasulyeleri arasında, babalarını Halil amca diye bildiğimiz bu fellâh ailenin bazen oğlanlarıyla saklambaç, fırsat buldukça da “Yüksel” veya küçük kız kardeşi “Hülya” ile bazen de ziyaretlerine gelen akraba Arap kızlarıyla kaçamak güreş oyunları yapardık.

Sırf bu yüzden, Kurdali Mahallesinin hemen güney yönüne düşen mahalledeki evimizden kuzenlerimle görüşeceğimi bahane ederek sık sık kaçardım. Teyzemin bu yeni evinin temel komşusu ve hemen önlerindeki tarlanın müsteciri olan bu Arap çiftçi ailesinin kız çocukları ile gönül eğlendirmeye gelirdim. Ailenin en küçük kızlarından büyüğü olan Hülya, benim için ulaşamadığım, sarı lepiska saçlı, sarışın, iri ve bal renkli gözleri olan, mütenasip yüz güzelliğine sahip  bir kızdı. Küçük olan Yüksel ise, yaşça eşit olan kuzenim Mustafa’ya, daha büyük ablaları olan Aysel ve Ayten ise bizden epeyi büyük olan dayımıza içten içen talip oluyorlar, önlerinde kırıtıyorlardı.

Altıncı kesim

Bulgar göçmenleri

Bulgaristan göçmenleri yurtlarından kaçarak, ancak parasız pulsuz bir şekilde gelebildiklerinden oldukça fakir ve sefildiler. Ama azınlık olma ve gelinen bu yerde, birbirlerine yardım etmeleriyle bu durumlarını belli etmeyen bir gurura sahiptiler. Fabrikalarda çalışan bu sınıf, belki geldikleri yerlerde, fabrikalarda çalışan işçi sınıfı olduklarından ve belki de geldikleri yerlerde boğaz tokluğuna sömürülerek çalıştırıldıklarından, fakat sadece fabrikalarda çalıştıklarından, koparılıp getirildikleri bu yerlerde de, fabrikalarda çalışmaya mahkumdular. Bu yüzden gelenlerin çoğu toprak işinden anlamazdı. Anlayanlar da, teyzemin evinin olduğu turunç ağaçlarına çit vazifesi gören zehirli diken ağaçlarının arkasındaki, doğu taraftaki “Göçmen mahallesinde” bahçelerinde birkaç ağacı ancak içine alabilen arsalarında, ağaç altlarında domates, biber yetiştirirler ve evlerinin bitişik duvarlarına yaptıkları ahırlarında keçi, koyun, hatta inek yetiştirirler, bunların tüylerinden faydalanırlar, sermayeleri olan bazıları ise süt inekçiliği ile uğraşırlardı. Göçmen ailelerinin yaşlıları evin ek geliri için böyle çalışırlarken, bazıları da fabrikalarda çalışmaya başlamışlardı. Bu yüzden, genelleme yaparak sadece “Göçmenler” diye tanımladığımız Bulgaristan göçmenleri, mevcut iktidarın zenginleştirdiği “Yeşil” ailesinin sahip olduğu Çukurova bez fabrikasında çalışırlardı. Şimdi bu fabrika; metruk hale geldiğinden 1970’li yıllarda yıkılmış, yerine başka binalar yapıldıktan sonra da, hemen önünde, Türkiye’nin en büyük binası bilinen “Elli iki kat” adıyla anılan iş hanı yapılmıştır. Fakat bu göçmenlerin hepsi bu kadar değildi. Narenciye bahçelerinin hemen arkasında, şehrin tam kuzey noktasında, Osmaniye Mahallesinin hemen üstünde, bahçecilik işleriyle uğraşan Selânik göçmenleri de vardı. Bunlar da herhalde geldikleri yerde, toprakla uğraşmaları nedeniyle, bahçecilik işleriyle uğraşıyorlar, narenciye dışında, badem bahçelerinde yetiştirdikleri henüz olgunlaşmayan meyvelerin toplayıp, “çağla” olarak, yetiştirdikleri türlü türlü meyveleri ve sebzeleri, sonradan bu civara yapılan elli katlı binanın biraz kuzeyindeki eski sebze meyve halinde toptan pazarlıyorlardı. Bunun haricinde sebzelerin fidesini ve şimdi meyve satan dükkanlarda bulunmayan “Yeşil Trabzon hurması” adıyla bildiğimiz yeşil renkli cennet meyvesini üretiyorlardı. Anlaşılacağı üzere, Kurtuluş Savaşının sonrasında, Misak-ı Millî olarak kabul edilen sınırların dışında kalan Türklerin yurda getirilişiyle, yurdun hangi bölgelerine yerleştirilmeleri, Yunanistan ve Bulgaristan ile yapılan mübadele anlaşmalarıyla getirilen ırkdaşların hangi bölgelere yerleştirileceği, savaş sonrası iktidarının işi olmuştur. Okuyucunun iznini alarak, tarihi kısa bir açıklama yapmakta daha yarar vardır: Zira çok bilinmeyen bir husus şudur. Dışarıdan getirilen göçmenlerle araştırıcı mahiyette bir sohbete girenler, kısa bir süre içinde bunu anlayabilirler. Çünkü en iyi bu durumu göçmenler bilir. Bilinen husus; Osmanlı Devleti’ne 1389-1402 yılları arasında Sultan olan Yıldırım Bayezid Han (1360-1403 yılları arasında yaşamıştır), Ankara Çubuk meydanında Timur İmparatorluğunun kurucusu Timurlenk’e 1402 yılında yenilip, esir düşmüştür. Bu tasaya dayanamayarak ta, 1403 yılında vefat etmiştir. Bunun üzerine Yıldırım Bayezid’in beş oğlundan dördü arasındaki taht kavgaları nedeniyle 1402 yılından 1413 yılına kadar süren kargaşa dönemi başlamıştır. Fetret (duraklama) Devrinde birbirleriyle taht mücadelesine giren Yıldırım Bayezid’ın oğulları Emir Süleyman, İsa Çelebi, Musa Çelebi ve Çelebi Mehmet’dir. Dağılan Osmanlı birliği, 1413 yılında, I. Mehmet Han (Çelebi Mehmet) tarafından yeniden sağlanmıştır. Bu arada, 13’üncü yüzyılda Anadolu Selçuklu Devletinin dağılmasıyla, birçok beylikler ortaya çıkmıştı. Bunların arasında Karaman oğulları beyliği, Anadolu’nun en güçlü Türk beyliği idi. Bu yüzden Osmanlı Beyliği, Karaman oğulları Beyliğinden başlarda uzak durmuş, sonra da iyice büyüyüp güçlenince Karaman oğullarını kendisine bağlamıştır. Karamanoğulları, Oğuzların Avşar boyundadır. Kökenleri, Azerbaycan’dan Sivas’a göç eden Hoca Saadettin’in oğlu Nur-i Sufi’ye dayanır. Buradan Toroslar’ın eteğindeki “Larende” kasabasına gelip yerleşmişlerdir. Nur-i Sufi, 13. yüzyılda buradan başlamak üzere Kilikya bölgesinin büyük bir kısmında güç sahibi olmuştur. Bunun üzerine Anadolu Selçuklu Devleti sultanı birinci Alâeddin Keykubat tarafından bölgenin beyi olarak atanmıştır. Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda ilerlediği dönemde Karamanoğulları bir Osmanlı Şehri olan Beyşehir’i ele geçirmiştir. Bunun üzerine Osmanlılar, Konya’ya ilerlemişler, sonunda, iki beylik arasında bir antlaşma imzalanmış ve bu antlaşma II. Bayezid yönetimine kadar geçerli olmuştur. 1403 yılında Timur’un Anadolu seferi sırasında Timur’a bağlılığını sunan Karamanoğlu beyliğinin yönetimi bizzat Timur tarafından Karamanoğlu Mehmet Bey’e verilmiştir. Bu Durum Timur İmparatorluğu ile savaş halinde olan Osmanlı Sultanlığı ile savaş halinde olan Karamanoğulları arasındaki güç mücadelesini Karamanoğlu lehine çevirince, Osmanlı himayesinde bulunan toprakları ele geçirip, son olarak Bursa’yı ele geçiren beylik Osmanlıların başkenti olan bu şehri yağmalamışlardır. Bununla da kalmamışlardır. Sırplılar’la 1443-1444 yılları arasında yapılan Varna Savaşında Karamanoğlu İbrahim Bey, Ankara ve Kütahya’yı ele geçirip yağmalamıştır. Varna Savaşı’ndan zaferle dönen ikinci Murat, kendilerine karşı arkadan yapılanların hesabını görmek için sefer düzenlemiştir. Daha sonra da, Fatih Sultan Mehmet Hanın, bu Beyliğe seferleri olmuş ve adı geçen Beylik, 1487 yılında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Yukarıdaki bilgiler dikkate alındığında, görmekteyiz ki, bu sebepten dolayı, Bulgaristan’dan gelen göçmenler Mersin’e yerleştirilir. Buradan başka, söz gelimi Adana, Antalya, Niğde gibi Mersin’in komşu illerinde ikamet ettirilir de, ilin bir diğer sınır komşusu olan Konya’ya veya Karaman bölgesine yerleştirilmezler. Çünkü Bulgaristan göçmenleri, Konya ve Karaman bölgesinden, Bulgaristan’a göç ettirilmişlerdir. Başka bir ifadeyle, Osmanlı’yı devlet durumundan çıkaran Balkan’ların işgaliyle, şimdi Balkan toprakları üzerinde devlet olan Bulgaristan ve Romanya’ya, Osmanlı İmparatorluğu tarafından göçmen olarak yerleştirilenlerin büyük bir kısmı, Konya ve Karaman yöresinden götürülmüşlerdi. Buna sebepte, Karamanoğulları, Osmanlı’yı Varna savaşında arkadan fırsatlardan yararlanarak arkadan vurmalarıdır. Böyle olmakla beraber, Balkanlar’dan gelen göçmenlerin tamamı, göçmen olarak Mersin’de olmayıp, Niğde, Adana illerinde ve ilçelerinde, birçoğu da, halen Trakya bölgesindeki Edirne, Kırklareli, Tekirdağ’a ve bu illerin çevresindeki ilçelerindedir. “Göçmen” diye, Mersin’e yerleştirilen Bulgar göçmenleri, belki de ilk çıkış yeri olan Konya yöresindeki isyan ruhunu taşıdıklarından veya Balkan’larda karşı karşıya kalan Slav ırkıyla karışan Bulgarların etkisinden olacak, yerli halkla bir türlü kaynaşamıyorlar, bazı istisnalar dışında, genel olarak kız vermiyorlar; kız almıyorlardı. Yerli halkla istemeyerek de olsa, karşı karşıya geldiklerinde topluca hareket ediyorlardı. Ökçem ailesine ait olan bu turunç bahçesinin hemen doğusundan üç kilometre uzaklıktaki Kurdali (köyü) Mahallesi bulunmaktaydı. Bu köyün içinden geçen “Kurdali (Kürt Ali) deresinin hemen etek ucuna, derenin taşıdığı kil ile samanın karılması ile üretilen kerpiçler ile babamın hafta sonlarını değerlendirmesiyle, tek oda ve mutfağı olan bir ev yapılmıştı. Evin yapımında, her zaman olduğu gibi, teyzemin ileriyi gören öngörüsü vardı. Babamın gayreti ve annemin de yardımlarıyla kısa zamanda kerpiçten mamul bir evimiz olmuştu. Ara sıra, bahaneler üreterek teyzemin ve kuzenlerimin yanına ulaşmak için yaptığım kaçamaklardan bir kilometrelik mesafe boyunca göçmen mahallesinde oturan Bulgar göçmenleri çocuklarının arasından, onlara uymadan ve dalaşmadan geçebilmek için, ya yanımızda büyükler olacaktı. Veya bu bölgeden başımız önümüzde geçebilirdik. Nedense bu mahalleyi oluşturan göçmenler, Bulgaristan’dan ikinci göç dalgasıyla gelişlerine ve 1930 yılının çok öncesinde gelmelerine rağmen, Hâlâ yerli halkla karışmamışlar, ne kız almışlar, ne de vermişlerdir. Ayrıca, kendilerine karşı gösterilen en ufak bir tepki, karşılığını sertliğe bırakıyor, bu yüzden çekilmez oluyorlardı. O yüzden bunlara uymamak, bulaşmamak için, bölgelerinden geçerken başı önde yürümek gerekirdi.

Yedinci kesim

Arapların komşuluğu

Teyzemin oturduğu evin hemen batısında kalan toprağı işleyen Araplar ise, Bulgar göçmenleri gibi değildi. Elbette ki, ilk başlarda, teyzemin evi yapılırken bazı zorluklar çıkarılmıştı. Söz gelimi, evin duvarları için kullanılacak olan ve alım yerinden getirilen ve ustalıkla yontulan kaba kireç taşlarının çift atla çekilen naylon arabalarla çekilmesinde, çiftçilikle uğraşan fellâh komşular tarafından, turunç ağaçlarının dipleri, kasıtlı bir şekilde, bilerek ve isteyerek sulanıyordu. Akşamdan sabaha sulanan toprak sabahleyin iyice kabarır, şişerdi. Kızıl ve kahverengi karışımı rengiyle verimli olduğu anlaşılan bu toprak, neredeyse, günümüze aktarıla gelen bilgilere göre, Hazreti Âdem Aleyhisselâmın yaratılmasında kullanılan, o cıvık çamura benzer çamur bataklığına dönüşürdü. Ancak arada bir fark vardı. Buradaki  çamur, soğuk bir çamurdu. Evvelce, arazinin bir köşesindeki çitlerin sökülmesiyle doğal bir kapı olarak açılan boşluktan giren kireç taşı yüklü, naylon adı verilen arabaların tekerlekleri ile naylon arabaya koşulan iki atın nalınlı tam sekiz ayağı birden, ayak bileklerine varıncaya kadar, zemini bataklık haline dönüşen, bu yapışkan ve cıvımış toprağa, on beş santim derinliğe ulaşacak şekilde saplanırdı. Bu yüzden teyzemin kocasıyla, köyden terzilik sanatını öğretmesi için yanına getirdiği sütkardeşi Murat ağabey ile birlikte, atların ayaklarına el atılır, ayaklarını çamurdan çıkarmaya çalışırlardı. Fakat cıvımış ve bataklık haline gelen çamura saplanan atlar ile araba tekerleklerinin, saplandığı yerden eldeki imkânlar ile kurtarılmasına çalışılır, bundan bir sonuç alınamayınca da, oturulup, ne yapılabileceği düşünülürdü. Sonunda, buna çare bulundu: Düşünülen ve uygulanan çare ile Arapların bu son gayretleri de boşa çıkarıldı. Bulunan çare şuydu. At arabası, sulanmış bahçenin daha girişinde durdurulacak ve naylon araba üzerindeki elli kilogramlık çimento torbası büyüklüğündeki yontulmamış kaba kireç taşları, çamur zemine indirilecekti. Esasen, taşların, doğrudan, arabanın üzerinden sırta yüklenmesi mümkün ise de, arabacıların buna pek vakitleri yoktu. Bu nedenle, bataklığa saplanıp kalan arabaların üzerinden indirilen duvar taşları, buradan da, eniştem ve henüz on dört yaşındaki sütkardeşinin olağan üstü çabalarıyla, iki yüz elli metre uzaklıktaki evin yapılacağı yere sırtlarında taşınacaktı. Ve öyle de, yapıldı. Taşların getirilmesi ve duvar ustalarının hızlı ve seri çalışmalarıyla yontulan taşlarla bitirilen, içinde banyo ve tuvaleti bile olmayan bu iki odalı ev bitirildikten sonra, müstecir fellâhlar tarafından yapılan buna benzer kötülükler, bundan sonra da başka şekillerde, bir süre daha devam ettirildi. Teyzem, bir zaman sonra şehir merkezine gittiğinde, karşılaştığı ve uzun zamandır göremediği eski komşularına evlerinin yerlerini tarif ederken, evin şehre uzaklığından dolayı, “Tilkinin bakır dışkıladığı yer” diyerek söylendiği ve soranlara tarif ettiği bu evin, şehre olan uzak olmasından dolayı, ayrı zaman dilimlerinde beslenen ve yetişkin hale getirilen iki köpeğin başına gelenler de anlatılacak olursa, fellâhların ne kötü bir komşu oldukları kaypak ve kalleşlikleri birer örnek olacaktır, düşüncesiyle bu konuyu açmak üzerime farz olmuştur. Hâlbuki zaman dilimleri içinde, yavru iken sokaklarda bulunduktan sonra, ailece severek yetiştirilip, büyütülen ve bir yere bağlanmadan evin önünde bekçi gibi tutulan her iki köpeğin de başına gelenler, “genç yaşlarında ölümü hak edecek hiçbir suçları yoktu” dedirtecek cinsteydi. Bu iki köpekte, Fellâhların beslediği “Tarzan” adındaki köpek gibi, tarladan geçenleri, arkadan sessizce yaklaşıp, dalar bir ruh ve karakterde değildi. Fellâhların “Tarzan” diye çağırdıkları köpek, koyun irisi görüntüsüyle yoldan geçenlere, arkadan sinsice yaklaşıp, kalleşçe saldıran ve saldırdığı insanların pantolon paçalarını da bir şekilde yırtıp, zarar veren bu köpek gibi asla olmamıştı. Lâkin, Fellâhların köpeği olan bu sapık ve sapkın hayvan, tıpkı, sahiplerinin taşıdığı ruh psikolojisini, aynı şekilde, çevresinden gelip, geçenlere yaşatır, yanından geçenleri gelip, geçtiğine pişman ederdi. Sanki “Zarar vermek”, işte bu kıskanç köpeğe has bir şeydi. Bunu Mustafa’nın, ortak olduğumuz dayımızın başından geçenlerden ve kendimden biliyordum. Fellâh kızlarının yanına yaklaşmaya çalıştığımda, bu köpek hırlayan bir canavar olur, çıkardı. Mustafa’nın başına gelen ise daha tuhaf ve sakarlık kokuyordu. Çiftçi Arap yaşantısını bilenler hatırlarlar. Fellâhların oturdukları kerpiçten yapılı evin hemen önündeki “Hayma” (Dört ağaç direk üzerinde, tavanı tahta yapılı ve üzerinde yazları yatak serilerek, cibindirik içinde yatılabilen, bunun üzeri de kamışlarla örtülen, yanları açık bir çeşit çardak veya kameriye) nın altında, çift sürümünde kullandıkları, kara sabana koştukları  sarı renkli ve iri boynuzlu öküz, haymanın bir direğine bağlanmıştı. Teyzem ile fellâh karısı ise az ötede oturup, sohbet ediyorlardı. Haymaya çıkmak için kullanılan tahta merdivene yönelen teyze oğlu, o anda üzerine yapışkan gibi musallat olan bir kara sineği kaçırmak için başını anîden sallayan öküzün yaptığı bu hareketinden, birden korktu. Hayvanın üzerine yürüyeceğini zannederek, birden korkuyla kaçmaya çalıştı. Bu arada nereye kaçacağına da şaşırmıştı. Önce, kerpiç evin hemen kuzeyinde bulunan ve hayvanların yemlenmesi için yığılmış küspe tepesine doğru koşturdu. Küspe yığınının etrafı, üzerinde yirmi santim aralıklarla sıralanmış metal dikenleri olan çift katlı bahçe sınır teliyle çevrilmişti. Telin yeni olduğu, beyazlığından anlaşılıyordu. Herhalde bundan dolayıdır ki, belki de içine düştüğü korku nedeniyle,  küspe yığının bir tarafında gevşeyerek zemine doğru iyice sarkan dikenli teli, son anda görüp, üzerinden atlamaya çalıştı. Fakat hamle yaptığı sol bacağı dikenli telin üzerinden aşmasına rağmen, sağ bacağını telin üzerinden aşıramadı. Böyle olunca da, tele aralıklarla dizilen metal çivilere takılan sağ bacağı, diz kapağının tam on santim üstünden on beş santim boyunca ve derince bir şekilde çizildi. Ama buna, belki de çizilen ve yeni açılan, kanayan yaranın sıcaklığından dolayı aldırmayan Mustafa, bu defa panik halinde gerisin geriye kaçmaya başladı. Fakat, küspe yığınının hemen arkasında yere, iyice sinmiş şekilde uzanmış olan Tarzan, ileri geri koşturan  Mustafa’yı görünce, belki de birden ürktüğünden,  ileriye doğru atılıp, havlayarak kovalamaya başladı. Mustafa ardına bakmadan koşuyordu. O koşarken, fellâh hanımı bağırdı:

     “Mustafa koşma, kaçtıkça köpek kovalar,”

     Önde koşturan çocuğa bağırıyorsa da, Mustafa, kendisine söylenenleri duymadan ve durmadan, avazı çıktığı kadar, bağıra bağıra kaçıyordu.

Böylece, önde Mustafa, arkasından hızla ve kuyruğunu sallaya sallaya koşturan köpek ve onun  da arkasından da, Mustafa’nın kanayan yarasını görerek mutfağına alelacele koşturup, buradan aldığı içi ispirto dolu şişeyle koşturan fellâh hanımı  olmak üzere, tuhaf ve gülünç bir koşturmaca sürerken, teyzem, hemen önünde başlayan ve aniden gelişen bu kaçıp, kovalamacaya şaşkınlık ve kıpırdamadan, oturduğu hasırdan mamul sandalyenin üzerinde, donmuş bir vaziyette, bakakalmıştı. Önde panik halinde kaçan Mustafa, arkasından onu kovalayan köpek ve arkalarından da onlara yetişmeye çalışarak koşan üç kişiden oluşan bu garip ve tuhaf yarışma, en sonunda, yetmiş beş metre ileride, anîden sona erdi. Çünkü kontrolsüz şekilde patlıcan fidanlarının arasından geçiş yolu olarak kullanılan patika yoldan koşan teyze oğlunun ayağı yol üzerindeki toprak kabarıklığa birden takıldı ve tökezledi. Ardından, hızını alamadı ve yere düşerek, yüzüstü kapaklandı. Kendisini kovalayan köpeğin korkusuyla da, başını kaldırmadan yattığı pozisyonunu bozmadan ve sesini çıkarmadan merakla köpeğin kendisine saldırmasını bekledi.

   Tarzan yerde sessizce yatan ve sesi de korkudan çıkamayan Mustafa’nın başına doğru yaklaştı, şöyle bir kokladı. Sonra, deminden beri kovaladığı kendisi değilmiş gibi, önceden tanıdığı çocuğun kokusunu tanımış olacak ki, tekrar gerisin geriye döndü. Küspe yığınının arkasında yattığı yere gitti, yeniden yere uzandı. Muzip bir şekilde çıkardığı tiz seslerden, yaptığı işten memnun kaldığı anlaşılıyordu. Fellâh hanımının arkadan yetişerek, Mustafa’nın yaralı bacağına döktüğü ispirto ise, yarayı fena yakmıştı. Teyze oğlunu, “Aha.. ah.” diye, iyice bir bağırtmıştı.

     Dayımızın başına gelen ise, galiba, biraz da onun hatası olmuştu. Gecenin köründe ve bulutların arkasında kalan aydan dolayı iyice karanlıklaşan gecenin ortasında, NATO yolunun bir yerinden, fellâhların kerpiç evinin bulunduğu noktadan, sapa olsun diye patlıcan fidanlarının arasından geçerek, biraz da, fellâhların kızı Aysel’i belki görebilirim ümidiyle, teyzemin evine giden patika yoldan ilerleyen dayımız, arkadan sinsice yaklaşan Tarzan’ın mağduru olmuştu. Sabahleyin erkenden kalkan teyzemin çocukları, kanepenin üzerinde, dayımızın, boydan boya yırtılan pantolonun paçasını gördüler… Tarzan, öyle başa bela  lanet olası bir köpekti işte.

     Ama bu lanet olası hayvan, en sonunda değişik bir sonla hayata veda etti. Şayet bu muzır köpek, eğer o gün hiçbir zarar veremezse, o günün gündüzünü gündüz, gecesini de gece kabul etmezdi. Onun için,  zarar vermek demek, o gün için, bir tablet vitamin hapını almaya eşdeğer gibiydi. Sabaha kadar uyuşuk bir vaziyette yatan hayvan, uzaklardan sabahın sessizliğini parçalar gibi gelen sabah namazının başlangıcını duyuran ezanla kendine gelir, bir süre ulurdu. Kendine gelir gelmez, çevresine bakınır, havayı koklar, bir yere giren veya Arapların evinin önünde geceden park edilen altı silindirli Chevrolet marka,  kadillak modeldeki arabanın altında, etrafa verdiği korkuyla saklanan, fellâhların beslediği “Boncuk” adındaki kediye musallat olurdu.

      Zavallı Boncuk, hayata küstüğü o günün sabahında, ihtiyacını gidermek için, kerpiç evin dış kapısındaki yaylı mekanizmasının marifetiyle içeriden daha kolay açılan kapının gövdesine, vücudunun olanca ağırlığını vererek, kapının hafifçe aralanmasıyla oluşan boşluğundan dışarıya çıktı. Lâkin dışarıya çıkmıştı ama, içeriye de giremedi. Çünkü, bu köhnemiş evin yaylı mekanizma ile açılıp kapanan kapısını dışarıdan açılması, bir hayvan için çok daha zordu. Bunun için insan gücü gerekmekteydi. Boncuk’un bu gücü olmayınca, haliyle dışarıda kaldı. Çevresine bakındı. Kapının önündeki kırmızı renkli ve beyaz şeritli Kadillak arabayı gördü. Arabanın altında saklanmasının sebebi işte buydu. Zira az evvel, biraz ötede yatan ve deminden beri haşin bakışlarla kendisini izleyen köpeğin korkunç bakışlarını üzerinde hissediyor, huylanıyordu. Zaten, bu hayvana hiçbir zaman da güvenemiyordu. En azından bundan dolayı hiç arası iyi değildi. Tarzan hayvanına karşı duyduğu öfkesinden ve onun kahrolası korkusundan, değişik zamanlarda, tam üç defa, ara sıra eve misafir olanları getiren Chevroletin ön motor kaputunun hemen altından çıkarılmıştı. Bu sefer de öyle oldu. Köpeğin bakışları, her zaman ki gibi haşin, korku verici, sinsi ve muzurcaydı. Ama bu defa, ıssız ve alaca karanlık bir vakitti. Köpeğin kendisini hırpalamak için kolladığı vakit, işte bu vakitti. Tarzan, işte bu anı kollamıştı. Köpek, kedinin üzerine, kendini tatmin edercesine, zevk ve hırsla atıldı. Boncuk kırmızı renkli arabaya daha yakındı ve yine şanslıydı. Hemencecik aracın altına girdi. Kızgın köpek, arabanın etrafında fır fır dönüyor, dönerken de başı yerde koşturuyordu. Bir taraftan da arabanın altını sürekli gözlüyordu. Zavallı kedicik ise arabanın altına girer girmez,  hemen motor bölümüne sıçramış, oradan da, motorun alt koruma saçının üzerine girip, saklanmıştı. Fakat köpek kurnazdı. Aracın altına giremiyordu. Ama kedinin nereye saklandığını da tahmin edebiliyordu. Neden sonra, bir süre, arabanın etrafında döndü ve aracın etrafında fır fır dönmekten vazgeçti. Arabanın alt kısmını, ön tekerleklerin arasından görecek şekilde, aracın önüne yatıp, kıvrıldı. Dili yorgunluktan dışarıda, soluklana soluklana beklemeye başladı. Fakat, nafile bir bekleyişti bu. Boncuk savunma yapmada, yine şimdilik, daha şanslı bir günün sabahındaydı.

     Biraz sonra, aracın sahibi geldi. Chevroletin direksiyon başına geçti. Motoru çalışan araba, birazdan yavaş yavaş hızlandı.. İşte, boncuk, bu yolculuk sırasında, kadar sağır kalmıştı. Çünkü Chevrolet, tam bir saat sonra geri dönmüştü. Böylece, yarım saat gidiş ve yarım saatte geliş olmak üzere, yarım saatlik uzaklıktaki Tarsus’un batısındaki Yenice beldesine, toplam olarak bir saatlik yolculuk yapılmış oldu. İşte, motorun hemen altındaki koruma saçı üzerindeki bu bir saatlik seyahat zavallı Boncuğu sağır bırakmıştı. Zavallı kedinin devamlı maruz kaldığı motorun dışa vuran sesinden ileri gelen bu kalıcı sağırlığı, biraz inceleme ve biraz da, Tarzan’ın bu huyunu bilen fellâhların durumu idrak etmeleriyle, kısa sürede anlaşıldı. Tarzan suçlu bulundu. Durumun anlaşılmasıyla, evden uzaklaştırma cezasına çarptırılan bu kötü huylu Tarzan, sahiplerinin verdiği ceza yüzünden, eve yaklaşmaması için iki gün boyunca taşlandı, durdu, usanmadan da taşlanmaya devam edildi. Üstelik, iki gün ve gecede yiyecek verilmedi. Bu da sonu oldu. Çünkü köstebek ve diğer zararlıları yok etmek için domates fidanları arasına aralıklarla, değişik yerlere konulan zehirli ekmeklere muhtaç kalan ve zehirli bu ekmek lokmalarını yiyen Tarzan, hayata küsmüş vaziyette, evin hemen iki yüz metre batısında zehirlenmiş halde ölü bulundu. Böylece, Kılıç ve Floş’un ölümünden tam iki sene sonra, dolaylı olarak ta olsa, öç alınmış oldu ve bundan sonra, köpek besleme âdetine de son verildi. Zaten, etrafta yavaş yavaş  dikilen evlerle dolmaya başladı ve köpek besleme ihtiyacına da lüzum kalmamıştı.

     Hâlbuki eniştemin birbiri arkasına yetiştirdiği her iki köpekte, tesadüfen cins ve asil çıkmıştı. Yavru iken sokakta bulunan bu asil iki köpekte, şans eseri, büyüdükçe ve gösterdikleri marifetleriyle, cins olduklarını gösteriyorlardı. Evin civarına yaklaşanların niyetlerini ta uzaktan, gelişlerinden anlarlar, duruma göre davranırlardı. Bu yüzden görevlerini Allah var, iyi yaparlar, sadece suç işlemek niyetiyle eve yaklaşanlara karşı celallenir, hırlamaya başlarlardı. Kılıç ve Floş adlarındaki bu iki köpek, Tarzan gibi değillerdi. Eğer, üzerilerine gittikleri bir kimse olduğu zaman, müdafaaya geçenin, “Kesin artık” demesini bir emir olarak dinlerler ve susarlardı. Saldırmaktan da vazgeçerlerdi. Hâlbuki Tarzan köpeği bunu bile yapmıyordu. Zaten hainliğinden  yapmaz, işine geldiği gibi davranırdı. Bu ıssız yerde sahiplerini, kötü niyetlilere karşı koruyan bu iki köpekte, sahiplerini işte bu şekilde bir güzel koruyorlardı. İkisinin de en büyük hizmetlerinden biri de şöyleydi. Bunu, şehre inen diğer aile bireyleri için de sabırla yapıyorlardı. Sabahın erken saatlerinde, işine gitmek için yola çıkan enişteme, evden iki yüz metre uzaklıktaki NATO yolunun hemen önünde refakat ederek koştururlardı. Bu suretle onu, turunç ağaçlarının altında akşamdan sızıp kalmış olan sarhoş ve esrar içicilerinden korumuş olmaktaydılar. Refakatçi köpeğin vazifesi orada da bitmezdi. NATO yoluna yakın bir yerinde, dikenli çit ağaçlarının bir bölümünde üç-dört metre eni kadar bir boşluk açılmasıyla oluşturulan çıkış kapısına kadar enişteme refakat ettikten sonra, NATO yolunu aşmadan, çitlerin hem ön tarafında, ön ayaklarının üzerinde dikilip, oturma durumunu alırlar ve eniştemi, ufukta kayboluncaya kadar gözetlerler, görünmez olunca da, geldikleri yolu takip ederek eve geri dönerlerdi. Her iki köpeğin, değişik zaman süreci içinde, görevin yerine getirilmesinin ardından, seve seve yerine getirdiklerini belirtmeye çalıştıkları bu iş, eve döndükleri zaman, bizlere karşı çıkardıkları seslerden de anlaşılırdı. Aslında, işte bu durum da, fellâhları kızdıran, kıskançlıklarını ortaya çıkaran bir durumdu. Üstelik bunun için, onlara fazladan olarak bir eğitim de verilmemişti. Bazen, yaz aylarında Gülnar’a gidilmek zorunda kalındığında, önlerine konulan bir kutu peksimet ve on, bilemediniz on beş kemik parçası ile, etrafta yeğelik peşinde, orada burada dolaşmazlardı. Kılıç ile Floş, asil ve cins iki köpekti işte..

      Burada, okuyucunun izniyle köpeğin nereden yaratıldığını da anlatmak gerektiği önemli bir husustur. Ama baştan söylemek gerekir ki, bu Tevrat’tan gelme bir öğretidir. Oysaki sonradan değiştirildiği ilmi olarak bilinen bu kitaba da, aslında ne ölçüde inanılacaktır, bu hususta bilinmemektedir. Derler ki köpekler, Hazreti Âdem daha çamurdan yaratılıp ta, henüz can verilmeden önce, Yüce Allah, büyük melek olan şeytana emir buyurur: Git, Âdem’i tanı ve bil. Şeytan, daha henüz iyi bir melektir. Fakat Yüce Allah’a muhalefet eder. “Ben onu tanımıyorum, zira o, çamurdan yaratılmıştır; bense ateşten yaratıldım. Ben yaratılış olarak daha üstünüm”, der. Hâlbuki hem topraktan ve hem de ateşten yaratılan bu iki varlık, yine Yüce Allah tarafından yaratılmıştır. Demek ki, burada Şeytanın basireti bağlanmıştır, diyebiliriz. Bu defa Allah tarafından ikinci defa aynı emir tekrarlanır. İkinci defa verilen emir de tutulmaz. Şeytan, kendisini yaratana karşı nasıl inat ediyorsa, işte o şekilde bir kere daha inatlaşmıştı. Fakat yine de emre uyar, gider, henüz çamurdan kalıp halinde yerde uzatılmış olan Âdem’in karın bölgesine doğru balgamlı bir tükürük atar. Bunun üzerine, kendisine görev verilen Hazreti Cebrail, Âdem’in çamurdan yapılan ve henüz can verilmemiş olan kalıbının yanına gider, sağ elinin işaret başparmağını dairevi bir hareket yaptırarak şeytanın tükürdüğü yerdeki balgamı, parmağını bu pis maiye değdirmeden, çamuruyla beraber alır ve yere atar. Rivayete gore, yere atılan bu topraktan, kopek yaratılmıştır. Tevrat’tan gelen öğreti böyledir.. Belki de, Şeytanın cennetten atılmasına neden olarak gördüğü Âdem’e ve nesline karşı devamlı olarak bu yüzden düşmanlık yaptığı sebeplerden birisi de budur. Veya bütün bunlar, bir imtihandan geçirilen insanoğlunun bir plân gereği olarak, Allah tarafından çizilen bir programıdır, insana takdir ettiği kaderidir, denilebilir. Tabii, en doğrusunu Yüce Allah bilir. İlk önce, yavru olarak bulunarak büyütülen, kuzguni siyah renkli “Kılıç” ismindeki parlak renkli ve kısa tüylü cins ve asil köpek, daha dört yaşında iken, evin iki yüz metre uzağında rençper fellâhlar tarafından, zehirlendi. Veya zavallı hayvan, domates ve biber tarlasına ekilen tarladaki dana burnu ve köstebeklerin yok edilmesi için sağa sola serpiştirilen zehirli ekmeği yiyerek ölmüştü. Okuldan çıkıp ta, yolumun üzerindeki teyzemin evine yaklaştığımda, eniştem ile sütkardeşi Murat’ın, son çâre olarak,  yerde yatan Kılıç’a zorla yedirilen bir tas yoğurt bile, hayvanı kurtaramamıştı. Köstebeklerin, danaburnu denilen zararlı hayvanların ölmesi için tarlaya atılan zehirli ekmekleri yemesiyle, köpeğin ölmesi de bir  ihtimaldi. Böyle olunca, öyle iftira atmamak gerekir, diye iyi niyetle düşünülebilinir. Peki, ama neden kendi besledikleri köpek tarlaya dökülen zehirden ölmüyordu. Oysa fellâhların, pekte akıllı bir köpekleri yoktu. Sonradan büyütülen diğer anaç köpek ise, altı eniği olmasına rağmen çevrede yaşayan ve birkaç defa görülen zehirli kör bir yılanın sokup, zehirlemesi sonucunda, geceye yakın bir zamanda ölmüştü. Teyzem ile eniştem, gecenin on ikisinde, şehir içindeki bir komşularına gittikleri yerden, baş sağlığı ziyaretinden döndüklerinde, nedense “Floş” adındaki cins anaç köpek kendilerini karşılamamıştı. Eniştem ile teyzem, evin biraz ötesinde yere yatar durumda, ancak zehirlenmiş olarak buldukları “Floş”u , şişkin  memelerinin üzerine çıkmış altı eniğiyle birlikte buldular. Yavrular, yere uyur gibi uzanmış; fakat öldüklerinden habersiz bir şekilde, annelerinin memelerine yapışmışlar, donan sütü emmeye çalışıyorlar, bunda başarılı olamayınca, ağlamalı sesler çıkarıp, memelerden süt içemeyince, açlıktan inliyorlardı.. Yavruların bu acıklı durumuna tanık olan ve kendisi de bir anne olan teyzem, gördüğü bu sahneden sonra, üzüntüsünden sabaha kadar uyuyamadı, olanları hatırladıkça da, bir hafta boyunca girdiği sinir krizleriyle ağlayıp, durdu. Bu durum, uzun süre de devam etti. Kuzenlerimle bana düşen de, çuvallara konularak deniz kenarına kadar götürdükten sonra, başlarının çaresine baksınlar diye bırakılmadan geri getirilmesinden iki ay sonra, köpek yavrularını şehir merkezinin ara sokaklarına salmak ve onların peşlerimizden koşturmaya çalışmalarına aldırmadan kaçmak oldu. Koruma amaçlı köpek besleme de bu şekilde sona erdi, gitti.

      Tabii ki, ikinci köpeğin zehirli bir kör yılanla ölümünün suçlusu olarak ta, fellâhlar görüldü. Bu kesin bir suçlamaydı. Her türlü şartlarda, sinsice yapılan bu engellemeler boşa çıkartıldıktan sonra, nihayet iki gözlü ev bitirildi. Tam bir yıl sonra, teyzemin evinin tam iki yüz elli metre uzağındaki kerpiç evlerinde oturan müstecir fellâh ailesi de, oturdukları kerpiçten iki göz ve bir mutfaktan yapılan, sekiz nüfusu da barındırabilen evleri epeyi kötüleştiğinden buradan bıktılar. Teyzemin evinin arsasına bitişik şekilde duran arsalarına, komşu olarak yeni bir ev yaptırmaya başladılar. İçine yerleştiler. Yapılan ev, kerpiç evden oldukça genişti. Ortada geniş bir salon ve sağlı sollu olarak etrafına yerleştirilen, üç oda, mutfak ve evin içinde banyo ve helası bile mevcuttu. Evin ilk yapıldığı dönemde, olanları da hiçbir zaman unutmadık. Üzerine çıkılacak evin temelinin kazılması sırasında yaşanan komik olayın da burada anlatılmadan geçilmesi, fellâh komşumuzun adetlerinin öğrenilmesi yönünden bir değer ifade etmektedir. Bu adet şöyleydi. Evin yapılacağı zemine açılan temelin içlerine çay taşları konulmasından sonra, harçla kapatılarak temelin pekiştirilmesi gerekmekte olduğu bilinmektedir. İşte bu harç atılması esnasında, evin sahipleri olan fellâh Halil amca tarafından, yapılacak ev için adak yapılması da unutulmadı. Bu amaçla, evin reisi Halil amca, eski kerpiç evin kümesinden alarak koltuğunun altına alıp getirdiği irice bir köy horozunu, ahraz (sağır ve dilsiz) oluşundan dolayı konuşamayan, sebze dikim ve söküm işine yardımcı olarak ara sıra getirdikleri bu genç irisi çocuğun eline tutuşturdu. Ahraz genç, kanlı canlı olduğu her halinden anlaşılan horozu ayağının altına yatırdı, yerde çırpınmaması için de bir kanadının üzerine sağ ayağıyla bastı. Hayvanın başını elleriyle tuttuktan sonra, gaganın tutulmasıyla uzatılan boyuna hızlı ve seri bir şekilde, elindeki bıçağın keskin yanını sürttü ve horozu serbest bıraktı.

      Bunu fırsat bilen ve ümüğü yarı yarıya kesilen horoz, boğazındaki bıçak kesiğine aldırmadan, can havliyle, aniden, bir silkinişte ahrazın elinden kurtuldu ve “Gaak, gaa, ga..” diye bağırarak can havliyle, önce ok gibi, yukarı doğru havalandı. Yaklaşık iki metre yükseldikten sonra, zemine paralel bir şekilde ileriye doğru yöneldi. Evin temelinin bir köşesinden, karşı köşesine kadar,  hızla geçerek uçtu ve anîden yere yuvarlandı. Bu esnada, bir uçtan diğer uca, can havliyle havada uçarken, yarı yarıya kesilen boğazından akan kanlar, etrafa saçılarak yerlere dökülüyordu. Eğer, horozun Türkçe veya Arapçadan bir  dili ve din kültürü olsaydı, “gaak, gaa, ga.” diye çıkardığı bağırmalarıyla, muhtemelen insanoğluna birtakım beddualar ettiği, hayırlı olmayan dualarla yakarış yaptığı ve haykırdığı anlaşılacaktı.

      Lâkin, ahraz fellâhın kulakları hiç duymuyordu. Hayvanın gagasını da oynattığını görmediği için, zavallı horozun boğazını dalayan keskin bıçağın kestiği yerin acısıyla horozun, insanoğluna yaptığı bu çekişmelerini hiç duymadı ve ne dediğini de anlamadı. Ahraz Fellâh, sadece öleceği korkusuyla cebelleşen hayvanın uçarken yere saçtığı kanların kaç metreye ulaştığına bakarak, hayvanın boğazından yere saçılan kanlarının yerdeki uzunluğunu hesaplamakla meşguldü.. Ancak horozun adak yapılmasıyla, ileride bitirilecek olan evin temelinin açılışında hazır bulunan fakir, sayılı birkaç ahbap kişi de bu sayede sebeplenmiş oldu.

      Akşama doğru, Arap komşudan gönderilen irice bir bakır bir tas içinde, Mustafa’nın ilk defa yemek istediği, fakat horozun kesilmesiyle gördüğü manzaradan dolayı, canı çekmediği ve bundan dolayı içemediği, Arap aşı (arabaşı) çorbası öylece duruyordu. Bense, kanını akıta akıta uçan hayvanın bu hali aklıma geldikçe, kaşığımı bir türlü çorbaya daldıramadı. Fakat horozun adak edilişini görmediğinden dolayı, sofranın başına bir süre sonra oturduktan sonra çorbayı içebilenler, horoz etli bu çorbayı epeyi lezzetli buldular. Ama daha küçükken, anneannemizden dinlediğimiz, savaşta başı kesik olarak elde kılıç kalkan savaşan evliyaların savaş meydanlarındaki kahramanlıkları gibi bu gösteri; çorbası içilmekte olan bu horozun başı kesik şekildeki havalanıp uçuşu, hiç bir zaman unutulmadı. Fellâhların yaptığı yeni ev ile teyzemin evi arasında, etrafındaki arsa boşluğu dâhil altı metrelik ara olmasına rağmen, tam aynı hizada ve birbirine bakan birer pencereleri bulunuyordu. Bu pencerelerde, odaların içinin mahremiyetini gizlemek için devamlı asılı tutulan perdeler bulunmaktaydı. En ufak bir tartışmada, fellâh hanımının kendisi yerine kocası Halil amcayı teyzemin evine gönderdiği ve karşılıklı atışmalara başlandığı zaman, anne ve babasının tartışması arasında kalan çocuklar gibi, bir Halil amcaya, bir, araladığı perde ile pencere camının arkasından başı gözüken teyzeme bakmaya başlardık. Sonunda, teyzem, pencerenin perdesini, asılı olduğu korniş raylarından faydalanarak, perdeyi hızla kapatır ve artık tartışmaktan usandığını, Halil amcaya anlatırdı. Daha sonuç alınamamış olduğunu iddia eden Halil amca, bu hareketi kendisine hakaretmiş gibi kabul ederse de elinden bir şey gelmezdi.

       Ayrı ayrı zamanlarda, iki defa da yaşanan bu olay, her nedense, teyzemin tam ikindi namazına denk gelecek şekilde oldu. Her defasında da teyzem, evin penceresine tam üç metre yürüyen Halil amcanın sesiyle yerinden hopladı. Nedense, tesadüfen teyzem, her iki ağız kavgasına başlanmadan önce ikindi namazının sünnetinin bitiminde yakalanmıştı. Kendini kaybetmiş ve ciyak ciyak bağıran Halil amcanın sesiyle, her iki tartışmada da ikindi namazının farzına başlamadan önce, teyzem yerinden kalktı, pencerenin perdesini hızla açıp, sonra anide geriye tekrar kapattı. Bunun üzerine, iyice küplere binen Halil Amca, ne yapacağını şaşırıp kaldı ve: “Saklanın bakalım, saklanın, örtülerin arkasına iyi saklanın.” Diye homurdandı ve değişik bir tarzla uygulanan bu savunma karşısında, boynunu bükerek bitişikteki evine kendi kendine söylenerek girdi ve kapısını kapatmak zorunda kaldı.

      Fakat her iki aile arasında geçen bu tatsız olayların yanında, bazı iyi şeyler de yaşanırdı. Bu Arap komşuların iki erkek çocuğundan büyüğü olan Süleyman, teyzemin büyük oğlu Mustafa’dan dört yaş büyük olmasına karşılık, küçük oğlu Sami bir yaş küçüktü. Bu yüzden Mustafa, sık sık komşu eve girerdi. Yer sofrasında, kısa ayaklı, tahtadan yapılma bir sini üzerinde yemek yiyen Halil amcanın davetiyle, tam karşısına oturur, ortadaki yer sinisinin üzerine konan etrafı yuvarlak ve uç kısımları dışa doğru eğimli yapılmış olan bakır, yayvan ve çukur kaba konan mercimekli bulgur pilavını kaşıklardı. Bu evde, herhalde, rençperlik işinin zorluklarından bahsedildiğinden, evin büyük oğlu Süleyman, rençperlik işinin dışında işlerde ustalık öğrenmek üzere kaportacılık işine yerleştirilmişlerdi. Ailenin küçük oğlu Sami, bir süre okulda denendi ve o da sanayideki bir kaportacı yanına yerleştirildi. Okuyamayan kızlar ise, yetiştirilen patlıcan ve sırık domateslerinin fidan olarak dikilmesinden ve olgunlaşmalarından sonra, toplanmasında çalıştırılırdı. Bu yüzden bu fellâh kızları, ister Türk ister Giritli, isterse hangi milletten olsun, illa da bir koca bulma derdine düşmüşlerdi. Zaten en büyük kız, yapılan bir düğünle, Almanya’ya giden bir adama verilmişti. Teyzeme verilen nikah resmine bakıldığında, damadın Arap olup, olmadığı anlaşılmıyordu. Bu yüzden Arap komşu kızları, okumadıklarından, parası olan hangi millete ait olursa olsun, eş edinmek için nasipli bir uğraşa girmişlerdi. Dertleri sadece zengin bir kocaya kaçmaktı.

      Çünkü bu Arapların bir özelliği de şuydu: İster Sünni olsun, isterse Kıpti olsun, yemez içmezlerdi. Fakat nefesleri açlıktan kokar, ama evlerinin önlerine mutlaka arkası kuyruklu bir Chevrolet, ya da bir Mercedes marka altı silindirli araba çekilir, düğünlere, bu arabalarla gösteriş yapıla yapıla gidilirdi. Arapların çoğu gösteriş meraklısıydı ve sadece bunun için çalışırlardı. Az bir yemek, ama iyi bir gösteriş. En büyük özellikleriydi. Para denilince, Arap akla gelmelidir. Nitekim, “para”nın tam tersi okunduğunda Arap kelimesinin çıkmasında bir tuhaflık yoktur. İşte, teyzemin evine haftada en az üç kere gidiş gelişim, teyze oğullarıyla oynamayı bahane etmem, bu fellâhların kız çocukları içindi. Lakin halen evlenmeyen üç kızdan, ancak sonuncusunun yaşı yaşıma uygundu. Henüz küçük olmasına rağmen, yatırımım ilerisi içindi. Bu nedenle, türlü bahaneler ile teyzemin evine gider, akşamüzeri evimize dönerdim. Bu gidiş gelişlerimin sonuna, nihayet bir gün, iyi bir fırsat doğdu. Bir Cumartesi günüydü. Teyzemin evine geldiğimde, eniştem, kuzenlerimin karşıdaki fellâhların düğününe gittikleri söyleyip: “Bak, orada, sünnet düğününü seyrediyorlar, fellâhların küçük çocuğu Sami’nin sünneti oluyor” diye eliyle Arapların ahşaptan yapılmış ilerideki evini gösterdi. Bu küçük şehirde, özellikle son bahar aylarında hemen hemen her haftanın sonunda mutlaka cazlı, akordeonla düğünler yapılır, başka bir eğlence yeri de çok az olduğundan, davetliler hariç, davetsiz olarak, mutlaka bu düğünlere çekine çekine gidilirdi. Fakat bu defa öyle değildi. Ne de olsa, göz aşinalığım olduğundan, gösterişi seven Arapların küçük oğlanları Sami’nin sünnet düğünün davetlisi olan teyzemin çocuklarının yanına gitmekte hiç bir mahsur yoktu. Düğün yerine ulaştığımda, etrafı tahta sandalyelerle çevrili, ortası boş bırakılan toprak alanda, ilk defa seyrettiğim ve sonradan kasap havası olduğu söylenen oyunun arkasından, ara sıra, rençperlik için yardıma gelen, ev sahiplerinin bir ahraz akrabaları olan, fakat oldukça iri ve kemikli bir yapıya sahip olan davetli bir genç ortaya çıktı.

       Bu dilsiz olan genç delikanlıyı, adak horozunu keserken de görmüştüm. İlk defa gördüğüm bir gösteriye şahit oluyordum. Genelde, sağır ve dilsizlerin, her engelli insanda olduğu gibi, büyük kuvvetleri olduğu söylenir. Çünkü Yaradan, eksik bıraktığı bir uzvun veya duyunun karşılığında mutlaka diğer uzuvlara veya duyulara fazlasıyla güç verir, kulunun hayatına kolaylıklar verir. Şüphesiz bu böyledir, inkâr edilemez bir yaklaşımdır bu. Ahraz adam tarafından sergilenen ve tek başıma kaldığımda, dişlerimle olmasa da, sandalyenin yere basan ayaklarından bir tanesini tutarak tek elimle yapmaya çalıştığım ve imrenerek seyrettiğim bu şahane manzara da işte böyle bir şeydi. Piste fırlayan genç adam, ağzını açarak eğildi, ahşaptan yapılmış sandalyenin tahtadan yapılı üst siperliğini dişleri arasına sıkıştırdı. Ellerini kullanmadan havaya kaldırdı ve böylece uzun bir süre, akordeon eşliğinde orkestranın çaldığı müziğe eşlik ederek oynadı, durdu. Çocuk yaşta, bu gösteri epeyi ilgimi çekti. Daha sonra, Kurdali Mahallesinde bunu anlattığım bir genç, aynı numarayı yaptığında, öndeki iki dişi birden kırılmıştı. Oysa ki, ahrazın oyunu tam seyredememiştim. Bu ilginç gösteri henüz bitmeden, hemen arkamızdan geçen kız grubunu fark ettim ve aralarındaki teyzemin oğlu Mustafa’yı görür görmez arkalarına takıldım.

     Düğün sahiplerinin, teyzemin evine arsa komşusu olarak yaptıkları portakal ağaçlı yeni evlerinin bahçesine vardığımda, deminki oynayan ahrazın kız kardeşinin, Mustafa’yı gözüne kestirerek ortaya çekmesiyle yeni bir güreş başladı. Kız, o sırada on yaşında olan teyze oğluyla hemen hemen aynı yaşta, belki de bir iki yaş büyükçe ve daha kemikli, irice bir yapıdaydı. Burada, okuyucunun iznini alarak açıklamakta yarar vardır. O dönemde, çocuklar arasında kavga, dövüş yerine güreş tutulması, güreşte galip olunmasıyla, kimin daha güçlü olduğuna karar verilirdi. Çünkü yapılan güreşte, kim üstün çıkarsa, güreşin galibi anlaşılır, kuvvetli kabul görürdü. Üstelik, bir dövüşmede olduğu gibi, pek fazla vücut yaralanması olmazdı. Mustafa’ysa yaşına rağmen otuz beş kiloyu geçmeyen, sıska bir vücuda sahipti. Oldum olası, her zaman olmasa da elini attığında sakarlaşan bir yapısı vardı.

     Bu özelliğinden biraz bahsetmek gerekir: Solak olduğundan, sağ elini ancak bazı işlerde kullanır, kullanmak istediğinde çoğu zaman bir sakarlık yapardı. Aslında solak bir yaratılışta doğmuştu. Beş yaşına gelinceye kadar, önüne konan yemeğini sol elini kullanarak yedi.  Beş yaşına gelip te, etraftan “yemek sağ elle yenilir, sağ elini kullan diyenlere” azimli oluşunu gösterebilmek ve anlatmak için, sol kolunu, kardeşine ait kundak sarımında kullanılan iple arkasına bağlattı. Yemeklerini döke bulaştıra, ağzına götürmeye çalıştı. Nihayet bunu başardı. Bir haftayı geçmeden rahatça sağ eliyle yemek yemeyi becerebildi. Bazen çocuklara, yaptırmak istenilen bir şey, “sen bunu yapamazsın” denilerek yaptırılır. Küçük Mustafa’ya da böyle bir taktik uygulandı. Fakat ilkokula geldiğinde, kara tahtaya kalktığı zaman, sol eline tebeşiri alıp ta kara tahtaya çizikleri atmaya, harfleri yazmaya başlayınca ilk azarı öğretmeninden işitti. Evde de, sol eline kalemi alıp, sarı saman defterine harfleri sıralamaya başlayınca büyüklerinden zılgıtı yedi. Böylece sağ elini sadece yemek yerken ve yazı yazarken kullandı. Ama bıçağı sağ eliyle kullanmayı bir türlü beceremedi. Taş fırlatmada da sol elini kullanmaya devam etti. Bir kavga halinde ise, karşı taraftan sağ elle beklenen bir yumruk, aniden sol taraftan gelince, yumruğu alan karşı dövüşçü çocuk, şaşkınlıktan kendine gelinceye kadar ikinci sol kroşe bir yumruk daha alırdı. Böylece çok kavga kazandı. Bu özelliğini tanıdığından iyi kullanırdı. Mahalle aralarında, sırf oyun olsun diye yapılan çocuk yumruklaşmalarında, karşısındakine belli eder şekilde, hafifçe sağ yumruğu sıkar gibi yapar, karşıdaki çocuğun bu harekete dikkati çekildiği sırada, havaya kalkan sol el, daha havada, rakibe doğru gider iken yumruk halini alır ve rakibin ya gözüne, ya da burnuna kuvvetlice vururdu. Sol eliyle attığı taşlar ise yüzde yüz isabet kaydeder, buna karşılık sağ eliyle bir su bardağını veya çay bardağını dökmeden misafire götüremez, sakarlık yapar, bardakta taşıdığı sıvıyı mutlaka bir yerlere dökerdi. Sağ elini kullanabilme maharetinden iyi faydalanmasına rağmen, büyüdükçe masalarda yenilen yemeklerde, moda haline gelen sağ elle tutulan bıçakla kesilen küçük et parçalarını, sol eldeki çatalla ağzına götürmekte hiç bir zaman zorluk çekmezdi. Fakat bu özelliğini kullanmaz, önce sağ elindeki bıçak ile etini keser, arkasından sağ eliyle doğramış olduğu parçaları ağzına götürürdü. Ayrıca bir gözü, doğumundan tam üç ay sonra içe kaymış, tedavisi yapılamadığından tembelleşti. Az da olsa, karşısındaki şaşılıkla bakar olmuştu. Çoğu zaman gözlerini kaçırır, karşısına bakmadan konuşmaya çalışırdı. Fakat büyüdükçe, bu gözünü güneş ışığının verdiği rahatsızlıktan dolayı kısardı ve çoğu kimse de bu durumundan haberdar bile olmazdı. Fakat sağ gözüyle de bakarken, bazen kullandığı sağ elini, hiç olmayacak bir yerde kontrolsüz olarak kullanır, bir sakarlığa daha sebebiyet verilebilirdi.

      İşte, ahraz fellahın kız kardeşi ile yapılan güreş başlarken de böyleydi: İlk atağı yapmak üzere, karşısında ayakta duran ve vücutça kendisinden daha irice olan kızın yavaştan gelişmeye başlayan ve entarisini hafifçe kabartan memelerinin uçları hizasına sağ elini attı. Maksadı kızın entarisini tutup, istediği hamleyi yapmaktı. Cinsiyetine bakmadan, kendisiyle güreş tutmaya niyetlenen bu havalı kızı, böylece şaşırtacak, diğer sol eliyle kızın ense köküne elini atacaktı. Bunu yapmaya çalıştı. Ancak kontrolsüz şekilde entariyi tutup ta, kendine çekeyim derken, sakarca bir hareketle, sağ eli, kızın hafiften kabarmaya başlayan göğsünün üzerine çarptı. Ve buradan tutmayı da başarabildi. Entariyi avuçladığı göğüs yerinden, kızın entarisinden, elini bırakmadan kızı kendine doğru çekmeye çalışınca, deminki vurduğu el sadmesinden olacak, yaşına göre gelişmiş olan Arap kızı, canhıraş bir sesle Mustafa’nın eliyle çektiği yöne ve Mustafa’nın üzerine doğru, hızlı ve seri bir şekilde ileri atıldı ve gövdesine yüklendi.

       Kız anasının gözü çıkmıştı. İleri atılırken de, aşağıdan, sağ ayağıyla, çelmeyi bastı. Kızın sağ ayağıyla yaptığı çelme, solak oluşundan dolayı, dengesini daha çok sol ayağı üzerine yüklenerek kuran Mustafa’nın, sol ayağına gelen çelmeyle, her iki ayağını birden yerden kesti. Kızın belki de bilerek yaptığı bu hareketle, zaten çelimsiz olan Mustafa, önce havalandı, sonra da, sağ yana savrularak düştü ve akabinde, sırtüstü, upuzun yere serildi, kaldı. Boylu boyunca uzanmış durumda, sırtı yere gelen Mustafa şaşkın bir durumda, bakakalmıştı. Öylece yatıyor, başına nasıl bir bela geldiğini anlamaya çalışıyordu. Bacakları açık bir aralıkla yatıyordu. Kız bu fırsattan iyi yararlandı.. Diz kapaklarının üstüne kadar çıkan entarisinden görünen ve gelişmeye başlayan her iki bacağını, altta yatan teyze oğlunun birbirinden ayrık durumdaki bacaklarının tam üstüne yapıştırır gibi koydu, vücudunun tüm ağırlığıyla bastırmaya başladı. Bu haliyle Mustafa âdeta, kızıl renkteki toprak zeminle, üstteki kendinden ağır vücudun altında kaldı, pestile döndü. Az sonra da, terden sırılsıklam oldu. Durmadan çabalamasına, alttan kurtulmaya çalıştı, yapamadı, gittikçe sindi. Fellâh kızı kollarını, bu defa altından kalkmayacak şekilde oğlanın omuzlarına dayadı. Bir taraftan da nefes nefese kaldığından, salyalı ağzını açarak dişlek dişlerini alttaki Mustafa’nın alnına dayadı. İki kaşının arasını hırsla dişledi. Mustafa’nın yüzü, acaba yerdeki zora düşmüş bu halinden mi, yoksa utançtan mıydı, kıpkırmızı olmuştu. Nasıl bir oyuna geldiğinin şaşkınlığını yaşamaktaydı. Acaba, ne şekilde bir şanssızlık yapmıştı da bu duruma düşmüştü. Devamlı olarak, yerinde kıvranıyor, kıvrandıkça da, üzerine tüm ağırlığını vermiş olan kızı daha fazla üzerine hissediyor, altta kalan vücuduna gittikçe ağırlığını veren fellâh kızına karşı bir türlü karşı çıkamıyordu. Belki de yere aniden serilmesiyle, bu duruma yol açılmıştı. Bu garip ve tuhaf güreşin etrafını çeviren akraba kızlarının kimi, hınzırca kıkırdıyor, bazıları da ez, bastır, diye hep bir ağızdan bağırıyordu.

       İçine düştüğü duruma dayanamayan teyze oğlu Mustafa ise, kendisini bu zavallı ve tuhaf duruma düşüren ve hâla ağırlığıyla bastıran üstteki kıza karşı, daha fazla dayanamadı ve birden: “Çekil be, fellâhın kızı.” diye feryadı bastı, bağırdı: “Yeter artık, kalk üzerimden, pis, rezil fellâh.” Kız, altta hâlâ çırpınmaya devam ederken bir taraftan da kendisine yapılan ve hakaret taşıyan Mustafa’nın bu sözlerine iyici sinirlenmişti. Belki de ilk defa karşı cinsinin üstünde bulunmanın bu değişik zevkini alıp, üstünlüğünü diğer kızlara gösterdikten sonra, tüm ağırlığıyla abandığı Mustafa’nın üzerinden, bu defa bir sıçrayışla, yerde yatan oğlanın omuzlarının üzerine kadar atladı ve göğsünün üzerine sertçe oturdu. Arkasından da deminki yaptığı rezil hareketlerini gizlemek gayesiyle, yaşından beklenmeyen bir hızla, havaya kaldırdığı sağ eliyle, Mustafa’nın yüzünün sol tarafına, olanca kuvvetiyle bir tokat attı. Arkasından da: “Daha anlamadın mı be salak” diye bağırdı: “Benimle başedemiyeceğini. Bu garip ve tuhaf güreş; nihayet, Arap komşunun bütün gayretine rağmen, halen evlenememiş olan ikinci büyük kızı Aysel ablanın gelmesi ve yerdeki, alta kalan teyze oğlunu kurtarmak için, üstteki kızı, iki eliyle omuzlarından tutup, oğlanın üzerinden çekip aldı. Arkasından, güreşin başından itibaren yaptığı ters bir hareketle alta düşen, aczinden ve sinirinden ağlamaya başlayan Mustafa’yı da yerden kaldırdı. Üzerindeki tozları silkmek bahanesiyle, kuvvetli bir şaplağı kıçına vurdu. Bu fırsattan yararlanan Mustafa, gülüşmelere devam eden ve hâlâ elleriyle sağını, solunu çimdiklemeye çalışan fellâh kızlarının çemberini hızla yararak, sallana sallana bitişikteki evinin yolunu tuttu. Lâkin bu olaydan sonra, evleninceye; ta yirmi yedi yaşına varıncaya kadar, tek bir kızla işveli konuşmasına şahit olunmadı.

       Hâlbuki daha iki ay öncesindeydi. Okulların bitiminden sonra ve ailesinden önce gittiği Gülnar’ın Şıhömer köyünde, yayılmaya bırakılan davar ve sığırları ikindiyi geçe toplanılıp eve dönüldüğünde, hayvanların toplanmasında yapılan hatalardan kaynaklanan şekilde ve nedensiz olarak halasının çocuklarıyla başlayan, yarı dövüşvarî yapılan güreşte, kendinden bir yaş küçük olan halaoğlu Ali’yi yere sermişti. Bunu gören kardeşinin dövüldüğünü sanan yaşıtı Elmas’ın: “Seni gidinin domuzun dölü” diyerek uzaktan hışımla ve kontrolsüz gelişiyle, onu da Ali’nin üzerine sermişti. Bunu oyun sanan ve üzerine arkasından atlayan kendinden iki yaş küçük kardeşini de üzerinden aşırarak altında yatanların en üstüne bırakmıştı. Üçünü de pamuk balyaları gibi üst üste serdikten sonra üzerlerine çıkmış, bunaltmış, birbiri üzerine yığılmış olan en üstteki kardeşi ile en alttaki Ali’nin ortasında, kalan halasının kızını da bağırtıncaya dek üzerlerinden kalkmamıştı. Birbiri üzerine yığılı bu üç çocuktan en tepede bulunan kardeşi Harun’un bir sıkıntısı yoktu. Fakat, en alttaki Ali ile kardeşinin arasında kalan Elmas’ın canı iyice yanmıştı. Çığlık çığlığa bağırmasından bunu anlaşılıyordu. Zavallı kız, ilkokula başladığı sene, okulun iç kapısının önünde satış yapan dondurmacıdan on beş kuruşa aldığım, alt ve üstte bulunan iki gofretin arasında kalmış gibi, adına “tost dondurması” dediğimiz dondurma gibi ezik kalmıştı. Mustafa da, bu dondurmadan yemeyi çok canı ister, alamazdı. Şimdi ise, dondurmacının sattığı tost dondurması gibi, iki çocuk arasında kalan kız, tost olmuş vaziyette ellerinin altındaydı. Ayrıca kızın, altına aldığı kardeşi Çelebi’yi kurtarabilmek için kendisine küfürler savurarak üzerine gelen kızdan bu şekilde, kendisine edilen küfürlerin intikamını bir güzel aldı ve bu olaya kadar, kıza karşı duymaya başladığı hislerinden birden uzaklaştı. İşte böyleydi. Mustafa masum olan sakarlıklarıyla, insanlara karşı gösterdiği duygularının inişleri ve çıkışlarının bazıları bunlardı. Mustafa, tutarsız olan bu davranışlarıyla akraba arasında da iyice tanınmış, unutulmamıştı. Bir de eniştemin, sokaklarda aylak aylak dolaşmasını önleyebilmek için, eline tutuşturduğu tahta askılık içinde, şehrin ana işlek caddelerinde, deniz kenarındaki dinlenme parkında ve tren garındaki yolculara sattığı erkek çorabı, bel lastiği, ayna tarak satarken faydalandığı zekâsını hiç unutmadım. Ayrıca Arap bacı resimli “Nabel” sakızların, tamamının satışından sonra boşalan saçtan mamul, kapaklı tenekeden yapılmış olan, üzeri desenli, değeri yüz elli kuruş bile etmeyen ambalajı kutusunu, dantel kutusu yapmak isteyen anneme tam üçyüzelli kuruşa satışıyla övünmesi, akraba ve hısımlar arasında hiç unutulmadı. Fakat, annem, bir boşluğa düşerek fahiş fiyatla aldığı bu Arap bacı resimli, sarı zemin desenli sakız kutusuna ödediği parayı, içine düştüğü durumu kurtarabilmek için, “yeğenime sermaye verdim”, deyip, işin içinden çıktı.. Hâlbuki neredeyse, boyu büyüklüğüne ulaşan satış tablasıyla, yolunun üzerindeki teyzesinin evine biraz da dinlenebilmek için gelmiş olan Mustafa, teyzesinin ve yanındaki tanımadığı komşu teyzenin tüm ısrarlarına dayanamayarak boşalan sakız kutusunu satmıştı.

      Fakat saflığı, olanca masumiyetiyle ve olmayan zamanlarda gösterebildiği sakarlıklarıyla, daha iki ay öncesindeki kuvvetine güvenerek, komşularına düğün misafiri olan gelen kızla, tutulan o garip güreşin daha başlangıcında plânlamadan yaptığı ani, yanlış bir hareketle yenilen Mustafa, başına gelen bu olaydan sonra, bir daha komşu Arap kızlarına bulaşmadı. Daha doğrusu, o bulaşmadı da, ben kurduğum hayallerimden oldum. Fellâh oğlu Sami’nin kuzenime “şaşı, şaşı” diyen sataşmalarına karşı olarak, “Arabuşaklar, Arabuşaklar” şeklindeki alaycı atışmalar, yine onlardan öğrenilen bazen “Şî”, bazen de “Kâl” diye hitap etmeler, onlara aynen söylendi. Böylece, uzun süre, onların değişik şekilde söylenilen alaycı ünlemlerine maruz kalındı. Arkasından, zaman içinde nedeni belli olmayan; incir çekirdeğini dahi doldurmayan küslükler bahane edilmeye başlandı ve sonra da ilişkiler koptu, bitti. Ama yine de tedbirler karşılıklı olarak bırakılmadı. Birbirlerine tehlike verilmeyeceği anlaşılacağı kadar taraflar birbirlerini gözetim altında tuttu.. O günden sonra, Mustafa’nın “Ne güzel Arapça öğrenecektik, onu da öğrenemedik” diyen bazı serzenişleri olduysa da buna aldırış etmedim. Ve bu mızmızlanmasına zaman içinde alıştık. Zaten bir süre sonra, fellâh çocukları Süleyman ve Sami; en küçük kızlardan Hülya hariç ortada gözükmez oldular. Fakat Arap komşular her zaman böyle değildi. Aksine, sevinçlerimize ortak oldukları gibi, üzüntülerimize de ortak oluyorlardı. Bu unutulamayan yanları da vardı. Nitekim Mustafa, evlerinin iki yüz elli metre ötesindeki “Menderes” mahallesinin NATO yolu kenarında kalan pat-lıcan tarlasıyla “Menderes” evleri arasındaki yoldan Kuvay-ı Milliye Caddesine doğru giden, siteye ait yoldan bir ikindi vakti gidiyordu. Batmakta olan güneşe karşı, gözlerimi kırpıştırarak yolda yürürken, aniden karşısından gelen annesiyle yanındaki Arap kızı Aysel ablasını gördü. Her ikisi de birden yürüyor, bir taraftan da ağlaşıyorlardı. Annesi, öğleden sonra, Münire halalarına gitmişti. Oradan geliyordu. Üzüntülü annesini teskin edebilmek için elinden tuttu. Şimdi, eve dönerken üç kişiydiler. Eve girdiler. Komşu Aysel abla da evine yöneldi. Annesine sordu:

        “Ne oldu anne, neden ağlıyordun.”

        “Şevket deden, vefat etmiş, ona ağladım.”

       “Peki, Aysel abla neden ağlıyor.”

       “O da diş polikliniğinden, geliyordu. Yolda karşılaştık.”

       “Ne işi varmış poliklinikte.”

    “Orası diş polikliniğiydi oğlum. Oradaki dişçi, Aysel ablan dişlerini her gün muntazam olarak fırçalamadığı için, erken yaşta iki azı dişi çürümüş olduğunu tespit etti ve çekti.”

       “Peki, o zaman ağlamamış ta, şimdi neden ağlıyor.”

       “Diş çekiminden önce dişçinin vurduğu morfinin etkisi geçmeye başlamışta ondan.”

Mustafa anlamıştı. Aysel abla, diş polikliniğinde çektirdiği azı dişinin çekildiği çene kemiğinin kökünden gelen ağrıya karşı, beyninin verdiği tepkiye ağlı                                                                                                                                                   yordu. Çünkü dişlerin çekimi öncesinde, çekilecek dişlerin çenesine verilen morfinin etkisi yavaştan yavaşa azalmaya başlamıştı.Olanı biteni, düşününce daha iyi kavradı. Çünkü hemen iki ay öncesinde, kendisi de bir türlü yerinden çıkmayan biri üç köklü, diğeri iki köklü olan çenesinin gerilerindeki iki azı süt dişini çektirmişti. Gidilen dişçi, acıyı azaltmak için, bu dişlerin kök hizalarına gelecek şekilde, dış ve iç kısmına morfin vurmuştu. İş bittikten bir süre sonra, hem çekilen diş kökünün sinirleri, hem de iğnenin yeri, diş köküne doğru verilen morfinin etkisi azaldıkça şiddeti giderek artan bir ağrıya dönüşmüştü. Fakat bir şansı olduğunu düşündü. Çekilen dişlerin bu süt dişlerinin yerine ana dişler gelecekti. Fakat önde olanı, iki ay gecikmeyle gelmesine rağmen, arkadaki tam iki yıl sonra gelmişti. Buna da razıydı. Çünkü kılavuz görevini gören süt dişi olmayınca, alttan gelen kalıcı diş, buna rağmen eğri büğrü çıkmadan dimdik olarak çıkabilmişti. Aysel abla, bir yerde, aslında çektirdiği dişin acısını bahane ederek ağlıyorsa da aslında bir yerde de, teyzemin içine düştüğü ölüm ateşine de ağlamaktaydı. “Ateş düştüğü yeri yakar derlerdi.” Fakat, Fatma ablasının acı ve derdine ortak olduğunu da, bu vesileyle gösteriyordu. İşte, bu da bir erdemi, aileden gelen, o dönemlerin bir görgüsünü ifade ediyordu.

Sekizinci kesim

Bir gazi daha uçtu

Teyzem, halk eğitim merkezinin az ilerisinde oturan Münire Haladan, hem amcası ve hem de kayın babası Şevket’in vefatını öğrenip, geldikten sonra, gecenin karanlığı başlamadan önce, aileyi bu ıssız yerde yalnız bırakmamak bahanesiyle de olsa, akşamın erken saatlerinde gelen enişteme, Şeyh Ömer köyünden (Köyün adı, yörenin insanı tarafından kısaltılarak, önce Şıh Ömer şeklinde söylenirken, en sonunda ‘Şohmur’ şeklinde söylenmeye başlanmıştır.) üç gün gecikmeyle getirilmiş olan son acı haberi verdi. Babasının vefat haberini alan eniştem bir an ayakta durdu, uzun bir süre de öylece kaldı. Sonra, evin önüne kazdırdığı kuyunun üzerine monte edilen, su çekilmesine yarayan turuncu renkli pik dökümden yapılma tulumbanın yanına gitti. Dökme demir tulumbanın çelik sapına olanca hırs ve kuvvetiyle yüklendi. Üç dört defa aşağıya, yukarıya inip çıkan çelik kolun, kuyunun içinde kalan çelik boruya yaptığı somurma etkisiyle, derinlerden gelen serin suyla elini, yüzünü yıkadı. Islak avuçlarını uzun ince yapılı yüzüne götürdü, orada uzunca bir süre tuttu. Yüzüne kapattığı ellerini indirdiğinde, kısılan ve küçülen gözlerinin kızaran beyazlığında, bir nemlilik kalmıştı. Eniştem, bir hafta sonra, deniz yönünden Toroslar’a doğru dikine giden İstiklâl Caddesiyle birleşen yoldan kuzeye giden, yaklaşık bir kilometre sonra da NATO yoluna bağlanacak olan Çakmak Caddesinin tam orta noktasında saatçilik yapan ve aynı zamanda müftülükte yapmış olan Fuat Hocayı tam dört gün sonra eve getirdi. Birkaç erkek ve karşıdaki Arap komşu Halil amca çağrıldı. Sûreler okundu. Daha sonra okunan duaların dinlenilmesi ve komşu Halil amcanın evine uğurlanmasının ardından, gecenin başlangıcında ortadaki bakır yemek sinisinin çevresinde, tam üç yetişkin erkek kaldı: Hacı Gani eniştem, sütkardeşi Murat ve evvelce müftülükte yapan saatçi Fuat Hoca. Teyze oğlum Mustafa ile diğer odadaki iki küçük kardeş ise uyuyorlardı. Ben de sofrada yerimi almıştım. Bize hizmet eden Fatma teyzem ise ayaktaydı. Fuat amca ileri görüşlü bir din adamıydı. Beyaz gömleğinin boyun yakasına üçgen bir baklava dilimi halinde, intizamla ve itinayla bağlanan kırmızı parlak kumaştan yapılma bir kravat pantolon kemerine kadar sarkıyordu. Kravatın tam göğüs hizasına gelen, önde iliklenen ceketin her iki yakasının üzerine gelecek şekildeki görünen kısmına beyaz ibrişimle ay yıldız motifi işlenmişti.. Eniştem, bu akşamdan bir hafta sonra, teyzeme, üzerine ay yıldız işlemesini tembihleyip, verdiği kırmızı renkli bir kravatı, üzerine işlenen ay yıldız bitirildikten sonra, o günün hatırasına uzun süre taktı, gururla gezdi. Bu anma gününün kısa bir süre sonunda, şimdi artık 1963 yılının Mersin’inde, şehir merkezinde, sadece iki kişi, kravatın göğüs hizasına gelen kısmında ay yıldız işlenen kravatlarını takıyorlardı.

       Ancak Mustafa ise, Şevket dedesinin bir daha hiç gelemeyeceğini, verilen sözlerin de böylesi zamanlardan sonra hiç yerine getirilemeyeceğini daha bir anlayacaktı. Daha altı ay önce yaz sıcaklarından kurtulabilmek ve hasta olan babasını ziyaret için teyzemi ve kuzenlerimi de Şeyh Ömer köyüne götüren, teyzemin “Gani Usta” diye çağırdığı eniştem, hasta babasının bir takım ayak işlerini gördükten sonra, tekrar şehre dönmüştü. Teyzem ise köyde kalmıştı. Görevlerini yerine getirmeye çalışıyordu. Daha yedi buçuk yıl öncesinde iken, köyden Mersin şehrine gitmek isteyen teyzem, o tarihlerde, duyduğu husumet nedeniyle, parasıyla satabileceğini belirteni, ancak parasızlıktan alamadığı iki kuruşluk bir cingil yoğurdu, satmayan emmisine (amcasına), helalleşmek için yola çıktı. Köyün “Alan bağ” mahallesindeki yayla evinin duvarları, kaya taşlarının üst üste getirilmesiyle yapılan ve taş aralıklarına, birbirine kaynaştırma ve yapıştırma niyetine samanlı kil dahi konulmayan eve geldi. Bu tek gözden ibaret ve duvarlarında çamur sıvası bile olmayan taştan yığılma metruk haldeki bağ ev, sanki virane bir yer gibiydi. Odanın, penceresi bile yoktu. Kulübede, duvarlarını meydana getiren taş aralarına konması gerekirken konulmayan killi toprak olmadığı için, taşın üst üste yığılması sırasındaki ara boşluklara gözler yapıştırılıp, bakıldığında, bakılan diğer taraf rahatlıkla görülüyordu. Kulübenin çatısında, enine konmuş olan dört kalın ağaç gövdesi ve boyuna olarak dizilmiş, bitişip, sıkıştırılarak döşenen kamış vardı. Bunun üstünde ise, kış aylarından önce, üzeri taştan yapma silindirle sertleştirilmiş killi toprak bulunmaktaydı. Bu haliyle kulübe sadece yaz ayında kullanılan bir durumdaydı. Oysaki yaşlı Şevket dede, sonbaharda bile buradaydı, üşüyordu. Güneş batmak üzereydi. Teyzem, tek göz bu odacıkta, deve yünü bir yer şiltesi üzerinde yatan çakır gözleri devamlı nemli olan, zaten ince yapılı iken, yatağının içinde iyice küçülen saçlarının tamamen ağarmasıyla yüzü bembeyaz hale gelen, kayın babasıyla uzunca bir süre konuştu. Ayrıldığında, son görevini yapmış olan gözü yaşlı kadının yüzüne dikkatle bakıldığında, yüzünde tuhaf bir hüzün vardı. Hem amcası ve hem de kayın babası olan bu adamdan, helâlliğini  ve birtakım nasihatlerini almıştı. Amcası son söz olarak:

        “Geleceğim” demişti. Sonra da kaba bir ağızla:

       “Bu yörük karısı da doğru dürüst bana bakmadı, gitti” diye serzenişte bulundu. “Kurtuluş Savaşında bile, bu kadar gıdasız kalmamıştım” diye söylendi.”

      Teyzem, alan bağın hemen bir kilometre güneyinde kalan ve daha çukurda kalan köye inip, taş merdivenle çıkılan, altı hayvan ahırı, hayvan olmadığı zaman da kiler odası olarak kullanılan tek gözlü, akşamları da kandil yakılarak aydınlanan eve girdiğinde, yaşına göre beş yaş yaşlanmış gibiydi. Çocuklarına bakarak ve “ebe” diye hitap ettiğimiz kaynanasını kastederek söylendi:

        “Emmimin hali hiçte iyi değil” diye, dertlendi. “Bu köy yerinde, kızartılmış yağa dökülen arpa ve buğday unu bulamaç çorbasıyla, hasta iyileşir mi hiç.”

         Bu şekilde, aslı Yörük olan kaynanasını, kızlarına ve bizlere şikâyet etmiş oldu. İşte böyleydi. Aynı zamanda, annemin amcası olan büyük amcamın ve kuzenlerimin de çakır gözlü olan Gazi Şevket dedesi, düşük tansiyondan bitkin vaziyette sonunu bekliyordu. Bitkindi. Ayağa kalktığında, dermansızlıktan başı dönüyordu.. Hâlbuki, bütün her şey daha geçen sene olmuştu. Baharın son günleriydi. Şevket dedemiz, çürümüş olan bazı dişlerinin ağrısından dolayı, zorlu geçen bir gecenin köründe erkenden kalkmıştı. Köyün on kilometre doğusundaki, Gülnar kasabasının yolunu tuttu. İki bin nüfuslu bu kasabaya geldiğinde, kasabanın tek dişçisine yöneldi. Ağzında kalan on beş kadar dişin tamamını iki gün içinde çektirdi.. Bunun nedeni, sadece çürümüş dişlerinden ileri gelmiyordu. Öyle olsa, neden sağlam dişlerini de çektirsindi. Esas neden başkaydı: Adnan Menderes’in asıldığı tarihe rastlayan günün üç gün sonrasında, üç günden beri sıktığı dişlerinin tamamını söktürmesi, aslında tesadüf değildi. Dişlerin tamamının çekilmesinin sebebi, 1950-1960 yılları döneminin Başbakanı Adnan MENDERES’e ve onun ismine karşı bir vefaydı. Ona karşı yapılanlardı…

Dokuzuncu kesim

Kurtuluş savaşı sonrası

Kurtuluş Savaşı başlamadan önce, İngiliz’in kışkırtma ve desteğiyle, Yunanlılar tarafından işgal edilen “Menderes Vadisi”nden, işgalci Yunan birlikleri, Türk birliklerinin taarruzlarıyla geriye batı yönüne doğru çekilmeye başlamıştı. İzmir şehri yönünde çekilmeye başlayan ve çekilirken de sağı solu yakıp, yağmalayan düşmanı kovalayan küçük bir birlikte vazifesini yapan bir kumandandı. Bir çiftlik evi de yakılmıştı. Şevket kumandan, yakılan bu çiftlikteki aileyi kurtaran askerlerin başında yer almıştı. Düşmanı an be an, geriye püskürten birliklerde görev yaparken, geceleri de yürürken geçmişini düşünüyordu. 1897 yılının sonlarına doğru, doğduğu Mut ilçesinde, ilkokulunu tamamlamıştı. Daha sonra Silifke Sancağında 1910’lu yılların ortalarında rüştiyeyi bitirdi. Kısa bir süre kaymakam mahiyetinde çalıştıktan sonra, Adana ilinin Yenice beldesi yakınındaki Karacailyas mevkindeki bir Jandarma karakolunda askerliğini çavuş rütbesiyle karakol kumandanı olarak görev yaptı. Boş vakitlerinde, bol bol uyurdu. Bir defa rüyasında, Akdeniz yanaşan bir gemiden çıkarılan Ermenileri gördü. İstiareye yatmıştı sanki. Her şeyi aynadan seyreder gibi görüyordu. Kurtuluş Savaşının ortalarıydı. Terlemiş bir vaziyette uyandı. Telsizi tıkır tıkır çalışıyordu. Üstleriyle yapılan bilgi alışverişi, Adana ilinin deniz kıyılarından yapılacak çıkarmayı doğruluyordu. Akdeniz’de geçen bir İngiliz çıkarma gemisinden karaya çıkartılacak bir ermeni bölüğünün istihbaratını aldı. Çıkarmanın yapıldığı günün öncesindeki gecede gördüğü rüyanın hakkını vermeli, bu çıkarmayı yapmayı plânlayan ve buna teşebbüs eden, düşman komutanının anası, oğlunun babasıyla tanıştığı güne küfürler etmeliydi. Çıkarma gecesinde pusuya yatılmış, sessizce bekleniliyordu. Kumral beyaz tenli, çakır gözlü ve koyu kahverengi ve bazı telleri kızıl saçlı bu karakol jandarma kumandanı, emrindeki kırk kişiyi aşkın müfrezeye “ateş” işaretini verebilmek için, pür dikkat bekliyordu. Gerektiği zamanda talimatını verdi:

       “Yapacağım ilk atış, işaretim olacak ve aynı anda hep beraber seri bir atışa geçilecek.. Başka bir komut filan beklemeyin, sadece nokta atışı yaparak düşmanı telef edin.”

       O gece sessiz bir bekleyiş, herkese çok uzun geldi. Saatler ilerlemiyordu. Çukurova’nın gecesi, akşamdanberi vıraklayan kurbağa seslerinden sonra sessizliğe gömülmüştü. Gecenin ilk saatlerinden imsak vaktine yakın bir zaman dilimiydi. Ovayı, kuş cikirdemeleri ile Ağustos böceklerinin sesleri doldurmaya başlamıştı. Düşman donanmasından ovaya salınan ermeni bölüğü uzaktan göründü. Kâh, kazılmış siperlere atlar gibi yere yatıp, uzanan, kâh anîden uzanılan yerden kalkılıp, çekirge gibi sıçrayan ermeni bölüğü kendilerine doğru ilerlemekteydi. Yüz altmışın üstünde sayıya sahip olan bir bölüktü, karşıdan gelenler. Kurşun atımı menziline giren düşman bölüğünün gelişi bir müddet daha beklendi. Tam yetmiş beş metre kala, tekrar sıçramaya geçildiği anda, Şevket kumandan, ateş emrini, ilk kurşunu sıkarak verdi. Arkasından müfrezenin yaman, seri bir ateş başladı. Sanki makineli tüfekle düşman, taranmış gibiydi. Neden sonra, kırk bir Türk askerinin mavzerinden çıkan ateş kesildi. Şimdi kayıp sayımları yapılıyordu. Tekmil istedi. Önce kendine bağlı askerini saydırdı. Hiçbir kayıp yoktu. Arkasından, düşman kayıplarının ne kadar olduğunu, ne kadarının sağ kaldığını anlamak için rapor istedi, saydırdı. Tekmili aldı: “Düşman bölüğünden tek bir canlı kalmamıştır kumandanım”. Karakol kumandanı iken emrindeki askerlerle sağladığı bu başarıdan sonra, Şevket Kumandan, üstlerinin dikkatini çekmişti. Kurtuluş savaşının son yılındaki görev yeri Batı Cephesiydi. Kendisini Menderes ovasından, İzmir yönüne kaçan Yunan askerinin arkasından koşarken bulmuştu. Sonbaharın başı olmasına rağmen, buram buram terliyordu. Yunanlıların kaçarken, çıkarttıkları bazı çiftlik yangınlarının ilk kurtarıcısı görevini üstlenmişti. Yangınlar, arkadan kendilerini hızla kovalayan Türk askerinin bir kısmının çıkan yangınlara yönlendirilmesi ve arkalarından gelen Türk askerinin azaltılması için bilerek, kasıtlı çıkarılıyordu. Şevket amca; ailemizin büyüğü olan Şevket dedenin, Şevket komutanın gönlünde yer tutan “Menderes” ismi buradaki savaş hatıralarından ileri geliyordu… Kurtuluş savası sonrasında, ailesine kavuşmak için döndüğü Mut’ta işler iyi gitmemişti. Küçük Hüseyin’lerden olan baba Hüseyin Ağa ölmüştü. Ablası Münire Hanım Gülnar ilçesinin Bozağaç köyünün ağasına gelin olarak verilmişti. Yokluğunda, Boz ağaç ağasının, ablasını istetmişti. Ancak aradaki yaş farkından dolayı abla verilmemişti. Daha sonra da, verilen “hayırlar” kabul görmedi. Köyün ağası:

       “Ya bu kızı bana gelin olarak gönderirsiniz, ya da baskın yaparım, duvaksız alır, giderim. Gayrisini, siz düşünün ve buna da katlanın..”

       Ağa: “Hayır” diyen bir cevabı da, cevaptan saymam, diye haberi de arkasından gönderdi. Salınan emir yamandı doğrusu. Hüseyin ağa, yeni geldiği bu gurbet ellerde çaresiz şekilde ailesini topladı. Karar verildi:

    “Biz bu Arapkir’den, orada çıkan beylik çatışması sonrasında yeni geldik. Yörenin obalarını çok tanımıyorum. Ayrıca burada bir vukuatımız da olmasın” denildi. Böylece, orta yaşı geçkin, köyün tek zengin ağasına, Münire hanım gelin olarak verildi, gönderildi. Artık savaş bitmişti. Şevket komutan, zorlu bir savaşa katıldığını gösteren alın çizgileriyle askerlik hizmetini başarıyla tamamlayıp, düşmana verdiği kahramanca savaşının ardından, terhis edilerek Mut ilçesine  geldi. Tüm savaş boyunca duyduğu hasreti; aile hasretini giderdi. Fakat evde bir eksiklik vardı. Bu eksikliği ancak tam iki gün sonra farkedebildi.. Çocukluğu ve gençlik döneminde geçtiği ilk başlarında, kendisinden dört yaş büyük ablasından sık sık yediği dayakları özlediğinden, ablasını aramak aklına geldi. Çünkü evde eksik olan ablasıydı. Ablasının gelin olarak verildiği söylendiği köye hemen üçüncü günün sonrasında, ulaştı. Orada da boş durmadı. O sırada, Şıh Ömer köyünden çıkarak önündeki davarları güden, göçebe şeklindeki bir Yörük ailesinin Ümmü Gülsüm adındaki büyük kızını gördü. Bir müddet sonra, kızı istetti ve evlendi. Bu evlilikten tam dokuz çocuğu olunca da bir yere kıpırdayamadı, kaçamadı. Artık Şıh Ömer köyüne yerleşmişti. Köyün toprağı çoraktı, buna rağmen “alan bağ” denilen mevkide meydana getirilen bağlardan sağlanan üzümden elde edilen pekmezden ailenin yiyeceği kadar muhafaza ediliyor, arta kalanı pazarda satılmaya çalışılıyordu. Sonra Yörük hanımına ait, köyün tek sulak yerdeki sekide yetiştirilen kışlık bakliyat, kışlık ve yazlık sebzeler, bu yetmeyince de köyde yapılan çay ocakçılığı ve nasıl ve nereden öğrenildiği tespit edilemeyen terzilik, yeri geldiğinde çobanlık, kara avcılığı ve sırası geldiğinde yetişen üzümlerden yapılan şarap üreticiliği, Şevket dedenin uğraşları arasına girdi. Fakat, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Kurtuluş Savaşında elde edilen başarıları unutulmamıştı. Mut kaymakamlığından gönderilen “Muvazzaflığa” davet yazısı da kabul edilemedi. Savaş başarılarından sonra da verilecek İstiklâl Madalyası” da düşünülmeden reddedildi. “Allah rızasını kazanmak için bu savaş yapılmıştır”, dedi. Bu reddin sebebi aslında buydu. Muvazzaflığı kabul etse, yörük hanımının, köyündeki mal ve mülkünden vazgeçmesi mümkün değildi. Ayrıca neredeyse, daha şimdiden beş olan çocuklarının sayısı, muvazzaf subaylığa geçmiş olduğunda, alacağı maaşla helâlinden besleyemeyeceğini düşündü. Biraz da disiplin içinde geçen askerliğe karşı, topraktan sağlanılan rahat bir geçim daha çok tercih edildi. Sonra yeniden düşündü. Hem, Menderes ovasına atfen,  alan, Adnan Menderes’in Cumhuriyetçi Halk Partisinden ayrılarak kurulan “Demokrat Partinin Gülnar İlçe Teşkilâtına, hizmet etmekte başka bir heyecandı… İşte, Kurtuluş Savaşının gazilerinden olan Şevket dede, yavaş yavaş bitmekteydi. Hâlbuki kayın babası, daha yedi yıl öncesi, “oğlumu nerelere götürüyorsun, sen kendini ne sandın be kadın,” diyordu. Beş-altı yaş küçük kardeşinden, oğluna gelin olarak aldığı kıza söylenen kayın babası değil miydi? Helâllik istemeye gelen gelinine, “İyileşirsem, Mersin’e geleceğim, yanımda da, küçük Mustafa’ma şu köşedeki kafes içindeki keklikten doğan yavrusunu, kınalı bir keklik palazını getireceğim” dedi. Fakat aradan geçen yedi ayın sonunda, henüz hayatının altmış üçündeki, fakat geçen zamanın ve hayatın zorluklarının etkisiyle vaktinden önce yaşlanan; yaşı yetmişi aşan görünümlü bu ihtiyar adamın göçüş haberi geldi. Kınalı kekliğin yavrusu ise hiç gelmedi…

       Oysaki köyden gönderilen bu haberden üç gün önceydi. Tüm gece boyunca kovadan boşanırcasına yağan yağmur, sonra, yavaş yavaş çiselemeye başladı, iyice ağırlaştı. Son damlalar, Mustafaların kaldığı iki gözlü evlerinin bulunduğu odanın doğusundaki pencerenin camına bir müddet daha vurdu. Saf ve temiz yağmur damlalarıyla iyice temizlenerek şeffaflaşan camların penceresinin dış korkuluğuna, nereden geldiği anlaşılamayan üç kuş birdenbire kondu. Kuşlar, odanın içine bakarak, geldiklerini haber verircesine bir süre ötüştüler. Odanın içinde, yere serilen keten sofra örtüsünün kenarında dizleri üstüne oturmuş ve tek başına, eline tutuşturulan kuru ekmeğini yemeye çalışan Mustafa’yı görüp, bir haber vermek ister gibi, uzun süre ve ısrarla ötüştüler.

       Mustafa, pencerenin önüne uçarak konan ve yan yana saf olurcasına duran kuşları görünce, bir çocuk saflığı ve sevinciyle onlara uzunca bir süre tebessümle baktı. Ortada duran kuş, diğerlerine göre, biraz daha güzeldi. Bu kuşun, başını kapatan koyu kahverengi tüylerinin aralarında, ayrıca serpiştirilmiş kızıl renkli beş, altı tüyü daha vardı. Boynunu örten kınalı tüy ve kanatlarında da kahverengi renkler olan bu kuş, her iki yanındaki diğer iki kuştan oldukça farklı ve daha küçüktü. Sevinçle, yerinden fırladı:

       “Ne güzel kuşsunuz”, diye mırıldandı. Önünde serili yer sofrası üzerinde yemeye çabaladığı ekmek parçasından dökülen ekmek kırıntılarını yemeye geldiklerini düşündü. Bez üzerinden topladığı ekmek kırıntılarını, bu sevimli kuşlara verebilmek için anî bir hareketle yerinden doğruldu. Bunu gören ve deminden beri sanki bir telâşları varmış gibi ötüşen kuşlardan; önce ortadaki daha küçükçe olan kınalı olan kuş, aceleyle yukarı doğru havalandı. Sonra havada, keskin bir açıyla yere doğru doksan dereceyle döndü, aşağıya doğru toprağa süzüldü ve yerde ekili olan maydanoz yeşilliğine daldı. Arkasındaki, diğer iki kuşta, refakat eder gibi, aynı hareketlerle havalandılar ve yere doğru inip, maydanoz ekili yeşillikte kaybolup gittiler. Pencerenin kenarındaki sedirin üzerine çıkarak, camın önüne gelen Mustafa, gözleriyle, bu öbek halindeki maydanoz dikili yeri, uzunca bir süre cam arkasından taradıysa da hiç bir şey göremedi. Deminden beri yüzünde beliren çocukça sevinç dalgaları, birden hüzne dönüştü. Göz pınarlarında biriken iki damla yaş, yanaklarına düşerek süzüldü, çenesine kadar aktı.. Ama bu olaydan iki ay sonra, başka bir olay daha oldu. Mustafa’nın önüne, Şevket dedesinin öldüğünü haber vermek için, diğer iki kuşun eşliğinde uçarak gelen ve vücudunun büyük bir kısmı kahverengi ağırlıklı tüylerle kaplı olan kınalı kuşa benzer kuşla, yanlarında getirilen diğer iki iri kuş, babası tarafından sapanla avlanarak, paylaşılması için önüne konmuştu.

     “Benim oğlan bu kadar mı saf yarabbi, seçe seçe en küçük şu küçük olanını seçti” diye, homurdanarak teyzeme şaşkın bakışlar atan babasına aldırmadan, bir kanadı açık vaziyette öylece yerde yatan, küçük bedenli, cansız kınalı kuşu seçti. Diğer iki kuştan en şişman olanını ise kardeşi almıştı. Bunu gören baba biraz rahatladı. Orta büyüklükteki ise, arabuşağı Sami’ye kalmıştı.

Onuncu kesim

Dövüş sanatı

Böylece, aradan daha üç yıllık bir süre daha geçti. Bu sürenin sonunda, Mustafa’nın, Bulgar göçmeni çocuklarından beni kurtarmak uğruna yaptığı kahramanca bir davranışına daha şahit olunca ona, bir kere daha hayran kalmıştım. Teyzemin evinin üç yüz metre doğusundaki göçmen mahallesine, Mersin adliyesinde zabıt kâtibi olarak çalışan, eniştemin Mut’tan da ahbabı olan Tevfik amcanın açtığı belediyeye ait ekmek bayisinden aldığımız ekmeklerle eve dönüyorduk. Biraz sonra, tarafları sayı yönünden eşit olmayan, ilginç bir dövüşün çıkacağını ve sanki dans edilir gibi yapılan bu dövüşü seyredeceğimi aklımdan bile geçirmemiştim. Bunu da, birazdan, az ötedeki top alanında görmüş oldum. Göçmen çocukları, ekmek bayiinden yaptığımız alışverişten nedense hiç memnun olmuyorlardı.

        Hafta sonuydu. Annem, evimize Mut’tan gelen akraba ve misafirleri topluca teyzemin evine getirmişti. Öğle sonrasıydı. Teyzem, misafirlere “kısır” yapacaktı. Göçmen mahallesindeki ahbapların bayiinden ekmek alınması gerekiyordu. Birlikte aldığımız ekmeklerin dördünü ben, dördünü de Mustafa taşıyordu. Etrafımızı birden Göçmen mahallesinin irileşmeye başlayan çocukları sardı. Dört bir yanımız sarılmıştı. Kuzenim, elindeki ekmekleri bana uzatıp:

        “Sen şunları da al.” Dedi ve arkasından ilave etti:

        “Elindeki ekmeklerle sana saldırmazlar bunlar. Göçmen çocuklarının nimete her zaman saygıları olmuştur..

        ” Bu sebepten, sadece hedef benim. Bana saldırmaya başladıklarında, sen yavaştan uzaklaş ve kaç. Daha dört yıl geçmeden, kendi yaşıtındaki bir Arap kızına yaptığı sakarlık neticesinde, alta düşen ve resmen tacize uğrayan Mustafa’nın üzerinde, artık hissedilir bir kahramanlık edası vardı. Uzatmadım ve dediğini yaptım. Fakat gözüm uzaktan da olsa, üzerindeydi. Kendi kendime: “Peki, bunların arasından nasıl çıkar” diyordum. Fakat “Birazdan bir yolunu bulur, kaçar” demeye kalmadan, önceleri dört kişiyken, sayıları altıya ulaşan göçmen çocuklarının hepsi birden bellerindeki kemerleri sıyırdı. Meşinden yapılan kemerler, hep birden dairevi bir şekilde, havada döndürülmeye başlandı. Elleri havada ve başlarının üzerinde daireler çizerek döndürülen kemerler, aynı anda hedefe vurulacaktı.

       Plân anlaşılmıştı… Aslında Mustafa, meşinden imal edilen pantolon kemeriyle dayak yemeye alışkındı. Bazı günler, mahallenin çocuklarıyla birlikte yapılan yaramazlıklar ve ortaya çıkan neticeleri eve duyurulduğunda, akşamleyin Gani eniştemin eve gelmesi, teyzemin verdiği o güne ait raporlar, eniştemin pantolon kemerinden sıyırdığı meşin kemerle değerlendirilirdi.

    Çocuk dövme modası 1960’lı yılların modasıydı. Bu modada sinema filmleri yoluyla yayılmıştı. Özellikle, çocukların ebeveynler tarafından dövülmesinde, hangi malzemenin kullanılacağı konusunda Amerikan menşeli filmler önderdi. Mustafa, ilk defa yenilen bir kemer dayağından sonra, zamanla, kemerle atılan dayaklar için de tecrübe edinmişti. Akşam olup ta, eniştemin eve gelme saatine yakın iç içe giyilen tam dört gömlek ve en üsteki ceket, en alta giyilen Sümerbank işletmeleri mamulü fanila, yenilecek olan falakanın şiddetini azaltırdı. Bazen, ortaya çıkan bu tuhaf ve gülünç durum, anî şekilde karşısında şişmanlamış gibi duran Mustafa, eniştemi birden yumuşatır, çoğu kez ister istemez yüzünde bir gülümseme belirir ve gün boyu işlenen suçlar, çoğu zaman afla sonuçlanırdı. bazen de meşin kemerle vurulan darbeler olursa da, meşinle vücuda gelen darbeler, süspansiyon vazifesini gören kıyafet sayesinde, insana mendille vurulan darbeler gibi kalırdı.

        Bu sahne; göçmen çocuklarının ortada aldıkları ve etrafında fırıl fırıl dönerken ve döndükçe oluşturulan ve gittikçe daraltılan çemberin içinde, babasından yediği kemer dayakları, Mustafa’nın aklının aklını başına getirdi. Bir taraftan:

          “Keşke, üzerimde kalın bir giyecek olsaydı”, diye iç geçirir iken, bir taraftan da çevresindekileri korkutmak için durmadan:

          “Dağılın, elimden bir kaza çıkacak, yoksa hepinizi yakarım” diyerek, boş tehditler savuruyordu. Bir ara, bu tehditlere aldırmayan, içlerinden oldukça iri olan en gözü pek olan göçmen çocuğu, birden atağa kalktı. Nedense, birden elindeki kemeri havada hızla döndürmeyi bıraktı ve tam karşısına geldiği anda, ayaklarından tutup yere sermek için aniden yere doğru eğildi. Maksadı, teyze oğlunun bacaklarını yakalayıp, aklınca onu yere sermekti. Sonra da diğer beş çocuk,  üzerine çullanacaklar ve Allah ne güç verdiyse, öldüresiye döveceklerdi. Bense şaşkın, çaresizlik içinde olacakları seyrediyordum. İşte o sırada, hiç olmayacak şekilde, tuhaf ve garip bir şey oldu. Mustafa, başına gelecek oyunu bir saniye önceliğiyle hissetmişti. Geriye çekilmek istedi. Bunun için, geriye bir adım olarak attığı sol ayağının üzerine yüklendi. Bu sırada, beli de iyice çukurlaştı. Gövdesinin ağırlığını çeken başı geriye doğru kaykıldı. Daha sonra ne olduğunu, aslında kendisi bile anlamamıştı. Bir tahterevallinin çalışma tekniği gibi, bir ucuna oturulunca, üzerindeki ağırlıktan dolayı aşağı inen, fakat tahtanın yukarı kalkan diğer hafifleyen ucu gibi, gayri ihtiyari olarak havaya kalkan sağ ayağı ani bir refleksle ve hızlı bir şekilde diz kapağından bükülü olarak yukarı kalktı. Mustafa’nın gayri ihtiyari olarak ve hızla kalkan sağ ayağının diz kapağı, o anda, eğilmekte olan göçmen irisi çocuğun yüzüne ani ve şiddetli bir şekilde vurdu. Tesadüfen gelişen bu çarpışmanın sonunda, bulunduğum yere kadar kuvvetli bir “çat” ve “güm” gibi karışık bir ses, gümleme sesi geldi ve arkasından, o zamana kadar kendine güveni tam olan göçmenin ağzından çıkan “Ah, Alla.. yandım anam” sesleri duyuldu. Şimdi durum tam tersine olarak değişmişti. Vücudu öne eğik, belinden yukarısı yere paralel şekilde, dizlerinin üzerinde durmaya çalışan ve acıyla bağıran göçmen irisi çocuğun önce ağzından, sonra da burnundan kan boşaldı. Genç irisi oğlanın, önden bir dişi kırılmış, burun damarları çatlamıştı. Az sonra da çömeldi ve birden gerisin geriye dönerek, iki elini de burnu ve ağzının üzerine kapatıp, hızla kaçtı. Bunu üzerine, diğer göçmen arkadaşları da arkadaşlarının bu halini görerek, gerisin geriye kaçmaya başladıklarında, Mustafa, kuvvetli bir nefes aldı ve sonra bıraktı.. Cesareti yerine gelmişti. Gururla “Görün halinizi” diye, bağırdı ve ilave etti: “Bir daha karşıma çıkamayacağınızı anlayın artık”. Göçmenlerin çemberinden böylece iyi kurtulmuştuk. Fakat sonradan duyduğuma göre, henüz bir ay geçmemişti ki, bu dövüşün rövanşının alındığını sonradan öğrendim… Mustafa, hayatında tek bir kuş dahi avlayamamıştı. Bu alanda beceriksizliğini de ispatlayan Mustafa, kavganın yapıldığı göçmen mahallesinin kuzey batısındaki Osmaniye mahallesinin bakir ve yarı yarıya yağmur sularıyla kaplı türlü türlü otların arasında, edindiği bir sapanla otlayan kuşları avlanmaya çalışıyordu. Bu sırada karşılaştığı üç Selanik göçmeni çocuğundan ikisinin çaprazlama olarak kendisine yönelttiği sapana yerleştirilen taşları yememek üzere ellerini ve yüzünü saklayarak sulu otlara doğru kapandığı yerde, kendinden daha iri vücutlu olan göçmen çocuk tarafından tekmelenmeye rıza göstermiş, kendince böylece kurtulmayı akıl etmeye çalıştığını sonradan öğrenmiştim. Fakat çocuk tekme atmaktan yorulmuyordu. Olsundu.  Mustafa, böyle bir savunma yapmakla uzun süren darbelerin olmayacağını sanmıştı. Fakat yanıldı. Az tekmelenmedi. Neden sonra, uzaktaki bir evin önündeki tulumbadan su çeken bir göçmen kadınla yanındaki göçmen kızının, uzaktan gelen haykırışlarını duymuştu. Kendilerine koşanların sayesinde kurtulduktan sonra, özellikle belinin alt tarafında ve bacaklarında en az bir haftada geçebilecek morluklara razı olmuştu. Daha sonra başından geçen olayı ve bu çocukların nerede oturup, hangi okula gittiklerini öğrenebilmek için okulun kaleciliğini de yapan sınıf arkadaşı Bulgar göçmeni Gülhan’ın başına gelenleri anlatan Mustafa, Gülhan’dan:

         “Sen iyi kurtulmuşsun, Şammud mahallesindeki Selânik göçmenleriyle başa çıkmak oldukça zordur.” cevabını aldı. Arkadaşı konuşmasını sürdürdü:

      “Biz daha iki hafta önce, onların davetiyle top alanlarına maç yapmaya gittik. Ben yine maçın vazgeçilmez kalecisiydim. Gol yemeyince, arkamızdan başta beni ve tüm takımı en az bir kilometre satırla kovaladılar” dedi. Sonra ekledi:

        “Sen yine iyi kurtulmuşsun, sakat kalmadığına dua et.”

On birinci kesim

Baklalarla saldırı

Bunu takip eden altı ay sonra, üç dört arkadaş devlet hastanesinin hemen arkasındaki bakla tarlasına girmiştik. O sırada, Mustafa aramızda yoktu. Baklanın içini çıkarıp, ağzımıza atıyor, gevelerken de, yeşil kabuklarını da, NATO yolundan geçen kamyonların üzerine atıyorduk. Savurduğumuz kabukların bir kısmı arabalara isabet ediyor, bazıları ise hızla geçen arabaların rüzgârıyla değmiyordu bile. Biraz sonra, uzaktan ağrı, bizlerin bu hareketlerini gören, Mustafa yanımıza gelmiş, yola sırtını dönerek kenarlara dikilen karayolları işaret betonlarına dayamış, eline tutuşturduğumuz baklaları yiyordu. Bir ara, yoldan geçen ve hale sebze taşıyan kamyonlardan birin atılan kabukları soyulmadan atılan bakla, hızla geçmekte olan kamyonun açık penceresinden tesadüfen girip, şoförün yüzüne geldi. Atılan bakladan nasiplenen kamyoncu, kamyonunu birden durdurdu. Kamyondan hızlıca indi. Üzerimize gelen adamdan Mustafa hariç hepimiz kaçıştık. Şoför, kaçan çocukların peşinden koşacağı yerde, olaylardan habersiz şekilde, eline tutuşturulan taze baklaları yiyen Mustafa’nın ensesine olanca hızıyla iyi bir şaplak yerleştirdi. Bu tamamen bir şansızlıktı. Çünkü kamyonculara ne kabuklu, ne de soyulmuş kabuklarını atmamıştı. Yediği bu kuvvetli şaplakla ne olduğunu anlamadan yüz üstü kapaklandı. Daha sonra, yerinden aceleyle kalkarak kaçmasına ve evlerinin önüne kadar koşmasına rağmen, sinirini alamayan ve arkadan koşturan kamyoncu, koştururken de anlaşılmaz kelimelerle mütemadiyen bağırıyordu. Mustafa, yaklaşık iki yüz metre uzaklıktaki evine yaklaşmıştı. Fakat arkadan koşan adamın koşarken çıkardığı seslerle dışarıya çıkan evlerinin diğer yanındaki arsa komşusu, kırk yaşlarındaki Arslanköylü Cengiz, Mustafa’nın önünü kesti. Cengiz, sokak sakinleri tarafından sevilmeyen bir tipti. Kendisi de bunun farkındaydı. İşte, karşısına çıkan bu olayı, kendince intikam meselesi yaptığını düşünerek, kaçan Mustafa’yı yanından geçerken kollarını uzatarak kıskıvrak yakaladı. Arkadan koşturan adama:

       “Derdin nedir senin, bu çocuğun peşinden neden koşturuyorsun” bile demedi.

       Bir tabak çilek ikram eder gibi, teyze oğlunun kaçışını engelledi ve iki kolunu tutarak, çocuğun kollarını arkadan bağlar şekilde tutarak, adamın önüne attı. Böylece, eli kolu arkadan sıkıca tutulan Mustafa’ya önce bir ve sonra da bir olmak üzere, iki şamar daha vurulmuş oldu. Hâlbuki komşu Arslanköylü, bu komşu çocuğunun neden dövüldüğünü, adama sormamıştı bile. O yüzden, bu olayın yaşandıktan çok sonraları bile, zaten sevilmeyen Arslanköylü Cengiz, tamamen gözden düştü. Sokakta karşılaştıkça da ona hiç bir  zaman selâm verilmedi, hatırı sorulmadı.

On ikinci kesim

Rüşvet verme

Mustafa’nın, bu olaydan sonra da şansı yaver gitmedi. Nitekim tam bir sene sonraki ramazan ayında, yaz sıcaklarının başladığı bir mayıs günü, oruçlu olduğu halde, evlerinin hemen karşısındaki üç katlı sitenin arkasında bulunan top alanında, gençler arasında oluşturulan yedişer kişilik iki takımla, futbol maçı yapmaya başladı. Bir ara, havalanarak üzerine gelen topa, sırtı dönük olarak vurduğu aşırtma bir voleyle bir kuş gibi havalanan top, oynanan alanın hemen yanındaki, daha yeni, bir yıl öncesinden yaptırılan, gümrükçünün evi diye anılmaya başlanan evin bahçesine düştü. Topun evin bahçesine kaçmasına ve bu hataya sebep olduğu için, bahçeye düşen topu da, yine kendisi almak istedi. Âdet böyleydi. Kim, oyun alanının dışına, istenilmeyen bir yere topu kaçırmışsa, suç ona aittir. Kaçan top, bu olaya sebep olan tarafından gidilip, getirilir. Mahalle arasında yapılan maçlarda, nezaket gereği olarak, yerleşik kural buydu. Bunun için, Mustafa evi çevreleyen çiti hızla aştı. Düşüncesi, evin sahibi, dışarı çıkıp ta topa el koymadan almaktı. Eğer alamazsa, topun makaslanarak evin sahibi tarafından geldiği yere, atılması mümkündü. Amacı, topun makasla patlatılmasını önlemekti. Bunun için, bahçe çitini bir sıçrayışla aşmaya çalıştı, çiti aşarken de tahtadan yapılmış çit üzerine yerleştirilen dikenli tel, pantolonun beş santim kadar yırttı. Topu, düştüğü taze marul fidanlarının üzerinden hızla çekti, yerden aldı. Bu sırada, bahçe içindeki evin cümle kapısından aceleyle çıkarak önünü kesen ev sahibi kadını bir eliyle yana iterek yere düşürdü. Önünü açtıktan sonra, bahçe kapısından kaçıp gitti. Kaçarken de, topu oyun arkadaşlarına verme fırsatını buldu. Fakat oyun arkadaşları, bir kere daha kendisine kalleşlik ettiler. Durmadan ciyak ciyak bağırarak ortalığı velveleye veren kadının önüne düşerek, teyzemin evine getirdiler. Bir süre sonra da kadının beyi tarafından getirilen bir polis arabası, evin önünde belirdi. Herhalde, Mersin Limanında gümrükçülük yapan bu adam, karısının kendisine telefonla ilettiği şikâyeti, “mahalleden bir çocuk karımı darp etmiş” diye yapmıştı. Bu şikâyet üzerine gelen ve sebze halindeki cadde kenarının üst katında bulunan hal karakoluna dönmekte olan tenteneli polis cipinin arkasında, Mustafa, iki polis ve kadının beyi vardı.

Cip hareket ettiği sırada, iftar saatini haber veren işaret topunun sesi geldi. O anda Gümrükçü, cebinden çıkardığı hap kutusundan bir tanesini aceleyle ağzına attı. Mustafa, bu hapı, önce sakinleştirici bir ilaç olarak düşündü. Fakat adamın, ilaç kutusundan çıkardığı hapları, diğer iki polise uzatmasıyla, hapların ne maksatla ikram edildiğini anladı. Haplar, vitamin hapıydı ve oruç açmaya yarıyordu. Mustafa bu hap ikramını, bir an için, delikanlılığının verdiği cesaretle, gümrüklerde sıkça verilip alınan rüşvet, şeklinde yorumladı. Haklıydı. Şayet rüşvet değilse, neden kendisine de ikramda bulunulmamıştı. Hâlbuki kendisi de oruçluydu. Lakin sorulmamıştı bile. Karakola girdiğinde, işlediği suça ve üzerindeki kıyafete bakılarak, hakkında bir şey yapılmayacağını sanıyordu. Bu nedenle, kaçarcasına eve girdiğinde, nedenini anlayamadığı bir şekilde, okul kıyafetlerini giymişti. Hâlbuki düşüncelerinin kısa zamanda yanlış olduğunu anladı.

On üçüncü kesim

Karakol dayağı

Karakolun salonundaki duvar dibine yerleştirilen bir sıraya oturtulan Mustafa, kendisine arkası arkasına bazı sorular soran ve bir eliyle de üzerindeki takım elbisenin cebini, elbisesinin dışından yoklamaya çalışan polise: “Cebimde bir şey yok, bıçak mı arıyorsunuz?” deme gafletinde bulundu. Bu söz, sorgucu polisin asabını bozdu, kulağından tutulduğu gibi nezarete atıldı. Nezarethaneye sokulmadan önce de, üzerinde ne varsa, belindeki kemeri dahi alındı. Herhalde, kendi kemeriyle dövülmeye başlanacaktı. Bunu düşündü. İçinde beş, bilemedin on mumluk ampul takılan loş odaya sokuldu. İçeride iri kıyım bir adam genç bir çocuğa arkası arkasına tokatları sıralıyordu. Işığın verdiği kör aydınlıktan dayağı yiyeni önce tanıyamamıştı. Daha doğrusu, içerideki karanlığa gözleri henüz alışamamıştı. Fakat dayak yiyenin sesi, çok önceden beri tanıdık olan bir sese benziyordu. Dayak yiyen çocuktan hemen hemen bir buçuk kadar büyük vücutlu bu iri kıyım adam:

“Ulan ben seni hırsız olasın diye mi büyüttüm!” Diyen birisiydi.

Osmanlı tokadına benzer şekilde, şamar vurur gibi sağlı sollu olarak yukarıdan aşağıya doğru, ellerini açık vaziyette tutarak avuçlarının içiyle ellerini çocuğun yüzüne ha bire vuruyordu. Yorulmadan, arka arkaya savrulan tokatlar, genç irisi çocuğun her iki yanağına, biteviye inmekteydi. Adam kemikli, iri, fırıncı küreğine benzer ellerini çocuğa vurdukça vuruyordu. Bu arada, kendine de pay çıkaracak şekilde, küfürleri çekinmeden ardı ardına savuruyordu:

“Ulan eşşoğlusu…, bisiklet çalmakta nereden çıktı. İt..oğlu it.” Dayak yiyen genç:

“Baba vurma ne olursun, ben sandığın gibi suç işlemedim.. bab.., ben..suç.lu değilim” diye, utangaç ve yalvaran sesle ulur gibi bağırıyor, âdeta inliyordu.

Mustafa, kendi derdini unutmuştu:

“Bu sesi nereden tanıyordum ben” diye iç geçirdi. Ve hemencecik, anında tanıdı. Mustafa, kendi içine düştüğü derdini unutup, biraz adamdan, biraz da eskiden beri tanıdığı genç çocuğun feryatlarından olanı biteni anlamaya çalıştı. Hem babadan aldığı bilgileri, hem de dayak yiyen çocuğun feryatlarından topladığı bilgileri bir araya getirdi. Olayı hemen kavradı. Fakat suratına yediği kuvvetli darbelerle inleyen sesin sahibini önce buldu. Bu ses, dört sene önce, Ticaret Lisesinin orta birinde okurken oturduğu sıranın arkasındaki, o tarihte bile genç irisi olan hemen tam arkasında oturan Salim’in sesine aitti. Salim’in karakol nezaretine çekilmesinin suçu aslında, anladığına göre, çalınmaması için tekerleklerine kilit vurularak emniyeti sağlanmadan taş bir binanın duvarına bırakılan başıboş bir bisikleti, biraz sürüp vakit geçirme arzusuyla geçici olarak almıştı. Olay yanlış anlaşılmıştı. Aslında bir suç kastı ortada görünmüyordu. Fakat yanlış anlaşılmalarla, karakol nezarethanesine düşmüştü bir kere.

Mustafa, bir an için:

“-Keşke beni de böyle dövseler,” diyerek hınzırca iç geçirdi:

“-Hiç olmazsa, polislerden dayak yedim,” diye, nezarethaneden çıktıktan sonra, hastane caddesi üzerindeki “Devlet Hastanesinden” adlî rapor alırım düşüncesiyle, kendisini teselli etti. Raporu alabilmek için de aynı şekilde dövülmesi gerekiyordu. Akıllarına bir kötü niyet getirmeden, babayı nezarethaneye alanlar, biraz sonra, elbette babasının Karayolları Beşinci Bölgede çalışan Mut’un Fahri amcasını da pekâlâ içeri alabilirlerdi. Fahri amca, olayın ne şekilde olup, bittiğini, işin aslını anlamak isteyen babası tarafından rica ile bu dost arkadaşını göndermişti. Babası, şayet oğlu suçlu ise, “Sabaha kadar yatsın içeride it, aklı başına gelsin” diyecekti. Yok, suçlu değilse, serbest bırakılabileceği ümidiyle ve serbest kaldıktan sonra, baş göz edilerek eve getirilmesi için Fahri amca gönderilmişti. Kendisi gelmemişti. Zira daha iki haftalık bir süre kalmasına rağmen, Ramazan Bayramına yetişecek daha dört takım elbise vardı. Veya henüz iftarını bile yapmamış oğluna yiyecek bir şeyler alıp vermesi için Fahri amcayı göndermişti. İşte, kendine dayak atabileceğini düşündüğü Fahri amcası Hızır gibi yetişmişti. Hiç olmazsa, nezaretten çıktıktan sonra, amcayı ikna ederek, kendisine attıracağı tokatlar, polisler aleyhine kullanabileceği ve bu nedenle alabileceği rapora delil olabilirdi. Fakat birden, hâlâ oruçlu olduğu aklına geldi. Daha bir şey yememişti. Fahri amcanın getirdiği lokanta yemeği önüne geldiği zaman, çorba kaşığı ağzına götürdü, sonra gerisin geriye bıraktı. İçinde bulunduğu durumdan dolayı, çorbayı içememiş, orucunu açamamıştı. Ama az sonra nasibini de çokta güzel yedi. Hem de, kapalı odaya sırasıyla giren ve “-İleride lâzım olur!, yiyeceğim dayağın acısını alırım” diye aklında tuttuğu iri kıyım Kâzım adındaki otuzlu yaşlardaki genç polisten ve sonra da adını öğrenemediği kıvırcık kızıl saçlı bir başka polisten, bir güzel dayak yedi.. Yüzünü korumak pahasına, eğilerek sırtına darbe vurulmasına razı oldu ve sırtında yediği coplardan, yumruklardan ileri gelen morluklara bir hafta razı oldu. Böylece, yemek yerine, ilk defa, bir güzel polis dayağı yemiş oldu. Fakat o sırada şekilde dışarıda umulmayan, tuhaf bir şey daha gerçekleşiyordu dışarıda.. Mustafa’nın, başına gelen önemli olayları kayıt altına aldığı ve günü gününe tuttuğu günlüklere göre, şikâyetçi olan kadın:

“Bu gençten, dayak yedim,” iddiasıyla karakola gelmişti..

Fakat komiserin, şikâyetçiye:

“Dayak yediğini gösterir doktor raporunu ibraz et” uyarılarıyla karşılaşan kadın, Mustafa’nın sonradan, nereden ve nasıl alındığını bir türlü öğrenemediği ve elinde tuttuğu kâğıt parçalarını çantasından çıkarmıştı. Fakat bunlar, komiser tarafından kadının elinden alınmak istendiğinde, iki saatten beri:

“Darp edildim, yere savruldum, şikâyetçiyim.”

Diye karakolda çığlıklar atan ve bas bas bağıran kadın, elinde tuttuğu bir kâğıt parçasını birden öfke ve heyecanla yırtıp, yere attı. Âniden gelişen bu olayla:

“Ne oluyor” diyen komiser, birdenbire kendine geldi ve olayın ne olduğunu kavramasına neden oldu. Mustafa, kadının bu hastalığından dolayı, yani bu sayede nezarethaneden kurtuldu. Kadının gösterdiği ve sonra da, yırtarak iki parça halinde yere attığı belge, komiserin hiç kimseye kaptırmamak için hemen eğilerek yerden alındı. Yerden iki parça halinde alınan ve bir araya getirilen belgenin, komiser tarafından hafif bir sesle okunmasından sonra, kadının şizofreni hastalığıyla ilgili bir rapora sahip olduğu ortaya çıktı.

Oğlu Mustafa’yı, karakoldan salınır ümidiyle almaya gelen teyzem, oğluyla birlikte gecenin saat dokuzunda evinin yolunu tutarken:

“Böyle dayağı Komünist Rusya’da bile atmazlar” diye yüksek sesle bağıran ve kendi kendine söylenerek annesinin yanında, sırtına yediği darbelerin soğumaya başlayarak verdiği sızıntılarla hafifçe öne eğilmiş şekilde sallanarak yürümeye çalışan Mustafa, biraz da kendi hatasını da örtbas edebilmek gayesiyle, Mersin Devlet Hastanesinin önünden geçenlerin anlamsız bakışları altında, etraftakilere aldırmadan söylenip duruyor, annesinin:

“Sus artık, konuşma, kaderine razı ol,” sözlerine aldırmıyordu bile..

On dördüncü kesim.

Komünizmle mücadele derneği.

Mustafa, ertesi günü gittiği okuldan, saat on üç otuzda derslerin bitmesiyle evine dönüyordu. Bir gün önceki akşamda başından geçen Karakol macerası hâlâ aklından çıkmamıştı. Bu yüzden o gecede yediği darbelerle sırtındaki oluşan darp izlerinin etkisiyle sallana sallana yürüyen Mustafa, zeytinli bahçenin tam hizasına geldi. NATO yoluna rastlayan köşeden doğu yönüne tam döneceği sırada, arkadan sınıf arkadaşı Bulgar göçmeni Hüseyin yetişti. Bu sınıf arkadaşını severdi. Çalıştığı zaman sınıf birincisi olmasından gurur duyacak kadar kendisinden hoşlanırdı. Aralarında, ilkokul beşinci sınıftan başlayan ve beşinci yıla giren bir sınıf arkadaşlığı vardı. Birkaç defa da hemen yol üzerindeki, karayollarının karşısındaki evlerine giderek zorlu matematik derslerini beraber çalışmıştı. Hüseyin, ara sıra dinlenmek için derslere ara verir, bir araya getirilen en az on çorap çiftini iç içe getirerek ortaya çıkardığı topu salonun iç duvarına atıp, açı yaptırarak geriye getirdiği topa uçarak havada tutmaya çalışırdı. Bunu daha on yaşından beri yapardı. Bu yüzden, ona hayrandı. Tevfik Sırrı Gür Lisesiyle veya Erkek Sanat Lisesiyle yapılan liseler arası maçlarda hep ikinci sırada dereceye girilirken, Gülhan’ın, bu kaleciliğiyle okulumuz şampiyon bile olmuştu. O derece ki, Ticaret Lisesinin, hatta şehrin en iyi kalecisi hâline gelmişti. Bu işareti, beş altı yıl önce okuduğu ilkokulda da gösteriyordu. İlkokulun son sınıfında, bazen ders ortasında izin alır; mahalleler arasında yaptığı futbol maçları sırasında alırdı. Böylesi durumlarda, dersin ta orta yerinde, sınıfın masa aralarında dolaşarak dersini anlatan öğretmenden izin alırdı. Öğretmenin izin vermesiyle, seke seke sınıfın bir köşesinde duran çöp kutusunun olduğu yere gelip, her iki ayağının diz kapağı üzeri hizasından beş parmak ölçerek, işaretlediği bacak kısımlarını, cebinden çıkardığı iple sıkar ve darbe aldığı yerlerin daha fazla şişmesini kendine göre basit, fakat etkili yöntemlerle önlemeye çalışırdı. Gülhan daha çocuk yaşlarında çok iyi bir kaleci olduğunu ispat edebilmişti. Bunu çok değil, ilk defa seyrettiğim bir mahalle maçında, koruduğu kalesinde göstermiş, kendisini seyredenlerin ilgisini kazanmıştı. Gelen topu kurtarıyor, rakip takımın, ileri uç noktalarında oynayanları ister istemez kızdırıyordu. Bir defasında bu kızgınlık hayranlığa döndü. Rakip oyuncunun kaleye uzaktan çektiği ve havalanarak kaleye yönelen topu, havaya yatay ve bir şekilde, adeta yerden havalanıp ta göğe doğru uçacak bir kuş gibi havalanıp, iki eliyle topu kepçeleriyle yakaladı. Böyle bir sahne, halen hiçbir kalecide görülmemektedir. İkinci bir maçta ise hiç olmayacak şekilde yaptığı bir kurtarış, hala hatıralarımda yer alır. Devlet Hastanesinin hemen önünden geçen yolun ötesinde ve hastanenin tam karşısındaki top alanı, 1968 yılında karşılıklı demirden kaleleri de olan bir maçını daha seyretmiştim. Rakip takımın aynı sınıfta okuduğumuz ileri uç oyuncusu pastırmacı Sabahattin, yaşına göre iri cüssesine göre kaleci Gülhan’la karşı karşıya gelmiş ve palet gibi taraklı sağ ayağını topa şiddetli bir şekilde vurmuştu. Yaklaşık on adımdan ve yere paralel olarak kaleye gelen top, olanca hızıyla kale direğinin sol ayağı alt köşesine girmek üzereydi ki, sol kale ayak direğinin hemen iki metre ötesinden öyle bir sıçradı ve herkesin gol olarak beklediği top, umulmayan bir şekilde, Kaleci Gülhan’ın ellerinde eridi. Rakip, bir golden daha olmuştu. Herkes şaşkınlık içindeydi. Alkışlanacak hareket işte böyle olmalıydı. Top kaleye doğru hızla gelirken, Gülhan bulunduğu yerden, yere paralel şekilde ve sanki yere değercesine,  kalenin sol direk ayak dibine, siddetli bir şutla ve gittikçe hızlanarak gelen topa doğru, ânî ve çok seri bir şekilde uzandı. Bu sırada kalecinin vücudu yere tam paralel halini almıştı ve kalecinin boylu boyunca yer paralelinde kalenin sol ayağının dibine doğru yönelen vücudu ile toprak zemin arasında neredeyse bir, iki santimlik ara bulunuyordu.

Karakol hadisesinin ertesi günüydü. Evden okula giden “NATO” yolunun üzerinde bulunan Gülhan’ın evleri önüne geldiğinde, Mut’un merkez köylerinden olan Fahri Elibolu’nun evinin hizasındaki dördüncü evde oturan, işte böyle bir kalecilik ününe ve maharetine sahip olan Gülhan, okula gitmek üzere, evinden çıkıp, o esnada okuluna gitmekte olan  Mustafa’nın arkasından yetişerek:

“Üzüntüye girmeni istemem, ama bana içini boşaltarak rahatlamanı da isterim, dün akşam başına bir şey gelmiş”, diye sordu.

Mustafa, durumu hemencecik kavramıştı. Haber, çabuk yayılmıştı. Haberin kaynağı da, Elibolu amca olmalıydı..  Mustafa arkadaşına:

“Olayın gizli kalmasını istiyorum ve sana güveniyorum.” diye mahcup bir iç geçirmeyle homurdandı ve arkasından:

“Oldu bir kere arkadaş, boş ver” dedi, olayı kısaca anlattıktan sonra:

“Senden ne haber var” diye sormasıyla, Gülhan söylemek istediğini açıklama fırsatını yakaladı: “Habip hoca”nın daveti var, yarın oraya gideceğiz” Sonra da, Mustafa’nın ne olduğunu sormasına fırsat bırakmadan:

“Komünizm’le Mücadele Derneği’ne” dedi. “Cumartesi, saat ikide orada hazır ol.”

“Neredeymiş bu dernek,”

“Hastane caddesiyle, İstiklâl caddesinin kesiştiği sağ köşedeki eczanenin üstünde. Gelirsin değil mi?” Mustafa cevapladı:

“Tamam” diye, başını salladı: “Seve seve gelirim.”

Mustafa, Bulgar göçmeni Gülhan’ın arkadaşlığına güvenirdi. Kendisinden hiçbir kötülük gelmeyeceğini bilirdi. İdeallerini de, kendisine bayrak yapacak kadar, severdi. Kaleciliğine hayran olduğu gibi, derslerine iyi çalıştığı zaman bazı dersleri, özellikle matematik derslerine giren Sıdıka hocanın verdiği cebir derslerini, hocasından daha iyi ders anlattığından ve bu özelliklerinden dolayı da kendisini kardeşi gibi severdi. Gülhan ile Kuvayı-Milliye ilkokulunun dördüncü sınıfında tanışmıştı. Gülhan, iri görünmesine rağmen, yaşça daha küçüktü. Mustafa, dördüncü sınıfta kalmasıyla bir yaş küçük olan ve bir alt sınıftan gelen Gülhan ile aynı sınıfta okumaya başlamıştı. Yaşı büyük olmasına rağmen, ondan daha küçüktü… Bu arada, teyzemin evinin arkasındaki, yaklaşık yetmiş beş dönüme yaklaşan turunç ağaçları daha üçüncü sınıftayken sökülmüştü. Bu ağaçlardan yere düşen turunç çiçeklerinin iri beyaz renkli yapraklarından turunç reçeli yapılması sona ermiş, boş araziye yapılan yirmi üç bahçeli evin yaşıt çocuklarıyla altışar kişilik bir futbol takımı kurulmuştu. Bu futbol takım önce ikiye ayrılarak üçer kişilik iki takım halinde önce birbirlerine karşı bir süre maç yaptılar. Birbirlerinin oyun tekniğini iyice tanıdılar. Bir iki ay sonra da komşu mahallelerden rakip takımlar arandı. Mustafa, Karayolları Beşinci bölgenin tam karşısındaki Gülhan’ın mahallesindeki futbol takımıyla maç oynanmasını önerdi. Hiç olmazsa, Gülhan’ı tanıyordu. İki mahallenin takımları da uygun bir gün olan Cumartesi günü söyleşilen yere gelmişti. Aradaki maç altı kişiye karşı altı yapılacaktı. Fakat Gülhan, yirmi üç evler takımından, Mustafa’nın oynatılmayacağını anlayınca, üsteledi: “Olmaz öyle şey, madem bizi Mustafa tanıştırdı. O zaman; o oynamazsa, bizde oynamayız” diye blöfünü yaptı. Yirmi üç evlerin kaptanlığını yapan Muzaffer:

“Fakat biz altı kişiyiz, siz beş kişisiniz. Bizde bir kişi fazla” diye durumu açıklayınca, rakip takımın kaptanı Gülhan, kendi takımına, altıya beş kişi oynamayı kabul ettirdi. Böylece Mustafa oyuna savunma oyuncusu olarak girdi. Sol gözündeki yüzde elli derecedeki tembelliği gidermeye yarayan, tedavi amacıyla verilen dört dereceli miks ve astigmat gözlüğünü çıkardı. Takımının savunmasında, en son oyuncu olarak yerini aldı. Maçın başında üstünlük yirmi üç evler  takımındaydı. Fakat maçın ortalarına kadar oyun başa baş giderken, ikinci yarıda, oyunun sonuna doğru, Mustafa, kalecisinin hemen önünde yer tutmuş iken, ne olduysa oldu ve olanlar, son yirmi dakikada oldu. Bu dakikalarda, kalecinin önünde ve onu perdelediğini farketmeden duran Mustafa, o esnada, üzerine isabet edilircesine hızla gelen topa karşı tedbirini aldı ve kendisine doğru gelen topa tam vuracağı sırada, takımın kaptanlığını kimseye kaptırmayan Muzaffer:

“Mustafa topu uzaklaştır, şutunu patlat” dediği anda, kendisini uyaran sese bakacağım, derken, hız vermek için geriye doğru kaldırdığı ayağının altından top hızla kayıp gitti. “Ah, kör olası geçti.. kale.. dik..kat” dediği anda top kaleye girdi. Kalecinin yapacağı bir şey olamazdı. Savunmacı, üzerine gelen topu engelleyemediği gibi, kaleciyi de perdelemişti. Golü yiyen kalecinin elinden Mustafa zor kurtulabildi. Bu durum aslında, biraz da onun astigmat dereceli gözlüklerini, “top çarpar da, gözlüklerim kırılır” diye, çıkarmasından ileri gelmişti. Lâkin takım arkadaşları bunu bilmiyor ve hâla “dikkat et” diye bağırıyorlardı. Futbol oynayanlar bilirler. Eğer amatör bir futbolcu, biraz da morali bozulmuşsa, moralsizliğin neticeleri bazen daha çok büyür. Bu yüzden, son savunmacı olan sahada yer tutan Mustafa moral bozukluğuna düşmüş, eli belinde en geride, topun gidip gelmelerine karşı dolanıp, duruyordu. Bereket, bu sıralar, ayaklarda dolaşan top pek bir koruduğu bölgeye gelmiyordu. Bunu fırsat bildi, biraz daha daha öne çıktı; tam çıktığı anda da, ayağındaki topla, karşısına çıkan rakip oyuncunun, hemen üç metre önünden havalandırdığı topu son anda gördü. Top, tam kendisini aşacağı anda, sıçradı ve kafasının üstünden geçen topa, ters bir kafa vuruşuyla vurabildi. Bu defa şans yanındaydı. Top az daha kalelerine girecekti ki, rüzgârın etkisiyle ve az bir açıyla yön değiştirdi ve kalecinin sol tarafından dışarı çıktı. Rakip oyuncu tarafından atılacak olan köşe atışına karşı, neredeyse on oyuncu kale çizgisi içinde yer almışlar, köşe atışından gelen topu beklerlerken, takım arkadaşlarının “Aferin, bak oluyor, aman köşe atışından gelen topa dikkat et” dediklerinden tam beş saniye sonra, rakip oyuncunun, ceza sahası içinde birikmiş oyuncuların üzerine köşe atışıyla gönderilen topu, Mustafa, en azından bir kafayla saha içine yönelterek göndermesi gerekirken, tam üzerine doğru gelen topu, bir kaleci gibi, yukarıya doğru hafifçe sıçradı ve tam göğsünün hizasında kucaklayarak tuttu. Sanki kaleci kendisiydi. Tutar tutmaz da, Muzaffer açtı ağzını, başladı bağırmaya: “Yahu biz seni ne zaman kaleye geçirdik ki, topu tutman aklına geldi, derhal bırak oyunu, sahayı terk et, çık, defol git!”.. Köşeden gelen topun tutulması, açık bir penaltı olmuştu ve az sonra da atılan penaltıdan, ikinci gol geldi. Mustafa takım kaptanının öfkesiyle, böylelikle oyundan atılınca, her iki takımın oyuncu denkliği sağlandı. Oyuncu sayıları takım başına eşitlenince, bu daha çok, galip olan ev sahibi takımın işine yaradı ve üçüncü gol de, kısa bir süre sonra, son anda yenildi. Maçta, konuk takım lehine olmak üzere, üç-sıfır olarak bitmiş oldu. Her maçın sonunda mutlaka yenilgiye bir bahane bulunması kaçınılmazdır. Bu itibarla, yenilginin hesabı da, Mustafa’ya kesildi. Oyun bitiminde, kaldırımı olmayan NATO yolunun bir kenarından yorgun ve isteksiz bir şekilde 23 evlere doğru, arka arkaya bir sıra halinde giden oyuncuların en önünde ilerleyen kaptan Muzaffer, onun hemen arkasından yürüyen Mustafa’ya devamlı çekişmekteydi:

“Sen futbolu bırak ta, memur olacağım diye, yolunu çiz, tahsilini buna göre yap, git memlekete memur ol.”

Mustafa: “Ne demek istiyorsun” diye terslendi.

Lâkin, Muzaffer hırslıydı ve lafını esirgemedi:

“Konuşma, sus. Bak, memurluk hayatında, millete atılan kazıklarla karşılaşırsan, savunma yapmayı iyi öğren ki, kendi kalene gol atmayasın.”

Kaptan Muzaffer, sanki, Mustafa’nın ileride başına geleceklerini okuyan, maharetini gösteren tarikat ehli; bir din alimi gibiydi. Böylece, diğer oyuncuların da arasında kalan Mustafa dahil, diğer arkadaşlarının ve Kaptan Muzafferin söylediği laflara katılarak güldüler; eğlendiler. Böylece Mustafa, takım futbolcularının kendisiyle eğlendiği bir tarzla ve kendisine atılan laflarla, beş yüz metredeki yirmi üç evlere gidinceye kadar, epeyi lafla dövüldü ve haşlandı. O ise:

“Hiç üzerine alınmadan, ne yapalım, benim gibi, tek başına böyle zayıf savunmaya güvenecek olursanız, daha durun, başınıza neler gelir.” Demekle sürekli yetinmeye çalıştı, çabaladı.

Mustafa, böylece aklınca, yenilginin suçunu kendi üzerinden atıp böyle kurtulmaya çalışsa da, artık bir daha da komşu mahalle maçlarında yerini alamadı. İşte bu yüzden, haftada bir gün üst üste iki saatlik cebir dersini çok hızlı anlatan, üstelikte, öğrencilere anlatılan dersin anlaşılıp anlaşılmadığını dahi sormayan matematikçi Sıdıka hocaya yapılan boykotta başı çeker gibi gözüken Gülhan’a arkadaş olarak yine uydu. Hâlbuki böyle bir katılımı, ondan sınıfta kimse beklemiyorlardı. Oysaki durum bambaşkaydı. Mustafa’ya matematikçi Sıdıka hocanın boykot edileceği bir ders öncesinde derste, sıkıca tembih edilmesine rağmen, bu tembihi unutup, matematik dersine zil çalar çalmaz girmişti. Lâkin sınıfa girdiğinde, kimseyi göremeyince, kendisine söylenilen sözler aklına geldi ve binanın giriş kapısına yönelmişti. Okulun avlusuna çıktığında, tam karşıdaki bahçe duvarının okul arsası duvarının iç kısmındaki zeytin ağacının altında bekleşen bütün sınıfı görüp, mahcup vaziyette yanlarına varmıştı. Arkadaşlarına göre boykota katılması tam bir sürprizdi. İşin aslı böyleydi işte. Fakat yapılan boykot sonuç vermemişti. Birazdan, Müdür Ali Beyin yanlarına gelip, yaptığı konuşmayla ikna edilerek girilen sınıfta, yapılan soruşturmada, iyi bir kaleci ve aynı zamanda orta uç oyuncusu olan Gülhan, bir ispiyoncu öğrenci yüzünden ele verildi. Sonradan ispiyoncu öğrencinin kimliğinin, sınıftaki kızların yakışıklılığına ve sempatikliğine hayranlık duyduğu, erkeklerin de güvenli bir dost dedikleri, sınıfın sırığı Aysun Ay, çıkmıştı. Okul idaresi, bütün sınıfın öğrencilerine dağıttığı bir çizgisiz parşömen kağıdına,  bu boykota kimin baş çektiği hususunu yazmasını istedi. Öğrencilerin yazılı olarak ifadeleri aldı. Bu ifadelerin sonucuna göre, Aysun, kaypaklığını göstermiş ve Gülhan’ı ele vermişti.  Ortalık böylece duruldu. Fakat Sıdıka hocaya yapılan boykot, elebaşı Gülhan’ın bir yıllık gecikmeyle mezun olmasına neden olmuştu. Sınıfın diğerleriyse, bir puan eksik disiplin notuyla mezun edilmiş, bu cezaların etkisiyle, sınıftan hiç kimse meslek dersi öğretmen okuluna girme hakkını alamamıştı. Böylece, sol zihniyette görünmesine rağmen, aksine boykotu sevmeyen bir matematik hocası, milliyetçi bir öğrenciyi bu şekilde okuldan soğutup, bıraktı, sonra da şansı hiç yaver gitmedi. Mersin’in Liseler arası futbol şampiyonasında, okulun ve şehri en güvenilir kalecisi olan Gülhan, bu boykot yüzünden, Sıdıka hocanın kendisine duyduğu kin yüzünden, okulu daha bir yıl gecikmeyle bitirebildi. Mükemmel kaleciliğiyle, zaman içinde Mersin’in de en iyi kalecilik unvanını da hak eden Gülhan, okuldan bir yılı gecikmeli olarak mezun olabileceğinden, Etibank’ın Seydişehir Alüminyum İşletmesinde kadrolu memur ve bu işletmenin futbol takımında kaleci olarak oynamak için transfer olduysa da, burada da şansı yaver gitmedi. Seydişehir Alüminyum İşletmesinde kadrolu memur ve bu işletmenin futbol takımında kaleci olarak oynamak için transfer oldu. Burada da şansı iyi gitmedi. Bir futbol maçında, rakip orta uç mevkide yer alan rakip oyuncunun bütün şutlarını önlediğinden, maçta gol atamayan bu orta uç rakip futbolcunun, hakemin bile göremediği şekilde, attığı tekmesiyle menüsküs olarak sakatlandı ve böylelikle futbol hayatı da sonlandı. Bir süre sonra da, İşletmenin ticaret servisinde terfide alamadığından, düz memur olarak emekli olmak zorunda kaldı. Hâlbuki o tarihlerden; iki yıl öncesinden başlayan 1968 kuşağı olarak kendilerini adlandıran bir gençlik ortaya çıkmıştı. Neydi bu gençliğin amacı, ne istiyorlardı, ortaya atılan, “halk için halkın iktidarı” olmak ne demekti?, “dev-genç” neydi? Biz genç değil miydik? Neden bu kavramlardan uzaktık. O nedenle, birkaç defa İstiklâl Caddesinden, karşı kaldırımdan geçerken eczacının üzerindeki perdeleri eski ve üzerinde “Komünizmle Mücadele Derneği” levhasını gördüğüm, yazılar ilgimi çekiyordu. Hem okuduğumuz iktisat, sosyal ekonomi derslerinde izm’lerle biten Marksizm, komünizm, sosyalizm, faşizm, liberalizm ve karma ekonomi kavramları, sarı, pembe, kırmızı sendikalar neydi. Mustafa, bir kaç zamandır bunları da düşünmeye başlamıştı. Eğer bunlar öğrenilemez ise, okunulan ders kitaplarından, toplumsal ekonomi dersi kitabından öğrenilen bilgiler, yarım kalacaktı. Buna emindi. Söz verildiği gün, Komünizmle Mücadele derneğine gidildi. Tam saatinde, kürsüye bir bey çıktı. Aslan köy’ünden bir avukattı, güzel giyimli olan, kravatlı bu bey. Salona dizilmiş arkalıklı sandalyeye oturanlar, avukat beyin konuşmasının sonunda sırayla, istek üzerine kalkarak kendilerini ayağa kalkarak tanıtmaya başladılar. Bu arada bir kişi kalktı, kendini tanıttı:

“Hasan BOZKURT, Çavuşlu mahallesindenim. Lise birde okumaktayım.”

Bozkurt adı geçince, Arslanköylü avukat Ali Arslan:

“Bu arkadaşı, topluca alkışlayalım,” dedi. Ve ekledi:

“Her milletin bir sembolü vardır, Türk’ün sembolü de, Bozkurt’tur.”

Çocuk kendisinin, hiç bir çabası olmadan alkışı almıştı. Hak etmemişti, çünkü bu soyadı kendisi almamıştı ki. Soyadı kanunu ile muhtarlıklara asılan ve alınacak soyadı listelerinden kendisine sıra gelen dedesi almış olabilirdi bu adı . Hadi neyse.. “BOZKURT” soy adını hak etmiş olana, kısa bir alkış tutuldu. Ali Beyin konuşmaları kısaca şöyleydi:

“Genç arkadaşlar, ülkemiz kötü bir gidişata gidiyor, yurdumuza komünizmi getirmek isteyen dev-genç, önce demokratik sol derken, arkasından komünizm, sonra da Marksizm diye tuttururlar. Kuzeyimizdeki Komünist Rusya’nın güney kıyılarımıza sınır olan sıcak denizlerimizde gözü var”.

Eliyle orak ve içine yerleşen bir balyoz resmi olan bir afişi gösterdi:

“Rusya, bu resimde görüldüğü gibi, bir eline aldığı orağıyla Türkiye’yi içine almış, başına da, diğer eliyle tuttuğu, şu balyozla vurmak üzeredir. Resimde görülen afişe çizilen orak ve çekicin saplarına yapışan iki el, sonrada çizilmişti. Bu eller, Rus milletini temsil eder. Hâlbuki tarihte en fazla bize karşı savaş yapan bu Ruslar, şimdi de kalkmışlar, ideolojilerini, sınır oldukları ülkemize ihraç ederek, savaşmadan, ülkemizde kendilerine yakınlık duyanları kazanarak topraklarımızı işgal etmeye çalışacaklar. Buna da biz engel olmak istiyoruz ve engel de olacağız.” Dedi.

Mustafa bir an: “Peki, devletin sahip olduğu kolluk kuvvetleri, güçleri ne iş yapar. Bu güçlerin yerini almaya kalkmak ta, ileride suç görülmez mi ve siz kimsiniz de, devlete sahip çıkıyorsunuz, diye suçlanmaz mıyız” Diye düşündü. Fakat ister istemez, avukatın söylediği çareye aklı kaydı. Şık giyimli avukat:

“Hepimiz ülkücü olmalıyız, ülkücü olmak demek; vatanını ve milletini sevmek, milletinin güçlü ve kuvvetli, refah ve huzur içinde yaşamasını istemektir. Devletini, kötülüklerden korumaktır. Mustafa Kemal ATATÜRK solcu değildi. Kendisi:

‘On dokuzuncu asırda Türk gençliği, milî davalarını, sol emellere birleşmeyecek kadar zeki, hassas ve duyarlıdır, demiştir.” Dedi ve ekledi:

“Mustafa Kemal ATATÜRK, 1926 yılında, Konya ilinde bir açılışta:

“Vazifesini ihmal eden merhamet, vatana en büyük ihanettir’. “ sözünü söylemiştir. Ve devam etti:

“Bu yüzden, size verilen hangi iş olursa olsun, o işi kendi işiniz gibi kabul edeceksiniz. Sanki sizin işiniz gibi.” Konuşmasını sürdürdü:

“Hangi Partiden olursanız olun, lâkin devletinize sahip çıkın, ‘Ülkücü’ olun.”.

Konuşmalar bu şekilde sürdü gitti. Mustafa:

“İyi, çok güzel o zaman” dedi.

Madem ki, hangi partiden olursak olalım, karşı çıkmıyorlar, o zaman bizde, her şartta vatanımızı ve milletimizi haram yiyicilerden koruruz, milletimizi refah ve huzur içinde yaşatırız. Milletimi kuvvetli tutarız” dedi ve olması gerekenin plânını aklınca yaptı. Ayrıca bunları, farkına olmadan mırıldandığı için de, yanında oturan genç bir çocuğun, kendisine hitaben destekleyici sözleriyle kendine geldi. Çocuğun:

“Doğru söylüyorsun, abi.” diye kendisine doğru başını salladığını gördü ve ilk defa gururlandığını hissetti. Buradan çıktıktan sonra, akşama doğru katıldığı toplantıyı ve burada konuşulanları annesine anlattı. Annesi durgun ve berrak bir suyun saflığıyla:

“İyi oğlum, ileride iş bulman için çevre edin” dedi, “Sonra, hiç olmazsa, en azından istikbalde bir hedefin olur.”

Bundan bir ay sonra, Mustafa’yı bir defa evimize geldiğinde, okuldan getirdiğim, Alparslan Türkeş’in yazarı olduğu “Yeni Ufuklara Doğru” adındaki kitabını elimde görmüştü. Kendisi, henüz daha böyle kitaplar okumamıştı. Zaten Okumaya da pek niyet etmedi. Veya okuduysa da bunu asla, hiç hissedemedim. O sadece:

“Ben zaten iyi Müslüman Türk, iyi bir de Milliyetçiyim,” diye işin içinden çıkıverdi.

Arkasından, derslerinde geçen bir olayı, arkadaşlarından öğrenmemle kendisinin hangi yolda gittiğini öğrenmem hiçte zor olmamıştı. Ekonomi ve mal bilgisi derslerine giren Habip hoca, mal bilgisi dersinde anlatılması gereken bir ürünün yapımının nasıl olacağı konusunda, babası cezerye lokumunun imalatçısı olan bir arkadaşa:

“İsmail, kalk ta, şu baba mesleği cezeryenin yapılışını anlat,” dediğinde, dersine hiç çalışmadığı anlaşılıyordu. Fakat o, hiç bozuntuya vermedi. Başını dik tuttu:

“Anlatamam, hoca meslek sırrı” deyip çıkınca, ders hocası Habip hoca sınıfı gözüyle şöyle bir taradı. Ancak “soru kendisine gelmesin”, diye, başını arkadaşının arkasına gizlemeye çalışan Mustafa’yı gördü:

“Sen anlat bakalım, şu dedelerinizin yaptığı keçe nasıl yapılır” diye sordu.

Mustafa, bunu bekliyormuş gibi, oyuna getirdiği hocaya karşı, ayağa hazır ola kalkar şekilde kalktı; Kendisine sorulan “Keçe nasıl yapılır” sorusunu, ayrıntılı ve en ince noktasına kadar anlattı. Hoca, aslında böyle bir anlatım beklemiyordu, fakat o, hiç oralı değilmiş gibi:

“Aferin, çocuğum” dedi ve devam etti:

“Öyle meslek sırrı filan da demedin, ders sonunda beni gör”.

Mustafa iyi bir ödev notu alacağını düşünmesine karşılık, Habip hoca, kendisine yeni bir görev emri daha vermişti. Görev, Mersin şehrinin ta orta yerindeki “Yoğurt Parkı”ndan, Tevfik Sırrı Lisesinin arkasından geçerek halk evine kadar giden “Silifke Caddesinde” Öğretmenler Sendikasının, milliyetçilikle ilgili olarak dağıtılacak bir el ilânı duyurusuydu. İşte böyleydi Mustafa. Farkında olmadan olayların içinde kendini bulur, sonra da olayları sahiplenirdi. Bu defa da öyle oldu. Eniştem terzi olunca, sanatkâr ve esnaf babasından dolayı, milliyetçiliğine devam etti. Diğer taraftan, İslami bilgisinin de olduğunu, ilkokulun beşinci sınıfındayken, Salih hocasının:

“Kim namaz kılınmasının nasıl olduğunu, tatbikatıyla gösterecek” dediğinde, kırk kişilik sınıftan çekinmeyecek kadar iki vakitlik bir sabah namazının kılınmasını, tatbikatlı olacak bir şekilde gösterdi. Bense babam işçi oluşu yüzünden, elimdeki “Yeni Ufuklar Kitabı”nı ona emaneten bıraktım. Fakat ne var ki, “sol” ideolojiyi seçtiğimden, görüşmelerimiz yavaş yavaş tavsadı, soğudu. Aramızdaki soğukluk, bir süre sonra, uzun bir müddet görüşmemeyi doğurdu. Zaten o devirde, birçok ailelerin ve kardeşlerin bölünmesi de böyle gerçekleşti. Böylece de, herkes iyi bir mücadele etme tecrübesi edindi. Ayrıca herkes iyi bir vatanseverdi. O tarihlerde, gençler sağ ve sol diye bölünmüş olsa dahi, vatanseverlik, her iki taraf için aynı oldu, menfaatçilik ise hiç olmamıştı. Mustafa’yı, Ticaret lisesinden sonra girdiği ticari ilimler akademisinin ilk senesindeki eylül ayında, silo civarında, gittiğimiz balık avında kullanacağım karideslerin avında bir kez daha son yardımını görmüştüm. Benim için omuzlarına kadar denizin içine girerek eline tutuşturduğum ağdan yapılmış, demir saplı bir kepçeyle, denizden çıkardığı karideslerin heyecanıyla tam üç saat denizde kaldı. O mevsimde, denizin sıcak olmasına rağmen, üç saatin sonunda, titreyen bir şekilde omuzlarına kadar girdiği sudan:

“Abid Çelebi, ben dondum, o… bırr..” diyerek; mırıltılı sesler çıkararak çıktı ve avlanan balıkların içinden verilecek olan “yem hakkı” kısmı, filan, demeden bıraktı ve evinin yolunu tuttu, gitti. Artık, onun bu deniz avı, vücudu için yaşamı boyunca rahatsızlık verecekti. Zaten mütemadiyen nemli ve her tarafı deniz havasıyla dolu olan bu şehirden, romatizma rahatsızlığına yakalanmasıyla, bir büyük şehre çekti, gitti.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Birinci kesim

Mut ve Gülnar ilçeleri

Şehrin 1950’li yılların başından itibaren gelişmeye başlaması ve Demokrat Parti dönemiyle kasaba ve köylünün kalkınması ve gözünün açılmasıyla, halk kendine gelmişti. Partinin seçimdeki başarılarından sonra, ülkede zaten var oldukça olan, fakat değerlendirilmeyen, iş yapmada pratik olan insanların, yönetimlerin başına  getirilmesi, köylüye ve fakir halka dönük makro (büyük) yatırım politikaların başlamasına neden oldu. Bu yüzden Mersin’in kasabalarından, özellikle Gülnar ilçesinden gelenlerin oluşturduğu nüfus, 1965 yılının sonlarında, şehrin mevcuttaki nüfusun yüzde kırkını, Mutluların ise yüzde otuzunu bulmuştu. Çünkü mevcut iktidarın, Mersin İlini, ta o zamanlardan, Türkiye’nin ticaret limanı ve serbest bölge yapma arzusu ve böylece ülkenin yurt dışına ihracat kapısı etmeye çalışan bir politikası vardır. Emek yoğunluğu isteyen inşaatlarla şehrin şantiye yeri haline getirilmesi, iktidarın ön politikası olmuştur. İnşaat sektörü, her zaman için diğer sektörlerin ve kalkınmanın lokomotifidir. Bu yüzden, inşaat haline gelen Mersin’e özellikle batısındaki, geri kalmış ilçelerinden oldukça çok bir nüfus akımı vardır ve Gülnar ilçesinden gelen insan akımı daha fazladır. Çünkü halk bu ilçede oldukça fakirdir. Hem, ülkenin doğusundaki insanlar, “biz geri bırakıldık nidaları” atarlar iken, Gülnar ilçesi ile köylerinde yaşayan insanlarını tanısalar, attıkları sloganlar, tamamen uydurma bir bağırtı dan ibaret olur ve lüks kalır.

Aslında doğu insanının kaderi Amerika Birleşik Devleti güdümünde çizilmek istenmektedir. Okuyucunun bunu da bilmesi gerekir. Bu bilgiyi tazelemek icap eder. 1918 yılının öncesi, Osmanlı devleti bazı sınırlarda hiç yenilmemiştir. Çünkü müttefikler safında olarak birinci dünya savaşında yer aldığı Almanya, itilaf devleri olan İngiltere, Fransa ve İtalya ve sonradan katılan Amerika Birleşik Devletleri karşısında yenilmiş, teslim olmuştur. Bu nedenle hiç hak etmediği halde, Osmanlı Devletinin önüne topraklarını parçalamak için Sevr Anlaşması konur. İstanbul Hükümetinin başbakanı anlaşmayı imzalar ve önce İstanbul işgal edilir, arkasından Anadolu’nun verimli toprakları itilaf devletlerinin işgaline uğrar. Bu yetmez. İngiltere tarafından Yunan güçleri de İzmir’e çıkartılır ve hamisi olan İngiliz Hükümetinin desteğiyle, Ankara’ya kadar işgali için ileri sürülür. Ancak Mustafa Kemal Paşanın dâhiyane planları ile durum sonuçta değişir ve Yunanlılar püskürtülüp, kendi ülkelerine doğru geriye kaçtıkları gibi, itilaf devletleri, aralarında Anadolu’yu paylaşmak için birbirlerine düşmeleri fırsat olarak değerlendirilir, icabında birbirine düşürülür ve Anadolu’nun paylaşılan toprakları gerisin geriye alınır. İş, Lozan’da yapılan anlaşmaya kadar uzar. Fakat İngiltere, bu anlaşmayı imzalamamakta direnir, imzalamayı bir türlü kabul etmek istemez ise de, doksan derecelik bir dönüş yapar ve ani bir şekilde, Lozan Anlaşmasını imzalar.  Bunun nedeni şudur: Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere’ye, anlaşmayı imzalaması için, baskı yapmıştır. Çünkü Amerika Birleşik Devletlerinin anlaşmalarla görevlendirdiği Amiral Colbyi Mitchel Chester ile Lozan Anlaşmasıyla görevli Ankara Hükümetinin Bakan Rafet Bey arasında bir anlaşma “Chester Anlaşması” yapılmıştır. Bu anlaşmaya göre, Anadolu’yu batıdan güneye ve doğuya (Doğuda, Sivas’tan Van’a; güneyde, Ceyhan’dan Kerkük’e Kadar) Devlet Demir Yolları yapılacak, bu demiryolu hattının sağından ve solundan yirmi, yirmi kilometre olmak üzere, toplamda kırk kilometre enindeki sahanın; toprağın altında kalan tüm madenlerin, petroller dâhil işletilmesinin imtiyazı, Amerikan Birleşik Devletlerine doksan dokuz yıllığına verilecekti. Projenin yüz milyon dolarlık maliyetine karşılık, projenin kârı yüz milyar dolar olacaktı. Vay uyanıklar. Anlaşma yapılır ve İngiltere’ye yapılan baskı ile 1923 yılında Lozan Anlaşması imzalanır. Ama bir husus atlanmıştır. Mustafa Kemal, çok hızlı şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılan bir oturumundan geçirilen anlaşmadan şüphelenir. Bunun altında yatan, Amiral Colbyi M. Chester Anlaşmasına vakıf olur ve Amerika Birleşik Devletlerinin kendi menfaati için yapılan bu Anlaşmayı yırtar ve çöp tenekesine atar. Bunu duyan Amerika Birleşik Devletleri de, bu husumetle, Lozan Anlaşmasını kabul etmez. Fakat, Lozan Anlaşması da İngiltere tarafından bu suretle kabul edilmiş olur. Diğer bir deyimle, Amerika Birleşik Devletleri bir tutam menfaat için İngiltere’yi satmış olur. İngiltere sızlanır, fakat iş işten geçmiştir artık. Hayır, yok. Kendi aklınca geçmemiştir. Bunun intikamını elbette alacaktır, almaya da çalışmaktadır. Devamlı mızıklanır. Amerikan Birleşik Devletleri, Sevr anlaşmasının devamını ister gibi bir yol izlemeye ve politika gütmeye başlar. Lozan Anlaşmasını değil de, Sevr Anlaşmasının sonuçlarına uygun şekildeki gibi ülkeyi görmek ister. Önce Türk gençliğini sağ ve sol olarak bölmeye başlar ve bunu 1980’lerin sonunda az kala başarmaya çalışır. Ülkenin doğusunda Ermeniya, güneyinde Arapskaya, Trabzon bölgesinde Trabzon Rum Pontus devleti gibi devletler kurmaya çabalar. Arkasından, batı bölgesinde Egenskaya kurulacak, buralar da Yunan devletine verilecekti. Bunu da beceremez. Çünkü 1980 ihtilalı sonucu işi bozulmuştur. Ama ısrarcıdır. Bu defa, ülkenin Doğusunda bulunan insanların saflığını kendi politikasında kullanmaya başlar. Doğu insanını kışkırtır da kışkırtır. Ancak hiçbir zaman bunu açıkça yapmaz. Ne de olsa müttefiktir, fakat kimin ülke ile bir anlaşmazlığı varsa, bundan kendi menfaati için faydalanmaya çalışır. Münafıklığını bu şekilde yapar, doğu insanını kendi menfaatleri için kışkırtır da kışkırtır. Bu süreçte hep, ülkenin yanındaymış gibi gözükür. Doğu insanı ise, bu devletin ve değişik devletlerin güdümünde isyanlar çıkartırsa da, yaptığı isyanlara bakıldığında, Gülnar insanının, yaşadığı yerlere göre, Gülnar’ın özellikle dağ kesiminde yaşayan insanlarının, yaşadığı yerlere bakılırsa ve yansız olarak ifade edilirse, on kere isyan etmesinde, bir abartı yoktur. Fakat buranın halkı; Ural-Balkaş gölü civarından gelen ve Müslüman olduktan sonra, Emevilerin zorla kabul ettirmeye çalıştığı yaşantıdan dolayı, kaçarak gelen bu öz be öz Türk ve Yörük olan Gülnar halkı, hiçbir zaman Doğuda yaşayan insanlar gibi isyan etmeyen, ülkenin asli bir unsuru olmuştur. Yine, okuyucunun izniyle kısaca özetlenirse; Fatih Sultan Mehmed’in komutanlarından Gedik Ahmet Paşa’nın işgaliyle 1461 yılında Silifke ve Mut ile birlikte bir köy yeri halindeki Gülnar, Osmanlı yönetimine katıldı. 1900’lü yılların başında Yörüklerin pazar yeri olan bir alım-satım yeri iken 1916 yılının Haziran başında Gülnar, resmen ilçe olmuştur. Orta Asyanın Balkaş gölü civarında, Ural Dağlarının eteklerinde kurulu Gülnar beldesinden 1230 yılında gelen Türkmenler tarafından bir yerleşim yeri olarak kurulmuştu. Burada serbest bir hayatı olan Türkmenler, Emevî ve Abbasilerin, İslâm’ın yaşamla ilgili kurallarını baskıcı bir tahakkümle kabul ettirmelerinden kurtuluşu buradan göçerek kaçmakta buldular. Kaçarken de Gülek Boğazından geçerlerken kaçtıklarının tuzağına uğrayarak yarısı yok edilen bir oba olarak, sağ kalanlar kaçabilmişlerdir. Bazıları başlarına gelen bu düşmanın çokluğundan çekinerek Adana’nın Karaisalı Bölgesine çekildiler. Bazıları ise kaybettikleri Gülnar hatunun öcünü; yeniden Hristiyanlığa, ateistliğe ve Yahudi dinine geçerek almaya çalışmışlar, bir kısmı da Müslümanlıklarını terk etmeyerek, daha batıya doğru giderek, Torosların dokuz yüz elli rakımına ulaştılar. Buraya, Abbasilerin saldırılarıyla Gülek Boğazında şehit verdikleri ve çok sevdikleri hatunlarının adına atfen, yerleştikleri bu yeni yere “Gülnar” ismini verdiler. Buna rağmen sessiz ve kaderci idiler. Devletin kendilerine verdiğiyle yetinirlerdi. Fakat Gülnar ilçesine, dışarıdan kaçarak gelenler arasında Karaman oğulları’da vardır. Ve güçlerini de göstermek isterler. Mut ilçesinin insanı da Gülnar insanına yakındır. Tunceli civarından 1900’lü yılların başında gelen ve hayvancılık yaparak geçimlerini sürdürerek gezen ve sonra da Sertavul girişine yerleşen, bir kısmı da Mut ilçesinin merkezine gidip, yerleşen güneşle yanan yağız esmer, kara kaşlı ve gözlü Bahşiş Türkleri, kavgacı, saldırgan, sert ve vahşi yapılıydılar. Bahşiş Türklerinin bir kısmı da Gülnar ve Anamur ilçelerine yerleşmişlerdi. Mut’un içindeki yaşayanlar ise Salur ve Avşar Türkleriyle, en az kırk civarında değişik yörük ve aşiret boylarından geliyorlardı. Bulunduğu rakım, iklim şartları ve toprak yapısının müsaitliği, Ermenek’ten gelen Ermenek çayı ile Sertavul Geçidinden doğru gelen Derin çay’ın birleşmesiyle oluşan Göksu Irmağı’nın verimli hale getirdiği bereketi topraklarda yetişen ürün zenginliğiyle burada yaşayan insanları daha mülayim kılmış, hem de olayların peşini bırakmayan insan türünden uzaklaştırmıştır. Bununla beraber doğudan gelen insan grupları, Tunceli vadisinden gelen ve Sertavul Geçidine yerleşen Bahşiş Türkleri ile karıştılar. Karakter itibariyle sağlamlaşan bir nesille çok sonradan Malatya Arapkir yöresinden gelerek Köselerli köyü adını verdikleri Yörük obası köyüne yerleşen Küçük Hüseyin’in burada çoğalarak 100 kişiyi bulan fertleriyle Mut ilçesi, daha bir karışık hale geldi.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Birinci kesim

Boşnaklar

Bu etnik grup ise, Mersin’e yerleştirilmemekle beraber, zaman içinde memurluk görevleri nedeniyle daha sonra tayin ve atamalarla gelmişlerdir. Daha çok İzmir, Bursa, Adapazarı, Adana’ya ve çevresindeki yerleşim bölgelerine yerleşmişlerdir. Mersin’de tesadüfen belirtilen nedenlerle gelenler ise, inatçılıklarıyla tanınırlar ve dürüst bir topluluktur. Osmanlı’nın idaresinde, İslamiyetle tanışmış ve bu yüce dinin temizliğiyle tanışarak Müslümanlığı seçmiş Yugoslavya uyruklu Sırplardır. Bu grup, Müslümanlığı seçtikten sonra, yerli halktan daha çok  İslamiyete bağlanan bir grup olmuştur. Daha çok Adana’da memur, çiftçi olarak hayatlarını sürdürenlerin yanında hayvancılık işiyle uğraşırlar. Bu göçmen grubu, sadece Adana’nın dışında Adapazarı (Sakarya), İzmit (Kocaeli) bölgesinde de ikamet eden bu göçmen grubunun çoğunluğu Sakarya’da bulunmakta, burada daha çok çiftçilikle uğraşırlarken, ziraat ürünlerini çeşitli hale getirmekte de ustadırlar. Sırbistan’dan gelen bu göçmenler, alıştıkları bir şeye çok bağlı olduklarından, İslamiyet’e de düşkündürler ve namuslu bir şekilde yaşamaya çıkarlar. Tabii, hepsi de dürüst olacak diye bir kural da yoktur. Söz gelimi, Yugoslavya’daki iç savaştan kaçarak gelip, Sakarya iline yerleşen Osman ve Ayşe ÜZÜM ailesi gibi..

İkinci kesim

Üzüm ailesi

Üzüm Ailesi, Bosna Hersek’te çiftçilikle uğraşan bir aileydi. Balkan Savaşı sırasında, 1910’da Saraybosna’dan, Osmanlı Devleti’ne – Türkiye’ye gelmişlerdi. Bosna’nın Foca kasabasında ikamet eden ve çiftçilik yapan bu aileden, etnik savaşta sadece bir kişi kalmıştır ve o da Üzüm ailesinin büyük babasıdır. Bu olaydan sonra Balkan Savaşı başlayınca, o da Türki-ye’ye göç etmiştir. Türkiye’ye gelip Adapazarı’na gelmişlerdir. O tarihte, Sakarya ovası da, Çukurova gibi, verimlilik yönüyle çok zengindir ve bakirdir. Osman ağa, önce “Üzüm” soyadını kullanmaktadır. Hâlbuki o tarihlerde, Türkiye’de soyadı kanunu yoktur ve soyadı kanunu Cumhuriyet Devrimleriyle kabul edilmiştir. Osman ağa, Saraybosna’daki geçmiş yaşantısından kurtulabilmek için “Üzüm” soyadını kullanıp, 1960’larda Uzan olarak değiştirdi. Denir ki, Mareşal Tito da, Osman Üzüm’den zarar görmüş; Osman ağa, çareyi kaçarak kurtulmakta bulmuştur, denir. Hâlbuki tam olarak adı “Josip Broz Tito” olan Tito, yedi mayıs 1892 yılında, Hırvatistan’ın Kumrovec merkezinde doğdu, on üç yaşlarındayken Sisak kasabasına yerleşti ve çilingir çırağı olarak işe başladı. Daha sonra Triasta, Bohemya ve Almanya’yü metal işçiliği yaptı. Hâlbuki Boşnak olarak bilinen, bazılarınca Kafkasya halkından, bazı çevrelerce Çerkez veya Abhazya Türklerinden olan Osman Üzüm, Bosna’nın Foca kasabasında ikamet eden ve çiftçilik yapan bir ailedendir. Yugoslavya’dan ayrılıncaya kadar da hayatını burada geçirmiştir. Bazılarına göre, Yugoslavya’dan ayrılmadan önce, ülkelerin yasal boşluklarını araştırmış ve en çok hangi ülkenin yasal boşluğunu tespit etmeye çalışmıştır. Türkiye’ye bu çalışmaların sonucunda gelmiştir. Böyle iddialar yapılabilmiştir. İddialar böyle olmakla beraber, hiç bir zaman Osman Üzüm ile Tito isimleri yan yana gelmemişlerdir. Osman Üzüm’ün, Türkiye’ye gelmek üzere, Yugoslavya’dan ayrılma nedeni, sadece Savaşa sürüklenen Avrupa’dan biran önce ayrılarak Türkiye’ye dönmektir. Zaten, Türkiye’ye gelip te, Adapazarı’na yerleştikten sonra Balkan savaşı da başlamıştır.

Üçüncü kesim

Küçük Hüseyinler

Küçük Hüseyin beylerinden Hüseyin ağa ailesiyle birlikte, Mut ilçesinin güneyindeki Silifke yönüne doğru, güney çıkışının hemen on kilometre uzaklıktaki “Köselerli” köyüne gelişi, çok sonradan oldu. Eğer; tapu senedi, Osmanlı kayıtları, ayrıca Mut ilçesinden çıkan bazı memurların gezici memurlukları, ailenin büyüklerinden gelen eskiye dönük aile hikâyeleri olmasa, “SAVUNMA” adıyla yazılan bu kitapta, bu ailenin nereden gelip, neden buraya yerleştiği araştırılmayacaktı. Küçük Hüseyin beylerinden olan Hüseyin ağa, Malatya’nın Arapkir İlçesinden, aynı ilçedeki diğer bir beyle kapışılan beylik kavgasının neticesinde, memleketini, on sekizinci asrın sonlarında terk etti. Küçük Hüseyinler, Arapkirli Ahmet Paşa’dan gelen, saygıdeğer bir aile idiler. Derler ki, Arapkir, Ahmet Paşa, Arapkir denilen yere, emrindeki Arap askerleriyle girmesiyle, bu yere, “Arapgir” adı verilmiş iken “Arapkir” adına ise sonradan dönüşmüştür. Arapkirli Ahmet Paşa, daha sonraları, Kavalalı Mehmet Ali Paşa zamanında da Mısır’a görevli olarak gönderilmiştir. Ahmet Paşadan gelen bu Küçük Hüseyin ailesi, zaman içinde, bazen büyüdüler, bazen de küçüldüler. Küçük Hüseyin beylerinden olan Hüseyin Ağa, Arapgir’den ayrılma kararını verince, sülalenin yetiştirdiği ve Mut ilçesinde Kaymakam olarak görev yapan bir yeğeninin davetiyle, daha önce de, Yusuf Kâmil Paşadan aktarılan bilgilerle, Mut ilçesi veya yöresine gitmeyi kafasına koymuştu. Öğrenilen bilgilerle; 1895 yılının az öncesinde, sahip olunan birkaç deveyle, ülkenin güneyine inildi. Sonra, Halep-Mersin arasında işleyen tren yoluyla, köy gibi bir durumdaki Mersin’e geçildi. Mersin’deki Arap nüfusun çokluğu, sıcaklık ve nem, sivrisinek ve bataklık bir bir yer olması, yaylalık bir yer olmayışı özelliklerinden dolayı, batıya doğru yola devam edildi. Silifke üzerinden, rakımı biraz yüksekçe olan Mut ilçesine gelindi. O tarihlerde, Mersin tam denizin kıyısındaydı. Silifke, denizden biraz uzak, ama yaz ayının bunaltıcı sıcaklığı ve içinden akan Göksu ırmağının döküldüğü yerde oluşan bataklıklarında ürüyen sivrisinekleriyle meşhurdu. Bu yüzden, buralarda da kalınamadı. Malatya’dan gelirken yanlarında getirdikleri Malatya usulü çeyiz sandığı içindeki, değişik türden altın bilezik, beşibirlik gibi değişik ebatta altın taşıyorlardı. Bu yüzden, taşıdıkları servetle, bir yerden bir yere göç edenlerin yapacağı ilk iş olarak, kendilerine uygun bir çiftlik almak olacaktı. Ve uzun araştırmalardan, toprağın hangi üretime uygun olduğu uzun uzun araştırıldıktan sonra, geniş bir araziye sahip bir çiftlik alındı. Mut’un Silifke yönüne çıkışında, on kilometre ötesindeki “Yukarı Köselerli” köyünün batısında, “Palantepe Köyü”nü iki kilometre geçince, sağdaki tepelerin arkasında kalan büyük bölgede yer alan  “Ziyaettin Çiftliği” adıyla tanınan, büyük toprak sahasına sahip bir çiftlikti bu yer. Arazisi epeyce büyüktü. Bu sebepte, eldeki altınların tamamı bu alımına yetti ise de, Ziyaettin çiftliğine tek başına oturuldu. Alım satım işiyle uğraşan, yine Hüseyin adlı bir ortak, çiftliğin geniş toprağını, ortaklaşa işlemek üzere edinildi. Büyük konakta tek başına Küçük Hüseyin ağa ailesiyle oturacaktı. Toprak, Çukurova toprağı olmasa da, içinde yetiştirilen buğday, arpa neredeyse üçbin nüfuslu ilçenin hemen hemen yarısını karşılıyordu. Toprak verimliydi. Ayrıca Arapkir ilçesinden göç edilirken getirilen ve kurumayan bir kaç kayısı fidanı da çiftliğin bir yerlerine dikildi. Denir ki, değişik cinsteki kayısı ağaçları da böylece gelmiş oldu. Esasen, Çukurova denince, şayet Mersin’in bataklıkları göz ardı edilerek buradan alınacak daha çok büyük ölçüde bir araziye tek başına sahip olunacağı gibi, eldeki bir sandık altının yarısından fazlası arta kaldığı gibi, ileride büyüyen Mersin ili dikkate alındığında, nereden hesaplanırsa hesaplansın, Ziyaettin Çiftliğinin neredeyse yüz katı büyüklüğünde yer alınabilirdi. Yani, Mersin şehrinin hemen kuzeyinden geçirilen NATO yolunun üzerindeki, ilin doğusundan akan Kurdali deresiyle batısından geçen Efrenk (halkın dilinde, Müftü Deresi olarak bilinir) deresi arasındaki bir kilometrelik eninde, ara vermeden tüm arazi alınabilirdi. Çiftliğin diğer, aynı isimdeki ortağı Hüseyin efendinin, aslen nereden geldiği bilinmiyordu. Bununla beraber, Ermenek veya Karaman’dan geldiği sanılıyordu. Arapkir’den gelen ailenin babası Hüseyin ağa, Mut’un güney çıkışındaki düz saylığa otağını geçici olarak kurdu. Saç üzerinde bir ay yetecek kadar ince çıtır saç yufkaları yapıldı, bu yufkalar yenilmek istendiğinde üzerine su serpiştirilmek üzere yenildi. Eşi, kendisine, bir yaşındaki Nafi beye, Tevfik ve Münire isimli bebeleri, birer yıl arayla doğurdu. Aile gittikçe büyüyordu. Daha, alınan yeni çiftliğe hediye olarak Münire Hanım öldüğü 1980’li yıllara kadar genişleyen ailenin büyük halası unvanını tartışmasız olarak taşıdı. Nafi bey evlenme yaşına geldiğinde Mut eşrafından bir bey kızıyla evlendirilecek ve Hüseyin Gezer ismiyle şu anda, başta İstanbul, Ankara, Antalya olmak üzere Mustafa Kemal ATATÜRK’e, bazı sanatçılara ait sanat eseri heykellerini dikti. Ankara Emniyet Genel Müdürlüğünün Atatürk Caddesine bakan bölümüne adına yaptırılan Emniyet Parkına ismi kondu. Kendisi önce, ilkokul öğretmeniydi. Resime yatkınlığı öne çıktığından kazandığından devlet imtihanıyla Paris’te eğitim görerek, İstanbul’un Fındıklı semtindeki Güzel Sanatlar Akademisinde Heykeltıraş kürsüsünde Profesör olmuştu. Münire hanımın evliliği ise, pek değişikti. Bu evlilik bahsine, I. Bölüm, dokuzuncu kısımda yer verildiği ve tekrarından kaçınmak adına tekrar dönülmemiştir. Fakat şunu belirtmekte fayda vardır ki, Küçük Hüseyin’in, Mut ilçesinde giriştiği ortaklık teşebbüsü, düzgün gitmedi. Sonu iflasla sonuçlandı ve bu düşüşle, Ziyaeddin çiftliği elden çıktı. Bu arada 1897 yılında doğan Şevket, arkasından 1905 yılında doğan Faik dedeler geldi. Dedeler denilmesi, her iki kardeşin, 1924 yılında çocuklarını evlendirmelerinden ve evlendirilen çocukların kendilerine torun vermesindendi. Şevket babanın Gani, Faik babanın Fatma isimli çocuklarının her ikisi de 1927 yılında doğmuşlardı. Bu izdivaç, en büyükleri Mustafa olmak üzere, 1965 yılının sonuna kadar üç erkek ve bir kız evlat verilmişti. Faik babanın, ilk evliliği Ayşe hanımdan iki kızı oldu. Ayşe hanımın vefatından sekiz ay öncesinde dünyaya getirdiği kızı ise annem Perûze olmuştu. Galiba bu iki kıza verilen isimler, Karaman’dan gelerek Mut’a yerleşen Çelebi ailesinin etkisiyle olmuştu. Şevket dedenin beşi kız, dört oğlu olurken; Faik dedemin ise önce iki kızı, ilk eşi Ayşe hanımın erken yaşta verem olup, vefatıyla Ermenekli Zehra anneden üç erkek çocuğu daha oldu ve bunlardan biri Karaman’da, diğer ikisi Mut içine yerleştiler. Ve vefat edinceye kadar Küçük Hüseyin’lerin ara temsilcileri olarak dayılarımız oldular.

BEŞİNCİ BÖLÜM

Birinci kesim

Denetimler

Yollarımız siyasetle ayrılsa da Mustafa’yı devamlı takip etmekteydim. Kendisinin, ülke madenlerini işleten bir bankaya girdiğini öğrendiğim zaman, Türkiye’nin bir ucunda vatan görevi yapmaktaydım. 1982 yılının son aylarına doğru elinde bir sürü banker çekleriyle Mersin’e geldiğini, çeklerin arkalarına, ilgili bankalardan “karşılıksız” şerhleri düşürmeye çalıştığını az çok hatırlıyorum. Bir de bu tarihten önce; 1977 yılında, Ege bölgesinin en büyük ithalat limanına sahip olan İzmir şehrinde, bölge müdürlüğü icraatı olan bankanın misafirhanesinde geçen bir meseleyi hatırlıyorum. Bankanın misafirhanesinde, Mustafa bekâr olduğu halde, bir müfettişin, Mustafa’nın ismini kullanarak nereden tanıştığı ve nereden bulduğu belli olmayan bir afişteyi bir günlüğüne iş yerinin misafirhanesinde ağırlamasına ilişkin olarak günlük halinde tutulan notlarını okumuştum. Kesin olarak ve belgelere dayanarak öğrendiğime göre, önemli bir bankanın denetçilerinden birisi, misafirhaneyi randevu evine döndürmüştü. Bu husus duyulunca da, denetim mesleğinden atıldığı günlükte yazılıydı. Mustafa’nın çocukluğundan itibaren başlayan şansızlıkları, meslek hayatında da galiba böyle başlayacaktı. Teyzemin ölümüyle, çocuklarının yanına gitmek istemeyen eniştem, evinin üstüne çıktığı evinde tek başına kalmıştı. İhtiyar haliyle üç odadan müteşekkil evinin temizliğini tek başına yapmaz hale gelince, ayda bir nöbetleşerek temizlik yapılması gerekmişti. Ben de çocukları arasında paylaşılan temizlik günlerine gönüllü dâhil oldum. Ve yaz sonrası için eve geldiğim sonbaharın ilk haftasında, eniştemin sert bir ifadesiyle karşılaştım. Yaşlandıkça ve içine düştüğü psikolojisiyle aksileşen ihtiyar, yaylanın esintili rüzgârlarıyla yarı esmerleşmiş, yarı yanık kırmızı yüzüyle sertçe söylendi: “Nerde kaldın be çocuk.”

“Zaten yeni geldim enişte, ben de yayladaydım.”

“Beni tozlu evin içine bırakıp gittiler, sana güvendiler.” Fazla kızdırmamak için lafı uzatmadım:

“Tamam eniştem” dedim. “Temizlik için ben buradayım, neler yapılacaksa yaparım”.

Eniştem bazen bir işi doğrudan söylemez, karşısındaki önce mahcup duruma sokan bir durum içinde bırakırdı. Bu tavrı, son zamanlarda yapar olmuştu. Yaşlanan, yaşlandıkça aksileşen her ihtiyar adamın hali gibiydi: “Haydi, başla bakalım” dedi. Dış kapıdan çıkarken:

“Ben, aşağıdaki limon ağacından biraz limon toplamaya çalışayım. Lâkin baştan savmak yok, şöyle yerden tavana kadar temizle ki, tavandaki köşelere yerleşen örümcek ağlarını da yok et.” diyerek eliyle işaret etti:

“Sonra, tuvalet ile banyonun üzerindeki depoyu da temizle, içindeki gereksiz saklananları da at. Merdiveni yatak odasından alırsın.” Diye, beni uyardı. Enişteme:

“Bu çok büyük bir temizlik oluyor, be enişte” dedim.

Fakat o diretti, aksiliği üzerindeydi. Bu sırada, dış kapıdan çıkıp, merdivenlerden inmeye başlamıştı bile. Öyle ya, ne gerek vardı, gözle görünmeyen yerlere. Zira daha evvelce evin zemin temizliğini yapıyorduk, ama nereden çıkmıştı, banyonun üzerindeki deponun bu temizliği. Burada okurun iznini alarak, bazı evlerin yapılışı hakkında bilgilendirmede fayda vardır: Eskiden, özellikle, Akdeniz bölgesinde ısıtma meselesinin halli için, evlerin tavan yüksekliği iki metre seksen santim yaptırılır iken, banyo tavan yüksekliği iki metre otuz santime düşürülürdü. Böylece banyonun yüz ölçümü tavanından alçaltılarak azaltılır.  Bu şekilde boydan daraltılan banyo, suyu ısıtmak için yakılan   termostatlı odun sobasıyla, şehir hamamı gibi ısınırdı. Ayrıca evin genel tavan yüksekliğiyle banyonun tavan yüksekliği arasında kalan yerden sağlanan boşluktan bir kiler veya depo gibi bir yer ortaya çıkardı. Fakat mimari yapı bozulmaz, kilerin, evin içine açılan yerine bir de tahta mobilyadan kilerin kapısı yapılır, estetik böyle sağlanırdı. Eğer, mimari projeyle tuvalet ile banyo yan yana yapıldığı zaman, ortaya çıkan kilerin yüz ölçümü genişler, evde kullanılmaz hale gelen eşyalar, bilhassa kullanılmayan eşyalar bu depoya konurdu. Eniştemin tavan olarak gösterdiği yeri, birçok defalar bu eve geldiğim halde, ilk defa görür gibiydim. Ve sanki gizli bir hazine yeri bulmuş oldum. Temizlik evin tavanından başlayacağına göre, bu gizli yerin de tavana yakın olması muhtemeldir. Enişteme: “Tamam eniştem” diyerek, işe başladım.

İlk olarak dip odada duvara yaslanmış olan tahta merdiveni alıp, banyonun kapısı hizasına dayadım. Epeyi yıpranmış merdivenin tahta basamaklarına itina ile basıp, banyo üzerindeki kapalı yere çıktığım. Naylon torbalara sarılı eşyalar arasında, bir köşede epeyce kitaplar vardı. Ticari ilimler akademisine ait bir sürü ders kitabı, öğretmen okulları öğretmenliği yaptıktan sonra, emekli olan büyük dayıma ait olan Gazi Terbiye Yüksek okuluna ait kitaplar.

“-Öğrenci psikolojisi, öğrenci felsefesi, değişik birkaç öğrenci yetiştirme üzerine kitaplar.”

“-Şu da, hım.. evet,”

Mustafa’ya yıllar önce verdiğim “Yeni Ufuklara Doğru” kitabı.

“-Hım.., evet, bunları demek ki, bu kitabı rahmetli teyzem, 12 Eylül 1980 ihtilalinde, evleri sırasıyla aramaya gelen askerlerin korkusuna, bazılarını yok ederken, sanırım, bu depoda unutulduğundan yok etmeyi akıl edememişti. Veya unutmuştu. Çünkü bazı ideoloji yönlü kitapları sobada yaktığını, sağlığında söylemişti. Ayrıca diğer bir köşede bir torbaya konmuş belgeler daha vardı. Bu belgeler, son on yıla ait enerji belgeleriydi. Henüz kavradığım kadarıyla, ders kitapları görüntüsü altındaki mesleki belgeler, burada muhafaza edilmekteydi. Bu Mustafa akıllı bir adama benziyordu. Kimin aklına gelirdi, bu belgeleri burada saklamak…”

İkinci Kesim

Komisyonun kurulması

Bir koli kutu içine sıkıştırılmış dosyaların içindeki evrakın ayrıntılarına girdiğimde, denetim programlarına göre, başlıklı bir iç dağıtım genelgesinde “Yeni yapılandırma hepimize hayırlı olsun. Bu yılın ilk denetimine Mart ayının ilk gününden itibaren başlayacağız. Ona göre, yol hazırlıklarına başlayalım. Çünkü yedi aylık bir denetimimiz olacak, bu da takriben Aralık ayı sonunu bulması demektir ve muhtemeldir…” metnini taşıyan belgenin ekindeki teftiş programının hazırlanacağına ait genelge vardı. iki bin iki yılının şubat ayı sonunda ise teftiş programını gösteren bir yazılı belge bulunuyordu. Ayrıntılara pek girilmemesi ve konunun özünü yakalayabilmek için, teftiş programına göre,  beşinci denetim yerine gönderilen, 15.Ağustos.2002 tarihli “gizlidir” yazısında, Mustafa’nın yeni görevi belirtilmekteydi. Gelen yazıda aynen şunlar yazılıydı:

“Sn. Mustafa …. -Baş deneticiliği, T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına bağlı Enerji İşleri Genel Müdürlüğünün denetim görevindeki ÇEAŞ ve Kepez Elektrik şirketlerinin Denetim Komisyonunda görevlendirdiniz. Geçici bir süreyle atandığınız yeni göreve başlamak üzere, halen bulunduğunuz denetim programının hangi tarih itibariyle bitirileceğini, bulunduğunuz denetim görevini tamamlayacağınızı ve ayrılış tarihini bildirin”. Verilen yeni görevle, Gökova’nın bir kıyısında bulunan bir enerji santralindeki denetimini bitiren Mustafa, Eylül başında komisyon görevine başladı. Karşı taraftan evraklar istenecekti. Denetim komisyonu, Başkanlığa atanmış olan bir müfettişin tespit ettiği bir günde toplanmaya karar verildi. Bunun için Bakanlık denetim biriminin her iki şirkete ait olan iki bin bir yılı işlemlerinin denetlenmesine ait denetim raporları üyeler arasında dağıtıldı. Zaten, merkez denetim elemanı olarak toplam on dört kişiydiler. Bu üyelerin ikiye bölünmesi gerekiyordu. Zira denetlenecek ÇEAŞ ve Kepez Elektrik A.Ş.’nde iki şirket olduğuna göre, iki de komisyon olması işin gereğiydi. Böyle yapılması, işi kolaylaştıracaktı. Mustafa ÇEAŞ’ı denetleyecek komisyon içinde yer aldı. Diğer grup ise Kepez elektrik Anonim Şirketini inceleyecekti. Kendi denetim gurubunda, muhasebe hesaplarını inceleyecek bir kendisi bulunuyordu. Komisyon başkanı, ikiye ayrılan her iki komisyonun başkanı, yine her iki komisyonun başkan yardımcısı ise enerji biriminin denetim müdürlüğünün müdürüydü. Ve her komisyonda da, mutlaka birer muhasip üye, teknik denetim ekibi bulunmaktaydı. Böylece, her üye, kendi ihtisas alanıyla ilgili kısımları denetleyecekti. Mustafa, bu durumu dikkate alarak, beyninde plânını yapmıştı. Kariyerinin yanında, daha orta üç öğrencisiyken girdiği muhasebe bürosunda öğrendiği ticari muhasebe bilgilerden yararlanacaktı. Ayrıca, öğrenim hayatından sonra girdiği bankacılık deneticiliğinden de faydalanacaktı. Bu yüzden, şirketin gelir ve gider hesaplarının incelenmesi sorumluluğunu üzerine aldı. Zaten, diğer üyeler de mühendis kökenli, teknikti. Komisyon üyelerinin kimisi makine mühendisi, kimisi elektrik mühendisiydi. Kararlaştırılan ilk komisyon toplantısında, iki bin bir yılına ait denetim raporunun üyelerce okunmasına karar verildi ve bu karar tutanak altına alındı. İkinci komisyon toplantısında, her üye incelediği iki bin bir yılı faaliyet işlemlerinin denetim raporuna göre eleştirisini getirecek, örnek olarak kabul edilen bu denetim raporuna gere yapılacak denetimdeki eksiklikler varsa bunlar gözden geçirilecek, bundan sonraki denetimle eksik bırakılmayacak şekilde, plânlamalar yapıldıktan sonra denetimler yapılacaktı. İşin böyle yapılmasının sebebi şuydu: Bakanlıkça yapılması istenilen denetimler on dört yıllık bir dönemi kapsamaktaydı. Şirketlerin 1988 ilâ 2002 yıllarına ilişkin olan faaliyet dönemlerinin denetim bakanlıkça isteniyordu. Hâlbuki Enerji Bakanlığının bir denetim birimi vardı. Peki, neden böyle bir usule gidiliyordu. Yani, bu duruma göre iki bin bir yılına ilişkin olmak üzere yapılan, hatta daha önceden yapılan denetimler de, Komisyonun yeniden yapacağı denetimler kapsamına alınmıştı. Mustafa, söz konusu yıla ait şirket denetim raporunu bir iyice okudu. Rapor okuma alışkanlığıyla dikkate değer bazı notları tuttu. Hâlbuki ilk başta, eleştiri mahiyetinde bir şeyler bulamayacağını düşünmüştü. Fakat okudukça, bir şeylerin döndüğünü fark etti. Dikkati çeken husus şuydu: Bazı tespitler yapılıyordu. Karşılığında ise bir yaptırım yoktu. Sadece tarifler yapılmakla yetinilmişti. “Odanın kapısı var, kapı açıldığında koridora çıkılıyor, makam masasının üzerine Atatürk portresi yerleştirilmiş”, gibi bazı tanımlamalar yapılıyordu. Fakat eksik kabul edilmesi gereken, yapılmayan yatırımlar, işçiye usulsüz olarak yapılan ödemeler… Bunlara, denetim raporunda yer verilmişti, fakat ne yapılması gerektiği, şayet Söz gelimi, bir yaptırım yapılmasının önerilmesi gerekiyorsa ve buna eleştiri getirilmesi gerekiyorsa, buna bir öneri getirilmek isteniyorsa, bu yapılmıyordu. Enerji İşleri Genel Müdürlüğünün Denetim Birimi tarafından hazırlanan rapor laf olsun diye düzenlenmiş gibi, bir çok şey sırıtıyordu. İşte eksiklik buradaydı. Bütün bir yılın denetiminde bulunan hususlar böyleydi. İşte mesele buydu. Tespit var, değerlendirme ve öneri yoktu. Sadece tespit yapılmıştı. Eğer, Bakanlığın yaptığı denetimler böyleyse.. Galiba.., bu mesele yüzünden, önceki denetimlerin de yeniden yapılması isteniyordu. Fakat bir şey daha vardı. Komisyon üyelerinin toplanmasından iki ay öncesinde, Enerji İşleri Genel Müdürlüğünün Genel Müdürü tarafından yapılan ilk bilgilendirme toplantısında, bazı meseleler dile getirilmişti. Toplantıyı yapan Genel Müdür tek cümleyle açıkladı: “UZAN’lar, kendilerine tanınan imtiyaz doğrultusunda yaptıkları Berke santralini, yüksek maliyetlerle yaptı.” Sonra da bu tek cümleye ekleyerek özetlediği husus şuydu: “ÇEAŞ şirketinin, Seyhan nehri üzerinde yaptığı, “Aslantaş” santraline de su gönderecek şekilde, üstünde yer alacak olan Berke santraline su verecek olan barajın yapım maliyetinin Beş yüz bin Amerikan dolarına çıkması gerekirken, baraj ve santralinin yapım maliyeti tam iki milyon dolara çıkartıldı.” Toplantıda buna dikkat çekilmiş, vurgu yapılmıştı. İlk akla gelen, harcanan paranın şişirilmiş olabileceğiydi. Berke barajının yapımının şirketle ne ilişkisi olabilirdi. Barajın bitirilmesi ve santralinin ilk açılma tarihine rastlayan iki bin iki yılı içinde, şirket yöneticileri tarafından bol bol yapılan medya reklâmlarında barajın dünyanın üçüncü gövde yüksekliği barajı olduğu söyleniyordu. Ayrıca baraj maliyetinin yükselmesinin birinci sebebi olarak ta baraj gövdesindeki çatlaklara enjekte edilen; sıvılaştırılan çimentonun fazlalığıydı. Hâlbuki şirket, enjeksiyon (akıtma) işlemlerinin yapımında kullandığı çimentoları, yurdun her tarafında faaliyet gösteren kendi fabrikalarından karşılanıyordu. Enjeksiyon harcamalarının fazlalığı, önceden öngörülemezdi. Zira kaya dolgusu olan gövdedeki çatlakların da fazla olması, çimento enjeksiyonunun (akıtılmasının) fazla yapılmasına sebebiyet verilebilirdi. Çimento fabrikalarından yüksek fiyatla çimento satılmış olabilirdi. Ayrıca kullanılan kredilerin maliyeti de çok fazlaydı. Toplantı başkanı: “Dünya bankası kredilerinden başka, Kıbrıs’ta faaliyet gösteren UZAN holdingine ait of-shore bankasından  kullanılan kredilere piyasanın üzerinde yüksek faizler ödeniyordu. Üstelik bu Bankaya ait faiz oranları, diğer bankalardan kredi sağlansaydı, daha az faiz ödenecekti.” Demek ki, Berke Barajı ve santralinin yapımında kendi bankalarından da kredi kullanıldığı söz konusuydu ve ödenen faiz oranlarının yüksek olmasıydı. Bunlar, dikkat edilecek hususlar olmalıydı. Gereken uyarılar ve bakılması önem arz eden hususlar bu şekilde dile getirildi. Anlatılmak istenenler özetle, yapılan işlerin yüksek maliyetlerle yapıldığıydı. Ayrıca şirketlerle yapılan imtiyaz sözleşmelerine göre yapılması gereken projelerin, yatırımlar dâhil hangi oranda gerçekleştiğinin tespitinin rapor edilmesi isteniyordu. Toplantı başkanı bunların yanında bir hususa daha değindi: “Bunun yanında” dedi. “Mersin’de kurulu olan ve bin dokuz yüz doksan dört yılında faaliyeti sona eren bir santral var.. Bu termik santrali, altı numara fuel oil ile çalıştırılıyor. İhtiyaç duyulan bu özellikli yakıt, santralin hemen az ötesinde faaliyet gösteren “Ataş-Anadolu Tasfiye Anonim Şirketi”nden iletim borularıyla gönderiliyordu. Yani yakıt taşıma maliyetinin de çok cüzi olduğuna işaret edildi. Şirket, Mersin Termik Santralinin birden bire kapatmaya  karar verdi. Mersin Termik Santralının yılda beş yüz elli  bin kilovat enerji üretmesi gerekirken son yıllarda bu üretilemiyordu. Üretemediği zaman, her üretilemeyen kilovat için, kilovat başına tespit edilen satış fiyatı kadar, ceza kesilmesi söz konusuydu. Bu yüzden kapatma kararı, şirketin plânları doğrultusunda ve tasarrufuyla gerçekleştirilmiştir.” Diye ekledi. Sonra da: Toplantı başkanı: “Şimdilik öncelikli olarak bunların incelenmesini istiyoruz” Dedi. Akabinde, toplantı yapıldığına dair tutanak düzenlenmesine karar verilerek, toplantıya son verildi. Bu toplantının yapılmasının amacı, şirket sahiplerinin çalışma usulleri hakkında bilgi verilmesi, ayrıca çalışmanın bir an önce başlatılmasının bildirilmesiydi. Bunun üzerine, toplantıya katılan komisyon başkanı ve üyelerinin kendilerine tahsis edilen odalarında ikinci bir toplantı yapılması ve yapılacağı günü tespit edildi ve kararlaştırılan günde de toplantı açıldı. Komisyon başkanı, her iki şirketin de otomatikman başkanıydı. Burada, bir husus önem kazanmıştı. Öncelikle yapılacak denetime göre istenecek belgelerin tespiti, bu belirlendikten sonra, taleplerin listelenerek şirketlerin genel müdürlüklerinden istenmesi gerekiyordu. Üyeler, bunu kendi çalışma önceliklerine göre yapacaktılar. Buna göre, istenilecek belgeler listelendi ve toplu olarak başkan imzasıyla şirketlerin genel müdürlüklerine verilmesi gereken belgeler istendi. İstenen defter ve evrakların beklenilmesi sırasında, müşterek bir komisyon toplantısı yapıldı. Toplantının amacı, enerji biriminin denetim müdürlüğü tarafından yapılan iki bin bir yılına ait denetim raporunu okuyup, inceleyen üyelerin bu raporla ilgili görüşlerini sunmasıydı. Toplantı başladı; öncelikle söz alan teknik üye ekibi yapılan imtiyaz sözleşmelerine göre yapılması gereken yatırımlar için enerji birimi müdürlüğüne onaylatılan yatırım programlarındaki yapılması gereken yatırımların, hedeflenen sürelerine göre gerçekleştirilip, gerçekleşmediği, gerçekleştirildiyse hangi oranla gerçekleştirildiği konularında bilgiler verdiler. Raporlarında, tespit ettikleri konuları, karşılaştırılmalı olarak yer vermişlerdi. Fakat eksik oranla bırakılan, diğer bir ifadeyle yıllara yaygın şekilde yapılması gereken yatırımlara yer verildiği belirtilmekle beraber, gerçekleştirilmeyen yatırımlar için uygulanması gereken imtiyaz sözleşmesi yaptırımı olan maddelerden hiç bahsedilmediği üyelerce belirtilmişti. Üye Mustafa söz aldı, teknik üyelerin eleştirilerine benzer, raporda okuduğu ve yukarıda tespit yaptığı ve eksik bulduğu konular için eleştirilerde bulundu. Durum şuydu: Enerji biriminin denetim ekibi, hazırladıkları önceki denetim raporlarında eleştirilerini sadece tespit yaparak kayda almaktaydılar. Yapılan eleştirilere karşılık ne gibi bir yaptırım yapılmasından ise hiç bahsedilmiyordu.. Bu rapor ancak, iki bin bir yılı hesaplarının denetlenmesi için, ancak bir temel (taban) oluşturabilirdi. Bu nedenle, enerji dairesi bu eksikliği görmüş olacaktı ki, bu ve buna benzer yıllardaki denetimlerin yeniden yapılmasını istiyordu. Ayrıca gider kalemleri içinde en büyük kalem, faiz giderleri olmaktaydı. Çünkü kullanılan kredilere ödenen faizler özellikle, Holdinge ait of-shore bankalarından kullanılan krediler, yatırımlara göre abartılı ve çok yüksekti. Yurt içi bankalarından kullanılan kredilere ödenen faizlere göre, Holdinge ait of-shore bankalarından kullanılan kredilere ödenen faizlerin oranları daha büyüktü. Neydi bu of-shore bankacılığı. “Türk bankacılık literatürüne “kıyı bankacılığı” olarak sokulan, aslında kıyı ötesi anlamına gelen, “0ff shore Bankacılığı”, müdahale ve denetimi ile vergilendirmenin asgari düzeyde tutulduğu koşullarda konvertibl (çevrilgen) paralar üzerine işlem yaparak, çok uluslu şirketlere, uluslararası girişimlere hizmet veren bir bankacılık türüydü. Genellikle serbest bölgelerde faaliyette bulunurlar. Kıyı finans merkezleri, uluslararası mali işlemlerin liberal bir şekilde yürütüldüğü yerlerdir. Bu merkezlerin en ünlüleri, Bahama Adaları, Hong Kong, Panama, Lüksemburg, İsviçre, Bermuda, Liechtenstein, Cayman Adaları ve Bahreyn’dir. Ayrıca, Güney Kore, Filipinler ve Singapur’da da kıyı bankacılığı yapılmaktadır. Bazı ülkelerde (örneğin, Singapur ve Filipinlerde), bölge halkına da kıyı bankacılığının sunduğu kolaylıklardan yararlanma izni verilmişti. Kıyı bankacılığı böyle çalışıyordu. Of-shore bankacılığı, özellikle siyasal istikrar ve uygun çevre yaşantısı, yeterli döviz rezervleri ve fazlalık veren bir ödemeler dengesi, uygun coğrafi konum, gelişmiş bir hava ulaşım şebekesinden rahatlıkla faydalanan bir bankacılık sistemiydi. Telekomünikasyon ve posta hizmetleri, uygun yasal çerçevesi içinde, para otoritelerinin sağlayacakları belirli ayrıcalıklar (özellikle karşılık ayırma zorunluluğunun kaldırılması gibi), ayrıcalıklı vergi oranlan, kalifiye personel ve asgari yerel idari denetimi yapılabilen, buna karşılık devlet denetiminin olmadığı bir sistem bankacılığıydı. Her iki şirketi elinde bulunduran grubun kredi sağladığı Holdingine ait faaliyet gösteren of-shore bankası ise, Kıbrıs adasında faaliyet göstermekteydi. Buradaki bankadan kullanılan kredilere ödenen faizlerin oranı, yurt içindeki bir bankadan aynı miktarda kullanılan kredilere ödenen faizlerin oranından daha yüksekti. Buna göre, 1988-2002 arası yıllarının sonuna kadar yapılacak denetimlerde, bu toplantının sonunda mutabık kalınan şekilde, muhasebe defterleri ve bu defterlere kayıt harcama giderleri, yatırım belgeleri, tasdikli yatırım programlarının istenmesi kararlaştırıldı ve muhatap şirketlerden bu belgeler istendi. Fakat komisyon başkanının denetlenecek birimlerin genel müdürlüklerinden istediği evraklara karşılık muhatap genel müdürlüklerden uzunca bir süre geçtikten sonra istenilen kanuni defter, belge ve dosyalar yerine, gerekçesi aşağıda belirtilen bir cevap yazısı geldi. Cevap yazılarının gönderilmesi uzun bir süreyi almıştı. Ancak gelen yazı, kısaydı. Gecikmeyle gelen kısa bir yazıydı ve şöyle, net bir cevap verilmişti:

“1. Birimlerimizin denetimi bakanlık tarafından yapılmaktadır. 2. Denetim için, yeni bir komisyon kurulduğu yazılarınızdan anlaşılmaktadır. 3. Komisyonda, bakanlığa bağlı olan genel müdürlük müfettişlerinin de yer aldığı görülmektedir. 4. Bu durum, üçüncü şahıslara bilgi sızdırmak anlamına gelmektedir. 5. Bundan dolayı, denetlemeye esas belgeler verilmeyecektir.

Gerek Adana ve Yöresinin imtiyazını elinde tutan ÇEAŞ ve gerekse Antalya Yöresinin imtiyazını elinde tutan Kepez Elektrik Anonim Şirketi sözleşmiş gibi, tek bir ağızdan, aynı şekilde cevap veriyordu. Her iki şirkette, ayrı ayrı göndermiş oldukları yazılarında aynı cümleleri, anlaşmış gibi kullanıyorlardı. Ve her iki şirketin üçüncü kişilere karşı olan tek başına yetkilisi Kemal UZAN’dı. Fakat unuttukları bir husus vardı. Şirketlerle yapılan imtiyaz sözleşmelerinde, şirket denetimlerinin istenildiğinde, belirlenecek komisyonlar marifetiyle de yapılacağı belirtilmişti. Bu yüzden, denetim şeklinin ne şekilde yapılacağı şirkette bal gibi bilmekteydi. İmtiyaz sözleşmelerinde bu durum açıktı. Niyetleri anlaşılmıştı. Mesele, denetim işini çıkmaza sokmak, sulandırmaktı. Başka ne gibi bir anlamı olabilirdi ki. Bu, şirket genel müdürlüklerince biliniyordu. Buna bir çözüm bulunacaktı. Bulundu da. Komisyon tarafından istenen belgelerin verilmemesi, imtiyaz sözleşmelerine başlı başına aykırılıktı, sözleşmelere uymamaktı. Bu husus, alınan cevap yazılarına karşılık olarak, şirketlere enerji biriminin yazılarıyla hatırlatıldı. Bu mesele böylece çözüldü. Belgeler nihayet 07.01.2003 tarihinde gecikmeli olarak geldi. Komisyon üyeleri nihayet bir “of” çekti. Çalışmalar nihayet, belgelerin geldiği aynı tarihte denetim başladı. Gelen kanuni defterlerin muhasebe yönüyle incelenmesi ÇEAŞ denetimi olarak Üye Mustafa’daydı. Lâkin, yasal defterlerin incelenmesiyle bir şey çıkmayacağı anlaşılıyordu. Değişik usullerde inceleme de yapmak gerekiyordu. Özellikle, gelir ve gider hesaplarının üzerine eğilmek, bunların piyasada, dönemine ait şartlarına uygun olup olmadığı incelenmeliydi. Örnek: gelir kalemleri, enerji satış gelirleri ile Grubun bankalarına (A bank, İm.. bank ve Of shore bank) yatırılan şirket gelirlerinin, yani mevduatlarının karşılığında şirketlere verilen faizlerin kontrolü yapılmalıydı. Acaba bunların hesaplamaları doğru muydu? Örneğin, bankalara yatırılan mevduatlardan alınan faizler için uygulanan faiz oranları ile diğer bankaların uyguladığı faiz oranları birbirine yakın mıydı? Öyle ya, faiz oranları kendi bankalarında daha az uygulanabilirdı. ÇEAŞ’ın paralarına, Grup bankaları daha düşük faiz oranı uygulanmak suretiyle, mevduat yatırılan paralara değişik bir yoldan, örtülü şekilde kaynak aktarımı sağlanmış olabilirdi! Bu böyleydi. Böyle de olmuştu. Gerçekten, düşünüldüğü gibi olmuştu. Gerek ÇEAŞ ve gerekse Kepez Elektrik Anonim Şirketinin enerji gelirleri, Grup bankalarına yatırılıyor, bankalar bu mevduatlara, piyasadaki diğer bankaların uyguladıkları faiz oranlarının çok altında faiz uyguluyorlardı. Ya da, Grup bankalarına yatırılan paralar vadeli olarak yatırılıyordu ve sonra vadesi beklenmeden, vadesinden önce çekiliyordu. Vadesinden önce çekilen paralar içinse, uygulanan faiz oranı, vadeli faiz oranı değil, vadesiz faiz oranı oluyordu. İşte böyle bir yolla, her iki şirket, gelir kaybına uğratılıyordu. Diğer taraftan, Grup bankalarından kullanılan krediler için şirketlerin ödedikleri kredi faizleri, diğer bankalardan alınacak bir krediye ödenen faize göre daha yüksek oluyordu. Diğer bir deyimle, özetle, sadece bankacılık yoluyla iki şekilde şirketlerin zararına ve fakat Grup bankalarının yararına örtülü şekilde kaynak aktarımı yapılıyordu:

1. Grup Bankalarına yatırılan mevduatlara, piyasaya nazaran eksik para ödenmesi, 2. Grup Bankalarından çekilen krediler için, piyasaya borçlanılacak paralardan daha yüksek faiz oranı uygulanması.

Bu durumu kısa bir özetle komisyonun ara toplantısında açıklayan Mustafa’ya, söz konusu şirketlerin T. C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı adına evvelden beri Denetim Müdürlüğünü de yapmış olan ve Kurulan Komisyonda, komisyon başkan yardımcısı olan kişinin, komisyon başkanını etkilemesiyle başkanlık tarafından bir öneri getirildi. Başkan:

“Mustafa Bey, sizin işiniz biraz ağır oldu. Hem gelire, hem de giderlere bakmanın yerine başka bir uygulama yapalım”. “Ne gibi” “ “Meselâ, siz sadece gelir gurubuna mı bakmak istersiniz, gider gurubuna mı?” “Ben her ikisine de bakmak isterim”. İçinden  geçirdi: “-Bu uyanıklığınızı yutmam ben.”

Denetici Mustafa, bu işten işkillenmişti, hemen o anda, art niyetli düşünceyi anlamıştı. Çünkü baştan beri, başkan yardımcısı, ortaya çıkabilecek açıkları,  Denetçi Mustafa’nın korkusuzca resmiyete dökeceğini ve rapor edeceğini hissediyordu. Gizli bir restleşme yaşanmaya başlanmıştı. Kendisine yaptıkları teklifte bundandı. Hiç olmazsa, tek kalemin denetimiyle uğraşsındı. Mustafa’nın aklı, başka yerlere gitmişti. Dalmıştı.. Komisyon başkanı ve Bakanlığın Denetim Müdürü ve Komisyon yardımcısının tekrar uyarmasıyla kendine geldi.: “Ya Gelir kalemi”, ya da Gider kalemi.” Diyen sesle kendine geldi. “Tercihini yap!” Tercih böyle olacaktı ve bu mecbur bir uygulamanın böyle olacağı kendisine nezaketle (!) hissettirildi. Mustafa’ya bu teklif yapıldığı anda, uğraştığı iş, gider hesaplarına bakmaktı. Şirketin giderlerini gözden geçirmeyi öne almıştı. Bankalardan kullanılan krediler için uygulanan kredi faizlerini inceliyordu. Bu yüzden gider kalemlerini incelemekten yana hakkını kullanıldı; çünkü gider kalemi için daha büyük oynamalar yapılması muhtemeldi. Hem gider kalemleri için veriler bulmak daha kolaydı. Ayrıca; devletten alınan enerjiye ödenen paraların da incelenmesi, gider kalemleri içinde yer alıyordu. Ama kuşkulanmasını iyice arttırdı. Bunlar, “-Bir iş çeviriyorlardı.” Diye iç geçirdi. Öyle ya. Bir de devletten, yani Kurumun enerji satış birimlerinden alınan enerjinin piyasaya satışı ve buradan da ayrıca bir gelir elde edilmesi her iki şirketin faaliyeti içindeydi. Bu nedenle, devletten alınan enerjiye ödenen alış gideri ile bu alınan enerjinin tekrar piyasaya satışından elde edilen satış gelirinin, yani her ikisinin denetimi de böylece kontrol edilebilirdi. Devletten alınan enerjinin nedeni neydi. Mesele şu ki, Mersin Termik Santralinin bir de kapatılması söz konusu olmuştu. altı numaralı fuel-oil yakıtı ile çalıştırılan bu santral, iki bin dört yılının nisan ayı sonuyla kapatılmış, neden kapatılması gerektiği de Bakanlığa onaylatılmıştı. Bu Santralin ekonomik ömrünü doldurmadan kapatılması nereden çıkıyordu. Santralin kapatılmasıyla ne gibi bir durum ortaya çıkabilirdi. Bunların tek tek incelenmesi gerekiyordu. İşte bunun da başlı başına incelenmeye alınması gerekiyordu. İki bin bir yılına ait yapılan denetimde, Mersin Termik Santrali kapatılmış olmasına rağmen, buranın bekçiliği için sadece dört kişi çalıştırılmasıyla ve istihdam edilen işçilere ödenen maaşlardan bahsedilmekteydi. Hazırlanmış olan raporda bundan biraz bahsedilmişti. Bu dört işçiye, asgari ücret ödenmesi muhtemeldi. Peki ya, Şirkete kesilen faturada, bekçilik yapan kişilere, kişi başına acaba kaç liralık fatura kesiliyordu. İki bin bir yılında hazırlanan denetim raporunda, Şirkete, holding içinde kurulan başka şirketler aracılığıyla işçilik temin edildiğinden bahsedilmişti. Bunun gibi, yoksa Berke Barajının yapılmasında da mı, aynı yol izleniyordu. Buna da bakılması gerekiyordu. Santralın ekonomik ömrü dolmadan kapatılmasındaki niyet ne olabilirdi. Çünkü bölgenin bir taraftan elektriğe ihtiyacı varken ve bunun da ÇEAŞ tarafından karşılanması gerekirken, diğer taraftan da Santralin kapatılması ne demekti. Bu, tuhaf bir durumdu. Mutlaka incelemeye alınacak bir konu olmalıydı. Buradan bir şeyler çıkabilirdi. Şirketlerin buradan iyi bir kâr sağlaması da söz konusu olabilirdi. Bunun da kontrolü, devletten alınan enerjinin aylar itibariyle alt alta konmasıyla olacaktı. Bu yüzden, enerji satış birimine gidilmesi ve oradan Bin dokuz yüz doksan dört yılından başlamak üzere alınan elektrik enerjisinin miktarları ve enerji biriminin (Kilovatının) kaç kuruştan satıldığı istenmeliydi. Enerji alıp satmak mı, yoksa enerjiyi üretip, satmak mı daha kârlıydı. Bunun mukayesesinin karşılaştırılmasının yapılması da çok önemliydi. Yine bir çalışma sırasıydı. Başkan yardımcısı, komisyon başkanına: “Yahu, başkan az daha ‘bergamot reçelini’garajda unutuyorduk. Arkadan yetiştirdiler de unutmadık.” Mustafa bu konuşulanları, işiyle meşgul olmasına rağmen, o anda duydu. İçinden: “Başlarım sizin bergamotunuza” diye, bir iç geçirip, homurdandı. İş, artık rayından çıkmıştı. Çünkü diğer komisyon üyelerinden bazı şeyler de duymuştu. Meselâ, başkan ve başkan yardımcısı, denetimlere gittiği zamanlarda lüks yerlerde eğlenceye götürüldüğü halde, diğer üyeler aynı yere denetim için gittiğinde böyle bir karşılama ve ağırlama yapılmıyordu. Bu sebeple, daha iyi açıklar bulmalıydı. Örneğin, her iki şirket, devlete bağlı enerji şirketlerinden neden elektrik alıyordu. Zaten kendileri yetkili kılındıkları bölgelerde enerji üretip satmıyorlar mıydı? Bu dikkat edilecek bir husus olmalıydı. İşte bunun üzerine gidilmesi gerekiyordu. O yüzden, incelemeye aldığı defterleri bir tarafa bırakıldı. İçinden: “Asıl dosyalar halindeki evrakların incelenmesi gerekiyor” diye, düşündü. Hem iki bin bir yılındaki denetim raporunda bahsedildiği gibi, Mersin Termik Santralında çalıştırılan personele ödenen asgari ücrete karşılık şirket hesaplarına yüzde dörtyüzelli fazlasıyla gider kaydedilmesi nasıl olmuştur. Bunu eleştirmek, bu konu üzerinde durmak gerekiyor. Bunun üzerinde durulmalıydı. Bunu incelemeye alırken, bir husus dikkatini daha çekti. Hım, peki… neden bu MersinTermik Santralı kapatılmıştı. Bu konuları inceleyebilmek için dosyalara sarıldı. Bunun için rahat bir çalışma günü bulmalıydı. Bir Cumartesi günü işyerine gelindi ve incelemeye, şirketle yapılan yazışmalardan başladı. Enerji Satış Birimine resmi bir yazıyla gidildi. Satış biriminden, Bin dokuz yüz doksan dört yılından başlayacak şekilde, her iki şirkete satılan enerji miktarları ile satış fiyatları istendi ve buna ilişkin rakamlar alındı. Şirketlerin imtiyaz bölgelerinde, firmalara ve ev aboneliklerine satabilecekleri enerji fiyatlarının, şirketle yapılan satış sözleşmelerine göre yüzde kaç oranıyla satabilecekleri karşılaştırılarak tablolar, bilgisayar marifetiyle yapıldı, çıkarıldı. Bir aylık bir çalışmadan sonra, yaklaşık olarak zarar tespit edildi, ortaya çıkartıldı. Kararını vermişti. Önce T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının, Bakandan sonra gelen Yetkilileri ile görüşecekti. Dikkate alınmazsa aynı bilgileri Ankara Cumhuriyet Savcılarına bir dilekçe yazarak götürecek ve resmi olarak ta müracaatta bulunacaktı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına verilecek dilekçesini de yaklaşık on beş gün içinde yazdı. Sonradan, 06.02.2003 tarihiyle, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına da vermiş olduğu, 30.01.2003 tarihi itibariyle TC. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına, “Bakan adına” yazdığı dilekçe yazısını, aynı gün tarihiyle, yanına aldı. Hemen öndeki bloktaki Bakanlık ikinci katına çıktı, Bakandan sonra gelen bir yetkiliyle görüşmek istediğini Bakan Özel Müdürüne bildirdi. Oradakiler önce kabul etmemişler,” kimse yok”, demişlerdi. Bunun üzerine, dilekçesini eline aldı, Bakanlık özel kalemine giderek, “Eğer bu dilekçeyi almazsanız, hepinizi savcılığa veririm” tehditinde bulundu. Çünkü bir yetkiliyle görüştürülmek istenmemiş, bunu da hissettirmişlerdi. Tehdit işe yaradı. Bunun üzerine, Müsteşar Yardımcılığına vekâlet eden biriyle görüştürüldü. Mustafa, müsteşara kendisini tanıttıktan sonra, başından geçenleri tek tek anlattı. Bakanlık Denetim Müdürlüğünün hazırladığı raporu, eksikliklerini, bir bir açıkladı ve yaptığı tespitlere göre, Devletin bir milyar altı yüz milyon dolarlık (İki katrilyon yedi yüz trilyon liralık.) bir zararının olduğunu izah etti. Sorumluluk verilen her iki şirketin durumunu anlattı. Müsteşar Yardımcısı vekilinin kendisine verdiği cevap şöyleydi: “Burası, tam bir gayya kuyusuymuş”. Ve arkasından ilâve etti: “Peki, yaptığın bu tespitlere ilişkin olmak üzere o dilekçeyi imzalayarak bize verebilir misin? Mustafa, karşıdaki yetkilinin, içinden geçenleri anlamıştı. Yetkili, Herhalde veremez, diye düşünmüştü. Cevap: “ Derhal, hem de seve seve veririm” dedi. Şaşırma sırası, sorduğu soruya karşılık alınan cevapla, karşısındakine gelmişti. Mustafa, son sözünü söylerken, sağ elini seri bir şekilde, ceketinin yan cebine attı. Hazırladığı dilekçesini, o tarihlerde kullanılan diskete kaydetmişti. Kendinden emin bir şekilde: “Hazırladığım dilekçe burada, beraberce kâğıda çekelim, imzalayarak vereyim” diyerek hamle yaptı. Dilekçe A dört kâğıdına yazdırıldı ve imzalandı. İmzalanıp, bizzat Bakanlık özel kalemindeki gelen evrak defterine verilen dilekçe karşılığında, dilekçenin bir suretinin üzerine muhaberat kayıt numarası alındı. Ve sonra, Müsteşar Yardımcısına dönen Mustafa: “Bu dilekçenin yerine getirilmesi için altı günlük süre veriyorum. Gereğinin yapılacağı hususu, bana bildirilmediği takdirde altı gün sonra savcılığa gideceğim”. Sonra da, alacağı cevabı beklemeden, zaten bu işlerden dolayı geç kaldığı evinin yolunu tuttu. Sonradan, 06.03.2003 ve bir gün sonrasıyla, nasıl verildiği anlaşılamayan ve en az altı gazetede yer alan ve medyanın da yayımları arasına giren ve dilekçe üzerine kayıtlı Bakanlığın ne miktarda zarara uğratıldığına ilişkin olmak üzere çıkan dilekçe böylece Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına verilmiş oldu. Mustafa böylece derin bir göğüs geçirdi. Kalemden geçirilerek verilen yazı aynen şu şekildeydi: “T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına-ANKARA. Sayın Bakan’lık Makamına sunulmak üzere. “KONU : Enerji tarifelerinin belirlenmesindeki, İmtiyaz sözleşmelerine aykırı davranılması; 2002 yılı sonuna kadar sebebiyet verilen 1.606 Milyar $’ı üzerinde, zarara neden olanlar hakkındaki suç duyurusudur. AÇIKLAMALAR : Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığından, Elektrik Üretim A.Ş. Genel Müdürlüğüne gönderilen, 01.08.2002 tarih 11483 sayılı “İvedi” yazıyla; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile ÇEAŞ arasında yapılan imtiyaz Sözleşmesi gereğince, bu Şirketin geçmiş yıllardaki yatırım ve işletme faaliyetlerine ilişkin mali incelemeyi de kapsayan bir denetimin yapılması için; kurulmuş olan ÇEAŞ ve KEPEZ komisyonlarında, ÇEAŞ denetiminin yapılması için, komisyon üyesi olarak görevlendirildim. Görevlendirme sonucunda, 19.08.2002 tarihinde yapılan toplantıda, işin konusu, Enerji İşleri Genel Müdürü ve Yardımcısı ile Bakanlık Müsteşarı Yardımcısı …… tarafından anlatılmış; bu toplantıda ….. Genel Müdürlüğünden …… isimli Başmüfettiş idaresi altında kurulan ÇEAŞ ve KEPEZ komisyonları başkanı; Enerji İşleri Genel Müdürlüğünde görevli Denetim Şube Müdürü M.. A..’nın da Başkan Yardımcısı olduğu ifade edilmiştir. 18.11.2002 tarihinde yapılan toplantıda ise, bugüne kadar yapılmamış olan 1988-2002 yılları denetimlerinin Ankara’da yapılmasına ilişkin Bakanlıktan Onay alındığı açıklaması ve birtakım prosedürler sonucu denetimlere; 7.01.2003 tarihinde ÇEAŞ KEPEZ yönetiminden Ankara’ya getirtilen belgeler üzerinden başlanmıştır. Adı geçen Şirketlere görev verilmesine ilişkin olan İmtiyaz sözleşmeleri incelendiğinde;

1-)Görevli Şirketlerin Denetleme Usul ve Esasları Amacının; Görevli Şirketlere ait yatırımlarının, harcamalarının, gelirlerine ilişkin olan fiili durumlarının ve kayıtlarının kontrol altına alınması ile gideri arttıran; geliri azaltan işlem ve uygulamaların önüne geçilmesi, ilgili mevzuat ve sözleşme hükümlerinin eksiksiz yerine getirilmesi olduğu, İmtiyaz Sözleşmelerinin “Tarife” Başlığı altındaki on ikinci maddesinde; bu şirketlerin üretip satacakları elektrik enerjisinin satış tarifelerinin nasıl belirleneceği, tarifelerin şirketlerin önerisi ve Bakanlığın onayıyla yürürlüğe gireceği anlaşılmaktadır. On ikinci maddenin incelenmesinde, elektrik tarifelerinin tespit edilişine esas olan; “a) Yakıt ve malzeme masrafları, b) Su masrafları, c) Dışarıdan alınan enerji bedeli, d) Personel masraf-ları, e) Bakım ve onarım masrafları, f) Vergi, resim ve harçlar, g) Kanuni ihtiyatlar, h) Fonlar, ı) Teknik ve sermaye amortismanları, j) Yatırımlar için sağlanan kredilere ait faizler, anapara ile bunlara ilişkin kurları, k) Çeşitli masraflar, l)İşletme hakkı devir bedeli, m) Şirketin yeniden değerlendirilmiş, ödenmiş sermayesine ve piyasa koşullarına göre makul oranda bir temettü, hususları, göz önünde bulundurulacaktır”, Yine, İmtiyaz sözleşmesinin on üçüncü maddesinde ise; “Şirket; işletmeye ait faaliyetleri içeren raporları üçer aylık dönemler halinde Bakanlığa verecektir. Ayrıca, işletmeye ait yıllık hâsılat ve masraf hesaplarını, yıllık bilançosunu, istatistik cetvellerini, Bakanlıkça temsilci bulundurulmasının sağlanması amacıyla genel kurul toplantısından onbeş gün önce Bakanlığa sunacaktır”, Âmir hükümlerine yer verilmiştir. Buna göre, İmtiyaz sözleşmesinin on üçüncü maddesinde; bilgiler her yıl Bakanlığa sunulsa dahi, on ikinci. maddede gösterilen kalemlerin, tarifelerin tespitinde etkili unsur olduğu ve bunların değerlendirilmeden, tarifelere yansıtılması ve tarife tespitinin yapılamayacağı, anlaşılmaktadır. Yine, İmtiyaz Sözleşmesinin, “Denetim” başlıklı on beşinci maddesi ise, “Şirketin göreviyle ilgili her türlü faaliyeti, Bakanlığın denetimine tabi olacaktır. Şirket, merkez binası içinde en az bir odayı Bakanlık denetim elemanlarına tahsis edecektir”, denilmektedir. Ayrıca, 19.10.1988 tarihli Çukurova Elektrik A.Ş.’ne görev verme sözleşmesinin tarife be-lirlenmesiyle ilgili olan “Tarife” başlıklı 16/1. maddesinde de, Yakıt ve malzeme tutarlarının tarife tespitinde dikkate alınacağı, belirtilmiştir. Ancak, tanımlanan şekildeki mevzuatın hiç birisine uyulmadığı gibi; elektrik fiyat tarifesinin, nasıl olduğu anlaşılamayan bir şekilde 1.2.1987-1.7.1987 tarihleri arasında 32,25 TL. ve 01.7.1987 tarihinden itibaren 36,60 TL. olarak tespit edilmesinden sonra, şirketlerin denetimlerinin, iki bin bir yılı hariç olmak üzere hiç yapılmadığı yapılan iki bin bir yılı denetimin de, yeni bir fiyat tarifesini ortaya çıkarmadığı; Kurum ile Şirketler arasında her yıl belirlenen elektrik alış-veriş fiyat tarifesine; TEDAŞ’ın abonelerine deklare ettiği fiyatlar oranında; 32,50 TL. üzerine (eskalasyon ile) oranlar eklenerek bulunduğu, böylece; imtiyaz sözleşmesindeki on ikinci ile on üçüncü maddelerine; Görev Verme Sözleşmesinin de 16/1. maddesine aykırı şekilde hareket edildiği, bu işlemlerde Bakanlık yetkililerinin de ihmali ile görevi kötüye kullanmalarının olduğu anla-şılmıştır. Bu durumda, Kurum ile Şirketler arasındaki enerji alış-veriş tarifelerinin tespiti; İmtiyaz Sözleşmesinin on ikinci. maddesi ile Görev Verme Sözleşmesinin on altıncı maddesinde belirtilen kalemlerin değerlendirilmesiyle olacağına göre, imtiyaz Sözleşmesinde emredilen hususlara uyulmamıştır. Bu şekilde, Denetim görevini 13 yıl boyunca yapmayan sorumluların öncelikle ortaya çıkartılması gerekmektedir. Zira, sözleşmelere bağlı olunduğundan; beş yıllık zamanaşımı sürelerinden dolayı Bakanlık lehine, önceki süreler için herhangi bir sonuç alınamayacağı açıklık kazanmıştır.

2-) Diğer taraftan; Bakanlık Yetkililerinin bildiği bir hususta; ÇEAŞ’ görev verilmesinde, Mersin Termik Santralinin da ŞİRKET tarafından çalıştırılmasıdır. Dikkati çeken husus; “Fuel oil” ile çalıştırılan bu santralın maliyetli oluşudur. 1994 yılının başında, bu Şirket tarafından Mersin Termik Santralı kapatılmıştır. Böylece, ÇEAŞ’ın imtiyazla aldığı hidroelektrik santralle-rinden dolayı, ürettiği elektrik maliyeti» düşmüştür. ÇEAŞ’ın sağlamış olduğu maliyet düşüklüğü, bugüne kadar alınmış olan enerji fiyatının tarifesine yansıtılmamış ve fiyatlar düşürülmesi gerekirken, düşürülmemiştir. Böylece, tespiti önceden yapılan elektrik fiyat tarifesinde hiç bir indirimine gidilmediğinden; ÇEAŞ korunup kullanmıştır. Hidroelektrik Santrallerinde halen, en fazla 0,20 sentlik üretim maliyeti olur iken, fuel oil ile çalışan termik santralinde bu maliyet ortalama dokuz sent civarına çıkmaktadır. Söz konusu Fabrikanın kapatılması sonrasında, ÇEAŞ’ın, sadece hidroelektrikle enerji elde ettiği dikkate alındığında; kapatılmış olan söz konusu termik santralden dolayı, gerçekçi olan tarifelere uyulması, tarifelerin değişmesi ge-rekirdi. Konunun, bir başka tarafı da, ÇEAŞ ile KEPEZ için belirlenen elektrik kWh fiyatı 1.7.1987 tarihinde 36,10 TL ile aynı fiyatta tespit edilmesidir. Hâlbuki sadece su ile enerji sağlayan KEPEZ için tespit edilen enerji fiyatının, o tarihte bir kısım enerjisini Mersin Termik’ten elde eden ÇEAŞ enerji fiyatından daha ucuz olması, aklın icabıdır. Diğer bir deyimle, bu farklılık gözetilmeden KEPEZ için tespit edilen 32,25 TL’Iık fiyatın, çok daha ucuz olması gerekmektedir. Bu şekilde; KEPEZ’den alınan elektrik için tespit edilen fiyatın da bu Şirket lehine ve Bakanlık aleyhine yüksek olduğu ortaya çıkmaktadır. Fiyat belirlenmesi hususunda son defa olarak yapılan 20.06.1988 tarihli (1987 yılında yapıldığı düşünülmektedir.) fiyat anlaşmasından ve ayrıca, 18.04.1988 tarihinde yapılan bir protokolden başka bir anlaşma bulunmamaktadır. Bu hususta, TEAŞ Genel Müdürlüğü tarafından tutulan 22.05.1998 tarihli tutanak ile Bakanlık Müsteşarlığı tarafından ÇEAŞ’a yazılan 26.07.2001 tarih, 3375 sayılı yazısı ile ÇEAŞ tarafından Bakanlığa cevaben yazılmış olan bir yazı da kanıttır. Yukarıda açıklanan hususlara uyulmaması neticesinde, ÇEAŞ ile yeniden fiyat tarifesi tespit edilmediğinden; bugüne kadar, eşkâle edilerek sadece ÇEAŞ’a ödenen elektrik tutarları ve tarafımdan yapılan en iyimser çalışmalar sonucunda; 1,606 MİLYAR $. üzerinde ( bu günkü kurlara göre 2,7 KATRİLYON TL’nin üstünde) bir zararın olduğu hesaplanmıştır. NETİCE: Bu nedenle, görevli şirketlerin bu güne kadar yapılmamış olan denetimlerinden sorumlu olanların tespiti ile imtiyaz sözleşmesine uygun hareket etmeyen yetkililerin görev eksiklikleri ve sadece ÇEAŞ’tan alınan enerjiye yapılan fazla ödemelerden dolayı 1.606 Milyar $. üzerinde zarara sebebiyet verilmesi nedeniyle, İmtiyaz Sözleşmesine uygun hareket etmeyen yetkililerin bu eksiklikleri dikkate alınarak; İmtiyaz Sözleşmelerine göre ve önceki bölümün son paragrafında belirtilen hususlara uyulmadan, tarifelerin tespiti hususunda, denetimlerini zamanında sağlamamış olan ve zamanında alınmayan tedbirler yüzünden, TC Enerji ve Tabii Kaynaklar dolayısıyla Devletimizi; Şirket GRUBU lehine 1.606 Milyar $. üzerinde zarara uğratan geçmiş; 1994 tarihinden itibaren olan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlarının, Bakanlık Yetkililerinin, T. Ceza Kanununun ilgili maddelerine göre, görevin ihmali ve görevin kötüye kullanılması yönünden, sorumlulukları kalkmadan, haklarında kanuni işlemlerin başlatılması hususunda gerekli işlemlerin yapılmasını arz ve talep ederim.

BEŞİNCİ BÖLÜMÜN SONU-DEVAM EDECEK

Ankara, 31.12.2012

Mustafa Hüseyin USLU

ÇARPITILAN KAVRAMLAR

“Kavram karıştırmanın en iyi yoludur”

Milletimize zaman zaman hedef gösterilen bazı kavramlar vardır. Ama, bu kavramlar, hangi maksatla söylendiği gizlenerek, bir başka şekilde yorumlanır. Ve tekrar halka sunulması da yine aydınlarımız tarafından, bilerek veya bilmeden yapılır ve/veya yapılmaktadır.

Böylece, yüce milletimiz maksatlı olarak yanlış telaffuz edilen ve kendilerine takdim edilen kavramların arkasından koşturulur, kaybolan zamanları da yazık edilir. Halbuki dünya nizamının çalışarak elde edilmesinin öğretilmesi gerekirken, maksatlı olarak bu yapılmayıp, sadece sözde kalan ve aslında da çalışma hayatında pek çok etkisi olmayan kavramlar yer verilir.

Adı “Osmanlı’da” olsa, bir Türk Devleti olan; Osmanlı İmparatorluğunun ardından, 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bugüne kadar getirilen kavramlar üzerinde, insanlarımız devamlı olarak düşündürülmeye çalışılmıştır. Ancak dünyadaki gelişmiş ülkelerin seviyesine, hatta üzerine çıkarılması gerekirken, halk çalıştırılmamıştır. Bunun yerine halkın kafası, devamlı olarak getirilen kavramlarla, uğraştırılmaktadır.  Kavramlar da esas anlamları dışına çıkılarak öğretilmiştir.

Dikkat ediniz !

1937 yılında Anayasa’ya “laiklik” kavramı sokulmuştur. Bu kelime, batı dünyasından alınmadır. Ancak alındığı ülkelerde bile uygulanmayan şekilde, ülkemizde şu anda değişik bir yorum getirilerek tatbik edilmeye çalışılmaktadır. Ve hangi anlamda kullanılacağı hususunda tartışanlara, halkımız seyirci olarak bakarken, asıl görev olan, dünya nizamının kurulması olan “insanın çalışma” unsuru unutturulmaktadır.

Laiklik nedir? Aslında bu kavrama ait tarifin açıkça yapılması gerekir…

Hiç unutmam. Yedek subaylığım sırasında, bölük komutanım olan binbaşım, aynı zamanda bulunduğumuz şehre bağlı uzak bir kasabasına gider, bu kasaba okulunda, adı “Milli Güvenlik” dersi olan, askerlik dersine girmekte idi. Bir gün, kendisini götürüp-getiren jipi karargah binası girişinde karşıladığım da, beni odasına çağırdı:

-As teğmenim, dedi. Bugün, derste sordum, doğru dürüst bilemediler. Söyle bakalım, laiklik nedir?

Doğrusu, benim için kolay bir soruydu. Kısaca cevap verdim:

-Din işleri ile Devlet işlerinin birbirinde ayrılmasıdır, en kolay tarifi de budur.

Ama olmamıştı. Komutan, kısaca yaptığım tarifimi kabul etmedi. Fakat verdiğim cevabın ne şekilde olacağını, olması gerektiğini bana da söylemedi. Bunu öğrenmem gerektiği için, bu konunun üzerinde durdum ve bugüne kadar ülkemizde doğru-dürüst bile tarifi yapılmayan “Laiklik” kelimesini, tarif edebilir hale getirdim. Fakat bu kelimeyi, ağzından düşürmeyenlerin gayelerini de kolaylıkla anladım.

Kelimenin tarifi kısa ve iyi anlamı şuydu:” -Laiklik: Allah’ın kanunlarını bir tarafa atarak, insanlar tarafından yapılan kanunlarla devletin yönetilmesidir…”

Şimdi söyleyin bakalım:

Allah’ın yaptığı kanunlar mı üstündür, yoksa, insanların yaptığı kanunlar mı? İşte, asıl soruya cevap verilmesi gerekmektedir.

Eğer, Allah’ın kanunları da neymiş!, derseniz, hâşâ dinden çıkarsınız.. Yok, Allah’ın kanunları üstündür, diyerek, sonra da herkes kendi işine baksın, bize kendi yaptığımız kanunlar yeter, derseniz, inkarcı olup, yine dinden çıkarsınız.

Fakat, Allah’ın koyduğu kanunların sınırlarını aşmayacak şekilde kanunlar yaparsanız, belki, dinden çıkmamış olursunuz…

İşte oynanan oyun bu.

Evet, halkımızı yönetenler tarafından geçmişten, bu güne kadar tartışılan, ama halk arasında tartışılması rağbet görmeyen kelimenin en doğru tarifi budur. Ancak böyle bir tarifi yapmak isterseniz, maksatları başka olan kişileri, yine de yolundan döndüremezsiniz.

Bu defa size derler ki:

-Avrupa seviyesine ulaşmak için “Laiklik” şarttır. Fakat Avrupa’nın, neden laik olduğunu da bilmezler. Veya bilmemezlikten gelirler.

Halbuki dinleri Hiristiyanlık olan Avrupa’nın “Laik” olması gerekir ve orada bu kavram; çalışma hayatını din hayatından ayırmak için konulmuştur. Çünkü Hiristiyanlık dininde, dünya nizamını kurmaya yönelik kurallar yoktur ve olmadığı gibi, üstelik, bir de ruhani sınıf vardır. O sınıfın da etkisinin yok edilmesi için “Laik’lik” kuralı konmuştur.

Ama İslâmiyette hem dünyadaki çalışma, hem de âhiret hayatı düzenlenmiştir. Üstelik öyle bir düzenlenmiştir ki, çalışma hayatında yapılan bir usulsüzlüğün hesabı, insanların yaptığı kanunlar ile dünyada sorulduğu gibi, Allah ( C.C) tarafından da ahiret hayatında sorulur. Ayrıca, İslâmiyette bir ruhani sınıfta bulunmamaktadır. Bu yüzden, ülkemizde din gayet iyi öğretilmelidir ki, dünya nizamının sağlanması daha kolay olsun. Yoksa, sadece insanları, yapılan kurallarla yönetmeye çalışırsanız, bu milletin dünya nizamını da bozarsınız.

Hem; kanunlarımızdaki kuralların “ar ve hâya”ya uygun olmayan, bazıları hariç olmak üzere, çoğunun da Allah’ın koyduğu kurallara uygun olduğu bir gerçektir. Zaten yapılan hukuk kurallarının kaynağı da aslında din kurallarıdır.

O halde, bunu bile bile, “Laiklik” kavramının üzerinde durulması, Müslüman Türklerin elinden, sahip oldukları Allah (C.C)’ın kitabı olan Kur’ân-ı Kerim’i almaya ve/veya Türkleri, O’ndan soğutmaya yöneliktir.. Çünkü, dünyanın nizamını veren Kur’an-ı Kerim’de bütün kurallar konmuştur.

Yine, çarpıtılan bir başka ilke daha vardır: Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği:

“Yurtta sulh, cihanda sulh sözü”, hep, dikkatimi çekmiştir.

Çoğu birçok devlet adamına göre bu söz “Biz kimsenin işine karışmayalım da hiç bir devlette bizim işimize karışmasın” şeklinde yorumlanır. Yani, “Kaderciliğe” benzer, zayıf, ancak huzurlu olabilen bir devlete razı olmak. Halbuki  Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği bu vecizesinin arkasında yatan şudur: “Biz yurtta sulhu sağlayacak şekilde kuvvetli olursak, dünyada da yine sulhu biz sağlarız.”

Ne tuhaftır ki, çarpıtılan bir söz daha vardır.

Mustafa Kemal Atatürk: “On dokuzuncu yüzyılın başında, Türk gençliğinin; milli davalarını sol emellerle birleştirmeyecek kadar zeki, hassas ve kavrayışlı olması en sağlam direğimiz ve güvencemizdir.” demektedir.

Sahi, ben her şeyi anladım da Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği bu sözlere karşılık, Atatürk’ü kendilerine bayrak yapan aydınlarımızın gayelerini hala anlayamadım.

Ankara, 21.03.1997

TAVSİYE

Çalıştığım kurumun özelleştirilmesi sonucunda, aynı kadroyla aktarıldığım elektik kurumunda vazifeye başladığımda, yeni görevimle ilgili olarak bazı teknik terimler ile ilk defa karşılaşmış ve hayatımda duymadığım terimlerin anlamlarını öğrenmeye başlamıştım. İlk başlarda, bilmediğim kelimeler karşıma çıktıkça, cahilliğime kızsam da, sonradan bunu, normal karşıladım. Çünkü bilmemekte ısrar etmenin yerine öğrenme yaşının olmayacağını da biliyordum. Ayrıca, o güne kadar, çalışma alanım farklı sektörlerdi. Bu yüzden, karşıma çıkan terimlerin, ne işe yaradıklarını öğrenmeye başladım. . Okumaya devam et

YALNIZLIK

    Dört aydır çalıştığım yere, eşimin iki ay önce gelip, anîden geri dönmesiyle yine yalnızdım. İçimdeki ruh halimi ve sıkıntılarımı dağıtmak için sabahın ilk karanlığında kalkıyor ve hemen civarımdaki kırlık alanda yürüyüşe çıkıyordum. Seherin ilk ışıklarıyla birlikte yalnızlığımı atmaya, böylece sıkıntılarımı boğmaya çalışıyordum.

   Aslında çalışmak amacıyla ikamet ettiğim yer, hiçte küçük olmayan bir yerdi. Beynimin bir köşesine yerleşen sıkıntılar içinde, yürüyüşlere başladığımın ikinci günüydü. Bu taşralarda, neden buralardayım. Evin daha rahat değil miydi, diye iç çekişmelerim ve mayıs ayının hâlâ devam eden seher soğuğunda hızlı adımlar atarak yürüyüşümü tamamladıktan sonra, yine kaldığım odama; yalnız odaları barındıran misafir evine doğru adımlamaya başlamıştım ki, bir süre sonra küçük bir kuş yavrusunun soğukta donuklaşan bedeniyle, yolun ortasındaki üşüyüp sinmişliğiyle karşılaştım. Beni görmesine rağmen, kanatlarının arasına iyice sinmiş, ayakta durmaya çalışıyordu. Kaçmadan duruyor, sanki beni ısıt ta, uçayım artık der gibiydi. Bir seher bülbülü yavrusuydu bu. Sanırım annesinin refakatinde uçuş talimlerine başlamış, ama annesini; annesi de onu kaybetmiş olacaktı. O da yalnızdı..

   Yoksa bana mı öyle geldi, bilemiyorum. Elime aldım, yalnızlığımı paylaşacak bir dost bulmamın heyecanı ve iç titremelerimle tekrar misafirhaneye dönüş için adımlarımı hızlandırdım.      

   Odama girer girmez; hemen büyükçe bir kutunun içine, yürürken topladığım papatyalarla birlikte, bu küçük dostumu yerleştirdim. Hava alabilmesi için de, kutunun ağzında küçük bir aralık bıraktım; yemini ve suyunu da önüne koydum. Yalnızlığım nihayet bitmişti. Küçük bir kuş yavrusu da olsa, şimdi onu rahat ettirmek gayretine düşmüş; kendime yeni bir dost edinmiştim…

   Hızlı bir çalışma temposuyla geçen günlerin sonunda; yeni bir heyecanla odama döndüğümde, yerleştirdiğim kutudan her defasında çıkmayı başarabilen ve odanın içinde gezinen dostumu uzun uğraşlar sonucunda yakalamaya ve sonra da tekrar yuvasına yerleştirmekle geçiyordu günlerim. Maksadım, diğer avcı hayvanların saldırılarından kaçabileceği kadar koruma altına alıp, sonra serbest bırakmaktı.  

   Beşinci gün olmuştu. İşyerinden, çağırdığım, uygulamalarında bilgisine başvurduğum ve karakterine de, güvendiğim yetkili bir memuru davet ettim.

   -Gel biraz, dedim. Alımlara ait uygulamalarınızın ne şekilde yürütüldüğü hakkında bana bilgi ver; görüşünü bildir.

   Görüşmelerimin sonunda uğurlamak için ayağa kalkıp,

    -Sana edindiğim yeni dostumu göstereyim, dedim.

   Kutudaki dostum, başını kanatlarının altına koyup, uykuya dalmıştı. Kutunun kapağı açılmasına rağmen durumunu bozmadı, uyuyordu. Misafirim, “bırak dokunma”, dememe, fırsat bırakmadan, elini, dostumun başına uzattı. Yavru kuş ne olduğunu düşünemedi bile. İrkilerek başını kanatlarının arkasından çıkardı ve dondu kaldı… Misafirim, çok güzelmiş dedikten sonra, odadan ayrılırken;

   -Sana bir kafes yaptırayım efendim, dedi ve ilave etti. Bu kuş, bu kutuda pek yaşayamaz, çünkü o bir doğa hayvanı.

   İçime anîden bir korku düştü. Fark ettirmedim ve:

  -Hayır, diyebildim. Ve ilave ettim: O benim için yaşamalı…

   Seherin ilk karanlığıydı. Bahçede seher bülbülleri ötüyordu. Yine yürüyüşlerime başlamadan önce, yavru dostumun yemini ve suyunu tazelemek için kutuyu açtım. Ama o ne. Bu sefer akşamki donuklaşan yavru kuş, bu defa kanatlarını; gergin bir vaziyette yerde hiç kıpırdaman; uzatmış yatıyordu. İçimde yeniden bir duygu depreşmesi başlamasına aldırmadan, “Yeniden uçar ümidi ile hemen bahçeye açılan kapıyı açtım ve hasret kaldığı bahçeye doğru, belki uçar ümidiyle savurdum…

   Ertesi gün, “O kuşlar bazen böyle küçük numaralar yapar; kaçabilmek için ölü numarası bile yapabilirler” diyorlardı, çevremde toplananlar. Beni teselli etmek isteyenler arasında, o bilgisine başvurduğum görevli de bulunuyordu.

   Ama beş gün sonra penceremin hemen altında, erimiş bedenini bulduğumda, içimdeki heyecan yine depreşti. Son bir veda için, o küçük yavru dostumun bedenini yerden aldım.    

   Devamlı olarak içine koyduğum kutusundan çıkıp, aslında çok özleyip, gitmek istediği bahçedeki ağacın büyükçe bir dalının gövdesine son bir veda ile bıraktım. Artık, onun hasretine kavuştuğuna kendimi inandırmaya, teselli bulmaya çalışıyordum.

   Bense, yine yalnızdım ve içimdeki düşmanımla yine kavgalara başladım.

  Ankara, 15.05.2010

 

ANNELİK DUYGUSU

     İş seyahatinde bulunurken kaldığım misafir evinin penceresinin altına isabet eden kısımda, binanın bodrum katına inen merdivenlerin bittiği zeminin bir köşesine konmuş bir masa, önceleri uzun süre dikkatimi çekmemişti. Burayı sonradan incelendiğimde ise, masanın iki yan boşluğu beton duvarlar ile örtülmüş;  diğer ayaklarının arası da mukavva ile kaplanmış, kapatılan bir tarafına küçük bir delik açılmıştı. Böylece, masanın altı, yanları çevrilmiş küçük bir kulübe haline getirilmişti. Masanın üstünde ise, kağıt ambalajlı bir şişe süt vardı. İlk başta, odaya her girişimde, odayı havalandırmak maksadıyla açtığım pencereden etrafı seyretmek için dışarı attığım bakışlara rağmen, merdiven basamaklarının bittiği yerin bu bölümü, uzun süre dikkatimi çekmemişti.

       Bahar ayının son günleri olmasına rağmen, ara sıra havalar kapanıyor, gökyüzünden, nisan yağmurları gibi, yavaş yavaş yağmur damlaları boşalıyordu. Böyle bir gündü işte. Yağmurların ara verdiği bir gündü. Misafir evinin dışına çıkmış, penceremin hemen karşısında yapılı duran, ahşap kameriyelerden birine oturmaya niyetlenmiştim. Kararımı uygulamaya koyarak, tam misafirevinin dış kapısını açarak dışarıya çıkacağım anda, orta boy iriliğinde bir kedinin, ağzında taşıdığı bir canlıyla dolaştığını, oraya buraya koşturduğunu, dış kapıyı açınca birden uzaklaştığını gördüm. Bunun üzerinde fazla durmadım, ancak merakımı da celp etmişti. Bahçeye çıkarak, penceremi de görecek şekilde yapılmış olan ahşaptan yapılmış kameriyelerden birine gidip oturdum. Bu arada, hemen ötemde bulunan diğer bir kameriyede oturmakta olan, küçük bir kız çocuğun, annesine, “-Annelik duygusu nedir, anne.” diye soran sesini duyar gibi oldum. Sanırım, henüz ilkokul bir veya ikinci sınıfa giden küçük kız, kendisine verilen öğretmenine cevap hazırlamaya çabalıyordu. Kız sorusunu annesine sorduğu soruyu ikinci veya üçüncü defa tekrarladığı sıradaydı. Aklım buna takılmıştı, ama anne ne cevap verdi mi, vermedi mi, hatırlayamadım. Çünkü o anda etrafımda başka bir olayla ilgilenmeye başlamıştım.

      Oturduğum yerin diğer tarafına isabet eden yoldan, kulakları belediye  yetkilileri tarafından kısırlaştırılması yapıldığını gösteren, işaretlenmiş iki köpek görünmüştü. Birbirlerini kovalarcasına arka arkaya gelen bu iki köpek hemen karşımdaki misafir evinin bodrum katına kadar gelmişlerdi. Arkadan gelen, pek oralı olmadığından, biraz sonra çimenlerin üzerine bir o tarafa, bir bu tarafa koşturmaya başlamış, önde olanı ise, sanki önceden gördüğü bir şey varmış gibi, bodruma inen merdivenin ilk basamağına dikilmiş, merakla aşağıya doğru bakıyordu. Bir taraftan da kuyruğunu, gördüğü bir şey için sallıyor, muzipçe sesler çıkarıyordu. Fakat bu durumunu fazla sürdürmedi, birden yerinden ayrıldı ve buraya beraberce gelirken, arkasında gelen diğer köpeğin ters istikametinde, kısa mesafelerle bir ileri gidip gelmeye, sonra daireler çizerek kendi etrafında dönmeye, tekrar, bir ileri, bir geri koşturmaya başladı. Bu hareketleri yaparken de sanki, merdivenin başında beklemek istediğini belli eden bir durum olduğunu hissettiriyordu.

      Bense, vakit geçirmek amacında olduğumdan, az önce merdivenin başında duran ve sonra da oradan ayrılmak istemeyen sarı tüylü bu sevimli köpeğin hareketlerini izlemeye başlamıştım. Sonra da, “-Acaba, ne yapmak istiyor da, oradan ayrılmıyor.” düşüncesiyle bodruma inen, az ötemdeki merdiven boşluğuna bakmak için yerimden doğrularak iki üç adım atmaya başlamıştım ki, biraz önce misafir evinin dış kapısında gördüğüm, kediyle merdivenin başında karşılaştım ve tereddüt ederek durdum. Çünkü kediciğin merdivenlerden hışımla çıkan bir hali vardı. Gözlerinin yuvarlaklığı iyice irileşmiş, hışımla etrafını kolaçan ediyordu. Beni de sindiren bu bakışlardan ürkmüş, aniden, geriye doğru bir iki adım bile atmıştım.

      Düştüğüm bu korkuyla, acaba beni izliyorlar mı, diye başımı kaldırdığımda, hemen ilerimdeki kameriyede oturan anne ve küçük kızın da, bu durumumu izlediğini gördüm. Tekrar başımı kediye doğru çevirdiğimde ise, hemen önümde duran kedinin hızla hareketlendiğini, yerinden fırlayarak, daireler çizerek çimenlerin üzerine koşturan köpeğe saldırdığını gördüm. Demin masum hareketlerle ağzında yavrusunu ağzında dolaştıran kedi gitmiş, yerine hesap soran bir anne gelmişti. Deminden beri, çimenlerin üzerinde küçük mesafelerle koşturan köpeğin üzerine öfkeyle atladı. Anne ve kızı da şaşkınlıktan dona kalmışlardı. Mutlaka, köpek yada kediden biri, birbirlerini ezeceklerdi. Birbirlerine karşı, zarar vermelerini engellemek için, her iki hayvana birden atılarak, ayrılmaları için bağırdım. Bu yardımımı fırsat bilen köpek, kendine yapılan bu ani saldırı karşısında, önce yerde yuvarlanıp, ardından, çıkardığım sesi fırsat bilerek, yerinden ani bir kalkışla ters yüze, hızla kaçmaya başladı. Kedinin hangi duyguyla kazandığı cesaretini düşünmeye henüz fırsat bulamamıştım ki, saldırgan kedi, bu defa, biraz daha geride bulunan ve demin ki olaylardan habersiz koşturan diğer köpeğe de hırsla saldırdı. Köpeğin, kedinin saldırısında önce haberi olmamıştı. Çünkü saldırı, arkadan yapılmıştı. Bu saldırı, sözgelimi, bir kangal köpeğinin, çoban köpekleriyle güdülen davar sürüsüne saldıran bir kurdu kovalayıp ta, arkasından yapılan saldırıya benziyordu. Kedi, hemen önünde koşturarak habersiz şekilde giden köpeğin sırtına doğru havaya sıçrayarak, ön ayaklarıyla öyle bir darbe vurdu ki, ne için saldırıya uğradığından habersiz olan köpek, canhıraş havlama sesleriyle son sürat, bir ok gibi, kaçmaya başladı. Köpeği kovalayan kedi ise, hızla kaçmakta olan köpeğin arkasından bir iki metre daha gittikten sonra kovalamayı bırakmış, gururlu bir şekilde merdivenin başına dönmüştü. Sonra, aşağı inen merdiven basamakların hemen başında durdu, olduğu yerde birkaç daire çizdikten sonra, sanki aşağıda olan birilerinin korumacılığını yapar gibi, uzunca bir şekilde yere uzanarak yattı. Daha sonra da bir dakika dolmadan da, merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başladı.

      Kedinin bu cesaretli saldırılarını ayakta, gözleriyle izleyen anne ile küçük kızı, sonradan bu hadiseyi uzaktan seyrederek gelen on yaş civarındaki bir oğlan çocuğuyla birlikte, merdivenin başına kadar beraberce gelip, merakla aşağıya baktığımızda ise, deminki mücadeleden zaferle ayrılan ana kediyi, bu defa, merdivenin alt boşluğunun köşesinde yerleştirilmiş masanın önünde gördük. Kedi, zaferli bir halde, masanın altına koymuş olduğu ve epey önce ağzında taşıdığı küçük yavrusunu şefkatli bir şekilde yalıyordu.

     Tahminimce, hep orada sakladığı yavrusunu biraz gezdirmek için ağzıyla taşımış, ancak yuvasına geri dönerken, kendilerini izledikleri sandığı iki köpeğe de hadlerini bildirmek için, yavrusunu önce oraya yerleştirip korumaya aldıktan sonra, kendisinden üç dört katı büyüklükteki düşmanlarıyla hesaplaşmak için tekrar yukarıya çıkıp, her iki düşmanıyla, derslerini vermek için hesaplaşmaya girişmişti.

     Bu arada, anne küçük kızının az önce sorduğu soruya nasıl cevap vereceğini bulmuş gibi, elinden tuttuğu küçük kızına bir an için baktı ve kızının, az önce gerçekleşen olayların hemen başlangıcında sorduğu, “-Annelik duygusu nedir, anne.” diyen sorusunu gururla cevapladı:

    “- İşte yavrum” dedi. “Annelik böyle bir duygudur işte, yavrusunu korumaktır”.

Ankara, Mayıs/2012

VÜCUT SAATİ

     Baharın ilk ayı gelmesine rağmen, üzerimde kalan ve devam eden kış yorgunluğuna son verebilmek amacıyla çevremin tavsiyeleri üzerine, sabahın altısında kalkıp yürüyüşlere başlamıştım. Zaten, bir süre önce de elime geçen bir bilimsel araştırma sonuçlarını okumuştum. Araştırma sonuçlarına göre, vücut uyanış saati sabahın altısı idiyse, bazı bilgilere göre sabahın altı otuzuydu.. Bu farklı bilgilerle uğraşacak değildim. Edindiğim bilgilerle yürüyüşe başladım. Nasıl olsa, üzerime bir hareket gelmeye başlamıştı. Böylece, sabah mahmurluğuna son veriyordum ve başladığım sabah yürüyüşleriyle sağlığımı koruma altına almıştım. Zira, önümdeki bilimsel olarak hazırlanmış haberden okuduğum kadarıyla, sabahın altısından sonra uyumaya devam etmek uyku mahmurluğunun devam etmesine, kalp atışında ve basıncında kısa ve keskin değişimler yapabilirmiş. Bunu aşmak için de egzersiz yapmak gerekiyordu, harekete başlamadaki en iyi saatin de, sabahın yedisi olduğu bilgilerini almıştım. Fakat bu konuyu arkadaşlar arasında araştırmaya çalıştımsa da, kimsenin doğru ve açık bir şekilde bilgi veremeyeceğini anlamıştım. Nitekim, vücut saatimize göre, sabah kaçta kalkmalıyız, diye bilgi edinmeye çalıştığım arkadaşlardan kimisi:

     “-Sabahın 6,30’u iyidir” derken, kimisi de, “-Olmaz sabahın yedisi, günümüz şartlarına göre iyidir” diyorlardı. Hatta, bu konuda uzun tartışmalara bile girilmiş, bu konuyu sorduğuma, soracağıma pişman bile olmuştum. Azınlıkta kalan diğerleri de, “-Sabahın altısı daha iyi olabilir” dedilerse de, bu grup iddialarında fazla tutunamamışlardı. Yapılan tartışmalar sonucunda, neredeyse, kavgaya varan tartışmalara bile varılmıştı.

     Ama ben, “-Orta yol en doğru olanıdır” diyerek, çıkan tartışmalara aldırmadan belli bir saatte yürümeye karar verdim ve aradan çekildim.

     Velhasıl, öğretici olan bu bilgileri edindikten sonra, kararımı iyice verdim ve yürüyüşlerime, sabahın altısı olarak başladım. Evimizin hemen önünde bulunan, en az 500 metre uzunluğunda yürüyüş yolu olan parka çıkmaya başladım. İşe gitmeden en az yarım saat sabah yürüyüşlerine koyuldum. Ama bir süre sonra, yarım saatlik yürüyüşler az gelince ve üzerimdeki uyku mahmurlukları yavaş yavaş dağılmaya başlayınca sabahın beş otuzunda kalkmanın gerekli olduğu ortaya çıktı. Zaten, sabah ezan seslerini de duymaya başladığımdan, yatakta fazla kalmaya lüzum olmadığını kısa sürede idrak etmeye başladım. Böyle yapmaya başlayınca, kalkıp, vücudu dengelemek için bir bardak su içilmesi, giyinerek dışarı çıkılması ve yürüyüşten dönülmesiyle bir saatlik bir zaman yeter olmuştu…

     Okuyucunun izniyle burada bir açıklama yapılmasının yararlı olacağına inanıyorum: Baharın ilk günlerinde, sabahın beş otuzu, bulunulan mekana göre, bir süre için  ezan saati olmaktadır. Bir süre sonra, günler uzadıkça, siyahla beyaz ayrılmaya başlar, gecenin karanlığı aydınlığa geçer ve bir bakarsınız, sabahın beş otuzunda ortalık iyice aydınlanmış olur. Gün iyice ağarmıştır artık. Bir iki ay içinde olur bunlar. Gece karanlığının sonu, önce saatin beşine, bir süre sonra da saatin dört buçuğuna ve ardından dördüne isabet eder. İmsak vakti olan bu duruma göre, sabah ezanlarının okunma vakti de değişir, bir süre sonra, bir bakarsınız ki, sabahın dört buçuğunda ezanlar okunmaya başlanmıştır…

     Bu kısa açıklamadan da anlaşılacağı üzere, bilimsel olarak sabahın altısında kalkıp, spora başlamak ile sabah namazına başlamak, ancak yılın belirli dönemlerinde ayni zaman dilimine isabet eder. Böyle olunca da, hiç olmazsa iki işi bir arada görmek, sabah namazlarını da aradan çıkarmak için evin hemen ötesinde bulunan camide, önce sabah namazını yerine getirmenin, daha sonra da yürüyüşe gitmenin daha iyi olacağı düşüncesini uygulamaya koyuldum. Ama bir süre sonra, sabahın beş otuzunda kalkmanın da, yeterli olmadığını anladım. Zira camiye gitmek için, sabahın dört otuzunda kalkmak gerekiyordu.

     Bunun sonucunda, vücut saati hususunda edindiğim bilgilerde ikilem içinde kalmıştım. Birbirine çelişkili bilgiler verilmekteydi. Ayrıca sabahın dört otuzunda kalkıp, eve döndükten sonra işe gidince de vücudum yorgun düşer mi diye tereddüt içine düşmüştüm. Halbuki, bunu telafi edebilmek için gece erken yatmaya da henüz alışamamıştım. Yatış saatim henüz değişmemiş, değiştirememiştim. Bilimsel açıklamalardan, okuduklarım mı doğruydu, yoksa namaz saatleri mi doğruydu? Yalnız, yıllar öncesinden şöyle bir fikir edinmiştim. Allah’ın kuralları, insanların ilmi çalışma sonuçlarından daha üstün olup, mantıklıdır. Ama bu arada, alışkanlık haline getirdiğim sabah namazlarına gitmek zorunda olduğumu da kavrayarak, önce camiye gidiyordum. Ancak son zamanlarda, caminin imamının değiştiğine, yeni imamın sabah namazını erken kıldırdığına, akabinde, normal vakitte dışarıdan gelenlerin cemaate kavuşamadığına,  katılanların da, tek başlarına iki rekat olarak tamamlamak zorunda kaldıklarını, haliyle de cemaat sevabını alamadıklarına şahit oldum. Karar verdim. Her zaman ki müdahalelerim ile bunu önlemeliydim. Çünkü ara sıra, namaz kılanlara müdahale eder, safların sıkı olmadığı hususunda uyarılarda bulunma huy edinmiştim. Bu defa da fırsatını kollayıp, cesaretimi toplayarak, camiden en son çıkmakta olan imamın önüne keserek:

     “-Hocam son zamanlarda, cemaate zor yetişiyorum, acaba namaza biraz geç başlayamaz mıyız”, dedim. Sonra da ilâvede bulundum: “Hatta benden daha sonra gelenler bile var, namazın sonuna ulaşabildiklerinden de cemaat sevabı alamıyorlar.”

    Söylediklerimi dinleyen caminin imamı, önce, “Bu dediğin, cemaatte alışkanlık yapar”, diye sorumu cevapladı. Sonra, elimden tutarak caminin içinde bulunan ve imsak saati dahil olmak üzere gün içinde kılınan bütün namaz vakitlerini gösteren elektronik saat tablasının yanına götürdü. Namaz vakitlerinin hangi saatlerde kılınacağını yanıp sönerek gösteren saat tablasına elini uzatarak:

     -“Ama, dedi, sabahın farzının başlamasını gösteren bu saate uymak zorundayım, Allah emirlerinin öğretisi ile getirilen kural budur, insan yaratılışına göre bu saat, böyle yıl içinde değişerek devam eder, gider. Bunu da ben yapmadım.  Bu saati gösteren zamandan sonra namaza başlayamam.” Şeklinde açıklama yapmak suretiyle, daha önce verdiği cevabını tamamlamış oldu. Arkasından da konuşmasını sürdürdü:

      “Fakat beni uyardığınız şekilde, dediğiniz gibi, geç yetişenlerin cemaat sevabına kavuşmaları bakımından, okuduğum namaz surelerini uzatabilirim.”

      İmamın cevap niteliğindeki konuşmasın dinlerken, bir taraftan da, o güne ait sabah imsakinin üç kırk beş olduğunu gösteren saat ile sabah namazının farzının beş on beşte kılınacağını gösteren tabladaki saatlerin kadranları arasında birkaç kere gidip gelen hocanın işaret parmağının hareketlerini, hiç müdahale etmeden gözlerimle takip etmekle meşguldüm.

     Ve neden sonra kendime gelince anlayabildim:

     “Vücudun gerçek saati her zaman sabahın altısı veya altı otuzu olmuyormuş.”

Ankara

EFSUN

Hacı Bayram Camii surlarının hemen altında bulunan dolmuşçuların park ettikleri durakta durup, eve biraz geç geleceğimi bildirmek için elime aldığım cep telefonumla bir ışık altı arıyordum. Çünkü hava kararmak üzere olduğundan, aydınlığa ihtiyacım vardı. Bu düşünceyle, hemen karşımda bulunan minibüsçülerin kulübesine doğru ilerledim. Elimdeki cep telefonuna bakar durumda,  kulübenin tam altına geldiğimde, üzerime atılan bir kurt köpeği havlamasıyla geriye doğru sıçradığım halde, köpeğin dişlerini sağ bacağımın dizinde hissettim. Geriye doğru sıçramakta geç kalmıştım ama zincirle bağlı durumdaki hayvanın yetişemeyeceği bir uzaklığa da kaçabilmiştim. Başıma gelen bu durumun mahcubiyeti ile etrafıma bakınırken, kulübe görevlisinin, kurt köpeğinin boynuna yapıştığını gördüm. Sanki ortalık tam bir sessizliğe bürünmüş; sadece köpeği zapt etmeye çalışan oradaki görevli genç adamın sesini duyabiliyordum.

-Tamam, ağabey diyordu; korkma bir şey yapmaz.

Hafifçe eğilmiş bir vaziyette, sol elimle ısırık yerini ovuştururken, gayet soğukkanlı bir şekilde:

-Bu köpeğin aşısı var mı, diyerek,  sorguladım.

Köpeğin boynundaki tasmayı tutan genç adam, sanki suçlanır şekilde savunmaya geçerek:

-Bak ağabey, dedi. Bütün aşıları tamam, tasmasında etiketi var. Bunun üzerine,

-Tamam, size güveniyorum, dedim ve ne yapayım diye düşünürken; arkamdaki daracık yolun bitişiğindeki eskimiş ve yıkılacak gibi duran kapının üzerindeki levha gözüme ilişti. Levhada, “Sinir ve Ruh Hastalıkları doktoru” yazılıydı.

Burayı daha önce tanıdığım için hiçbir şey düşünmeden, kapıyı zorladım. İçerideki bulunan yaşlı doktora, telaşla yara yerini göstererek, ne yapmam gerektiğini sordum. Sakin bir şekilde:

-Önce, bir tentürdiyot sür, sonra da hemen Numune hastanesine git; göster, aşı olman gerekebilir, dedi.

İçimden, şu başıma gelenlere bak, diye söyleniyordum; bir de bu başıma geldi. Öyle ya; ilk defa bir köpek tarafından ısırılmıştım. Hele, kuduz aşısı olmak, hiç aklıma gelmemişti. Bırakın, bu aşıyı olmayı; hayatımda bir kez, gerektiği halde, tetanos aşısı bile olmamıştım. Böyle düşünürken, kapının hemen ötesinde bulunan arabama atladım ve Numune hastanesine doğru yola çıktım. Kendi kendime de; bereket arabam var, diye düşünüyordum. Aynı zamanda da, pazar günü olduğu için, yollardaki araç sayısının azlığına dua etmekteydim.

Numune hastanesi acil servisine varıp, nöbetçi doktorların bulunduğu bölüme giderek:

-Beni, bir köpek ısırdı, dedim. Ne yapılması gerekir? İçimden de, çok şükür, diyordum. Bu işi de yarım saat içinde hallettim..  Doktor:

-Ankara’da, kuduz aşısını, sadece tek bir merkezde yaparlar, senin Ankara Hastanesine gitmen gerekiyor.. Oraya git, diyerek, kestirip attı. Söylenenlere, hiç itiraz etmeden, insanın başına bir şey gelenlerin vakurluğu ile söylenenlere uyuyordum. Buna rağmen, içimden, “Şu işe bak; koskoca Ankara’da sadece bir yerde mi kuduz aşısı yaparlar” diye geçirdim, fakat eleştirinin zamanı değildi; hemen arabaya binip, söylenilen hastanenin yolunu tuttum. Buraya vardığımda, önce acil servise gittim; buradan “İnfeksiyon (Enfeksiyon) Hastalıkları” servisine gönderildim. Koridorlarda kimseler yoktu; neredeler acaba diye düşünürken, elinde bir sefer tası ve ekmeği olan genç bir adam, buyurun, diye sordu:

-Beni, bir köpek ısırdı, diye cevapladım; sanırım, kuduz aşısı olmam gerekiyor. Sonra da, ısırılan yaranın yerini gösterip, sahipli bir kurt köpeği, aşılı olduğunu da söylediler, ama ben, tedbir olarak aşı olmam gerekiyor, diye düşünüyorum.

Bunun üzerine görevli:

-Ankara’da 19 yıldır kuduza rastlanmadı, diyor ve ekliyor; yaranın üzerinde salya olması lâzım, kasların da parçalanması gerekli, eğer, tedbir olarak istiyorsan, 15 dakika bekle yemeğimi yiyeyim.

Tabii ben, bu aşı vurulmasını, yemek zamanından sonraya kalmasını kabul edemiyorum ve kaç kere daha aşı vurulacak, diye soruyorum:

-Dört defa aşı vurulacak, diye cevap veriyor. Ben de söyleniyorum:

-Tamam, o zaman ben de aşı vurulmuyorum.

Hemen, aklımdan geçiriyorum. “Bir de, sıla ziyareti yapacaktım; buralarda nasıl oyalanırım, ben.”

Bu düşünceyle, hızla geriye dönüyor, hastaneden çıkıp, arabama bindiğim gibi eve doğru yol alıyorum.

Fakat aklım, hâlâ, köpeğin ısırdığı yerde; zirâ, ısırılan yer, hafiften acımakta. Buna da, gaz pedalına yaptığım ayak darbelerine veriyorum.

Eve vardığımda, yüzüm hafifçe sararmış olacak ki, eşim soruyor; Bense;

-Beni bir köpek ısırdı, diye cevap veriyorum. Hastaneye gittimse de, aşı da olmadım. Eşim, üsteliyor;

-Sen yoksa korkak biri misin? Sorusuna, soruyla cevap veriyorum:

-Korkak olsam Kızılay kan merkezine 28 defa kan verebilir miyim?

Öyle ya, onca kanı verirken, hiç iğnelerden ürktüm mü; sonra aklıma mesleğim geliyor ve kendime soruyorum:

-Acaba, aşı olmayıp, kudurup ölürsem,  mesleğimden dolayı görev olarak yaptığım işlerin sonucunda zarar gören insanlar:

-Kudurarak öldü, demezler mi?

İşte, bu düşünce ağırıma gidiyorsa da kendimi haklı çıkarmaya çalışıyor ve:

-Aman sende, bana bir şey olmaz, hem köpeğin sadece diş izleri var, zaten kanama da olmadı, diyorum.

Belki de, bu cesaretim, herkesin sonunda öleceğinden ileri geliyor. Ama halâ tereddütteyim..

Gece yarısına doğru, evdeki bir ansiklopediyi elime alıyor ve “Kuduz” mikrobu kısmını açarak okumaya başlıyorum.

Kitapta, söz konusu mikrobun, 30 gün içinde insanı öldürebileceğinden bahsediyorsa da, umursamıyorum.

Diğer bir ansiklopedide ise, kuduzun, insan ve hayvana göre otuz gün ile bir yıl arasında ölüme götüreceğinden bahsediyor.

Bir yıl çok uzun zaman, diye aklımdan geçiriyorum. Otuz gün iyi de, peki bir yıl nasıl geçecek.. Ölüm korkusu ile; sonra ya kudurarak ölüm, ya hayatımda benden zarar görüp de, ölüm şekli haberimi duyan düşmanlarım tarafından, hoş bir yürek hissedişleriyle, “Bak bizle uğraşanlar nasıl da ‘Kudurarak’ ölüyorlar, demeleri.. İşte, bunu içime hiç sindiremem..

Bu düşüncelerle ertesi günün akşamı oluyor ve ben, halen tereddütteyim. Eşime, acaba diyorum, bu köpeğin aşısı var mıydı? Artık, düşüncelerimde, bir berraklık ve netleşme var. Eşimle birlikte karar veriyoruz. “Kurt köpeğinin” bulunduğu yere gidip, aşı olup, olmadığına bakalım.

Sabahın erken saatlerinde yola çıkıyorum. Oturduğum ev uzak olduğu için, ancak saat dokuzda minibüsçülerin bulunduğu yere gidebiliyorum. Kurt köpeği, yine bana saldırgan bir tavırla bakıyor; üzerime atlamaya çalışıyor, fakat zincirle bağlı olduğundan, bir şey de yapamıyor. O sırada, dışarıya çıkan görevli beni tanıyor. Ona soruyorum:   -Bak, diyorum. İki güne yakındır, düşüncedeyim. Bana gösterin bakalım, şu köpeğin aşısını.

Karşımdaki genç adam, hemen, köpeğin tasmasına el atıyor; bak, diyeceği anda:

-Ağabey, tasmadaki etiket kopmuş; yok diyor. Ben diretiyorum.

-Öyleyse, bana aşı karnelerini gösterin.

-Karnesi de eski taşındığımız yerde kaldı, bunun aşılarını Mamak Belediyesi yapıyor, hem bu köpek eğitimli; ama tereddüdün varsa aşı ol, diyor.

Bunun üzerine, artık, kendimi güvenceye almam gerektiğine inanıyor ve karar veriyorum: Aşı olacağım.

Aradan 39 saat geçtikten sonra, hastaneye gidip:

-Pazar akşamı beni bir köpek ısırdı; köpeğin adresi belli, diyor ve kan oturmuş olan ısırıkları görevlilere gösteriyorum.

Bir takım sorgulama ve verdiğim imzadan sonra, her iki omzumdan “Kuduz” ve sağ kolumdan da “Tetanos” aşısını vuruluyorum.

Fakat aklımın almadığı bir şey var ki; iki gündür de düşünmekteyim. Düşünürken de, bana bir şey olmaz, diye iç geçirmekteydim. Peki, niye böyle, bu düşüncedeyim.

Bu düşüncelerle, o günün akşamında, evimin kapısını çalıyorum. Kapıyı açan ve meraklı gözlerle bakan eşim; kesin ve net bir ifadeyle soruyor:

-Aşı oldun mu?

İşte, o iki gündür aklıma gelmeyen; bir yıl önceki hâdise aklıma geliyor. Şakayla:

-Niye, aşı olacağım ki, diyorum. Ben bir yıl önce, hem de ömür boyuna kadar efsunlanmıştım. O yüzden, aşı da olmadım, diye kestirip atıyorum. Devam ederek; “Bana bir şey olmaz”, diye efeleniyorum.

Eşim ise, hiç oralı değil. Diretiyor:

-Çocukluğu bırak; hemen arabaya bin, git, aşını ol, diyor.

Eşimi fazla üzmemek için:

-Tamam, tamam aşı oldum, diyorum.

Ve devam ediyorum:

-Aşıyı oldum da, kendi kendime durmaksızın soruyorum; niye beni bu kurt köpeği ısırdı! Yoksa gecenin alacakaranlığında, köpek efsunlu olduğumu anlamadı mı? Yoksa farkında olmadan kuyruğuna fena mı bastım?

Ankara, 14.12.2003

KORUMAK

    Seyahatim bitmek üzereydi. Yaptığım işlerin sonuna gelmiş; işleri toparlamaya çalışıyordum. O yüzden, sabahın erken saatlerinde, diğer memurlardan önce işe gelerek masamın başına geçip, son kalan birkaç dosyaya daha bakıp, işi bitirecektim. O sırada masamdaki telefon çalmaya başladı. Ahizeyi kaldırdığımda, eşimin sesiyle karşılaştım. Heyecanlıydı. Konuşmasını fazla uzatmadan:

    -Bir acı haberim var, dedi. Sonra da, aceleyle kuşun öldüğünü söyledi.

    İçim, bir tuhaf olmuştu:

    -Nasıl olur, geçen pazar günü daha sapasağlamdı, diyebildim.

    Amacım, kuşun bizim bir kusurumuzdan dolayı ölmediğini öğrenip, biraz da olsa teselli bulabilmekti.

    Eşim üzgün bir sesle cevap verebildi:

    -İki gün önce, odanın penceresini biraz açmıştık. Ertesi günü sabah kanatlarını açmış, yere yapışmış vaziyette öylece duruyordu; ama canlıydı, uyanıp kafesin bulunduğu odaya girdiğimde, yüzüme bir süre baktı ve kafasını yere bırakıverdi.  Herhalde, son bir defa canlı durumunu göstermek için beni beklemiş olabilir…

    Artık, daha fazla dinleyemedim ve telefonu yavaşça kapatabildim.

    Diğer masalarda çalışan memurlara, fazla renk vermemeye çalışıyordum. Çalışmaya hiç isteğim kalmamıştı. Hâlbuki yapacağım işleri günlere bölüp,  çalışarak programlı bir şekilde, verilen süre sonuna kadar yetiştirecektim. Aniden kararımı verdim ve hemencecik, yerimden kalkıp civardaki muhabbet kuşu satan bir satıcının dükkânına doğru yürüdüm.

    Amacım, çocuklarımın bir süre önce bana, ille de kuş alalım, deyip de, dayanamadığım; ısrarları karşısında satın aldıkları bir kafes ve içindeki muhabbet kuşunun, neden ölmüş olabileceğini sormaktı. Üstelik çocukların bu kuşu alırken, bakımı ile ilgili ayrıntılı bir bilgi de almadıklarını biliyordum. Bütün bilgimiz, önündeki yemi ile suyunun eksik olmamasıydı. Bakıma ait diğer bilgiler, nasıl olsa sonra da öğrenilir, demiştik. Fakat çocukların eve kuş alalım, diye yaptıkları baskılara, ben de, bir akvaryum içine, dört tane balık alalım, onun bakımı daha kolay olur, dememe rağmen, bu fikrimi kabul ettirememiştim. Onlar bir kafes ve içinde bir muhabbet kuşunu eve getirince, ben de küçük bir akvaryum alarak içine de dört tane Japon balığı koydum. Balıkların bakımı için, süs balıkları satıcısından biraz da, bilgi edindim. Şimdi, hem balık, hem de kuşumuz olmuştu.

    Bu düşüncelerle, muhabbet kuşları ve akvaryum balıkları satan bir dizi dükkândan birisine girip:

    -Bu kuşların bakımı nasıldır, ölümüne en çok neler sebep olur, dediğimde, satıcı:

    -Kuşların bakımında; öncelikle, bunları cereyandan koruyacaksınız, dedi ve kesin bir dille de ilâve etti. Bunları üşütmeyeceksiniz.

     Dükkândan çıkarken, teşhisi koymuştum. Kuş öldü; hiç olmazsa balıkları soğuktan mutlaka korumalıyım!

    Bir hafta sonra, eve akşamın geç saatinde gelip, biraz dinlendikten sonra:

    -Eşime kuşlar öldü, hiç olmazsa balıklar üşümesin, sularını biraz ısıtalım, dedim.

    Akvaryumun bulunduğu odaya geçtim. Oda, kışın da gelmesi ile oldukça soğumuştu. Suyu da, epeyi soğumuş olan akvaryumun içine ısıtıcıyı suya daldırdım ve fişini de prize taktım. Biraz daha oturduktan sonra da, yol yorgunluğunun etkisiyle yatağa uzanıverdim.

     Yorgunluğun etkisiyle sabah geç vakit kalkmıştım. Doğrusu, epeyi dinlenmiştim.. Akvaryumun bulunduğu odaya geçip, balıklara baktığımda, bir de ne göreyim:

    Bir gece öncesinden, akvaryumun suyu biraz ısınsın, diyerek, çalıştırdığım ısıtıcısı görevini çok iyi görmüş; hamam suyu gibi olan akvaryumdaki balıkların tamamı, ciğerleri patlamış bir durumda su üstünde yatıyorlardı. Başımdan vurulmuşa döndüm ve mideme anîden gelen bir bulantı ile odanın kapısına yaslandım.

     Sabaha kadar ısınan su, oksijensiz kalmış; çok sevdiğim balıklarımın sonunu getirmişti.

Ankara, 13.12.2003

ÇIRAK

   Çocuk, yedi-sekiz yaşlarında, yaşından da küçük gösteren, çelimsiz bir terzi çırağıydı. Ustası, iğne tutacak elinin iğne yüzüğü takılacak orta parmağını, avucuna doğru kıvırıp, bu haliyle, bir sürealıştırmak amacıyla bağlayıp, dikiş dikmeyi de öğrettikten sonra:

   -Tamam, artık, arzu ettiğim seviyeye geldin; bundan sonra, pantolonların paçalarını rahatlıkla büküp dikebilir, sürfile de yapabilirsin, demişti.

   Küçük çocuğun kısa zamanda terzilik havasını soluması, ustasını sevindirdiği kadar, onun ailesini de memnun etmişti. Çünkü  ailenin, yoksul olması nedeniyle, tek çocuğu dahi okutacak gücü olmamış, çocuk bir terzi yanına yerleştirilmişti.

    Aradan çok kısa sayılabilecek bir süre sonra, şimdi de ustasının önüne koyduğu bir çocuk pantolonunun paçalarını büküp dikmiş, ardından sürfile yapmaya koyulmuştu. Bir taraftan, bunları yaparken, diğer yandan yazın ortalığına çöken sıcağından durmadan terliyor, koyu kahverengi saçlarından alnına ve ensesine doğru akan terleri mütemadiyen silerken, siyaha çalan renkteki gözlerini önündeki işine dikmiş, kendini ustasına beğendirebilmek için durmaksızın çalışıyordu.

   Ustası, çırağa verdiği işin temiz bir şekilde yapılmasını tembih ettikten sonra, dükkândan ayrılmıştı. Ama küçük çocuk, alnında tane tane biriken terleri silmek isterken, birdenbire kaldırdığı elini yanı başındaki masanın üzerinde duran dikiş makinesinin yağdanlığına çarpmıştı. O şiddetle, devrilen kutudan akan yağlardan bir kısmı, dizinin üzerindeki pantolonun üzerine dökülüverdi.

    Çocuk üzgün ve şaşkın bir durumda, ustasının ne diyeceğini, ne yapacağını bilmeden, korkusundan titreyip, duruyordu. Bu sırada, açık olan dükkânın kapısından kumruların ötüş sesleri gelmekteydi.

    İşte, o günden sonra, küçük çırağı hiç  gören olmadı; nerede olduğunu da bilemediler.

    Derler ki, başı koyu kahverengi tüyler ile  kaplı, gözleri siyaha çalan bir kumru, ara sıra, dükkânın penceresine veya bazen de evlerinin önündeki çam ağacına konar, içeriye bakarak; usul usul ve kesik kesik:

    “-Yağ döktüm, ben korktum. Gu guk, guk. Gu guk, guk”

     Diye öter…

Ankara, 11.03.1998